aziz_nesin_korkudan_korkmak225

Yargılanan Cumhuriyet 1 : Deliliğe Övgü!

Pek çoğumuzun hatırladığı bir hikayedir:

1986 yılının kış aylarında Ferhan Şensoy'un Ortaoyuncular Tiyatrosu oyuncuları, üzerilerine oyunda giydikleri Nazi subayı üniformalarını geçirip istiklal Caddesi'nden geçenlerden kimlik göstermelerini istemişlerdi. Bir öğrenci dışında kimse direnmemiş, siz de kim oluyorsunuz, kimliğimi neden istiyorsunuz dememiş, herkes "uslu uslu" kimliklerini göstermişti.

Şimdiki öğrenciler de akıllanmayı reddediyorlar; Amerikan askerlerinin başına çuval geçiriyor, yumurta atıyor ve yazı yazıyorlar.

Atıldıkları cezaevi koğuşları küçük ve dünyaları büyüktür; "deli" "kanlılar", halkların geleceğine sahip çıkıyorlar.

*** *** ***
Korkudan korkmak!

Aziz Nesin'in en güzel makalelerinden biri; Nesin Yayınevi, başka yazılarını da toplayarak aynı isimle kitaplaştırmış.

Tarihimizin korkusuzlarından Aziz Nesin, yazısına, "Başkalarım korkutmaya çalışanların kendileri daha çok korkarlar; korktukça korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar," diyerek başlıyor.

80’li yılların sonlarında yazıyor ve bir büyük cezaevine dönüşmüş "yeni Türkiye'de" yeniden okuyoruz.

Aziz Nesin, Ortaoyuncuların "Kimlik Bitte" mise en scene'ini insanın dış baskıyla gelen korkuyu zaman içinde içselleştirmesinin, rasyonel korkuları da aşıp korkudan korkmaya başlamasının bir örneği olarak sunuyor.

Kıstırılmış aklın insanın kendi hapishanesine dönüşmesinin öyküsüdür; bu başarıldığında hapishanelere duyulan ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalkıyor.

*** *** ***
Korkutanların korkusu!

2012 Türkiyesi'nde kalkmadığını görüyoruz.

Silivri'ye yeni ve daha büyük duruşma salonları yapılması gündemdedir.

Bir zamanlar istiklal Caddesi'nden geçenleri, yabancı subay üniformaları karşısında dahi sorgusuz sualsiz boyun eğmeye iten Türk subaylarını sığdıracak duruşma salonu bulamıyorlar.

Öyleyse Aziz Nesin formülüne dönmek ve korkutanların büyük korku içinde olduklarını görerek neden korktuklarını sormak durumundayız.

Bu soruya verilecek birinci yanıt açıktır:

Türbanın rektörlüklerde, başbakanlıkta, cumhurbaşkanlığında rahat oturamamasından; gerçek muhalefetten, özgür basından, cumhuriyet mitinglerinden duyulan korku büyüktür.

Ancak tüm bunların arkasında bir büyük korku daha yatmaktadır.

Aziz Nesin buna, sermayenin korkusu, diyor.

Sermayenin korkusu 1986'daki korkuyla aynıdır: sermaye için güven ortamının bozulması; emekçilerin tevekkül ve türbe yerine insanca ücret, iş güvencesi, sosyal güvence ve hatta iktidar istemesi.

Sermayenin büyük korkusu budur ve kendisi korkak olan sermayenin, yasayabilmesi için korkudan korku üretmesi gerekir.

1986 ile 2012 arasındaki fark, 12 Mart ve 12 Eylül'de ordu eliyle gelen tevekkül'ün artık yetmiyor olmasıdır; demek ki daha koyu tevekkül ve daha büyük korku çağındayız. Seksen öncesinde silahtan korktuklarını söylüyorlardı; şimdi yumurta, korkmak için yeter nedendir.

*** *** ***
Osmanlı'nın hürriyet anıtından Cumhuriyet mahkemesine!

Hürriyet, gazetede'n bahsediyorum, kendisine yasaklanmadan önce, 2007'de Soner Yalçın Osmanlı ilericiliğini simgesi Abide-i Hürriyet anıtını yazıyordu; şimdi aynı yerde yargılanıyor, demek kavga sürüyor.

Avukatı Duygun Yarsuvat, Odatv duruşmasında, ceza hukukunun, "karışık dönemlerde, geçiş dönemlerinde" hep "bir silah olarak kullanıldığını" gördüğünü söylüyordu. Yassıada Mahkemeleri'nden 1971'e geliyor, ceza hukukunun nasıl biat kültürü yaratma yolunda işlediğini anlatıyordu.

*** *** ***
Ceza hukuku ile biat!

Duygun Yarsuvat'ın talep konuşmasından aktarıyorum, "71'de gene yargılanan sol görüştü. Sol düşünce idi, sol düşüncenin fikri müelliflerinden olan bir arkadaşımızdan, cezaevi koşulları altında uzun süre tutuklu kaldıktan sonra biat etmesi istendi. [Arkadaşımız] bir gazetede, günlük gazetede, 10 gün içinde bir seri yazı yazarak ne kadar solculuktan vazgeçtiğini belirtti ve o zaman tahliye edildi."

Duygun Yarsuvat isim vermiyordu; bizler sözünü ettiği kişinin, dönemin sevilen, parlak hukukçusu Çetin Özek olduğunu biliyoruz. Uğur Mumcu, "Büyüklerimiz" kitabında Çetin Özek'e de yer veriyordu: "12 Mart günlerinde «tüfeğin icad olduğunu» anlayınca... Çetin Özek, 180 derecelik değil, olsa olsa 141-142 derecelik bir dönüşle «aşırı ortacılıkta» karar kılmıştır."

Çetin Özek "Harbiye hücrelerinden" çıkınca, Milliyet gazetesine pişmanlığını ortaya koyan bir "sosyolojik inceleme" yazdıktan sonra, hak ettiği gibi, üniversiteye döndü; şimdi Soner Yalçın'a yasak Hürriyet Gazetesi'ne «Hukuk danışmanı» oldu; daha sonra Türkiye tarihine Fethullah Gülen'in Faaliyetlerinin suç teşkil etmediğini söyleyen bilirkişi raporuyla geçti.

1961 yılında tamamladığı doktora tezi, "Türkiye'de Laiklik" üzerineydi.

1964'te "Türkiye'de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İç Yüzü" adlı kitabında "nurculara göre, laik bir devlet düzeninin şeriata aykırı" olduğunu ve nurcuların Türkiye'yi, "kuruluşu itibariyle dinden uzaklaştırılmış ve dine karşı" gördüklerini yazıyordu.

Sola saldırı devam etti.

80'in ardından gelen Barış Derneği davası, dönemin aydınlarını topluyor ve o zamanın sıkıyönetim mahkemelerinde yargılıyordu.

Duygun Hocamız, Abide-i Hürriyet'te Barış Derneği davasında ile birlikte 30 yıl süren Devrimci Sol ve Devrimci Yol davalarını hatırlatıyor ve şimdi bütün bu davalar nedir, yollu sorduktan sonra, yanıtı kendi veriyordu:

"Bütün bu davalar siyasi nitelikte davalardır. Belli bir görüşe karşı olan kişileri yıldırmak, toplumdan uzaklaştırmak için açılmış olan davalardır ve ceza hukuku da burada alet olarak kullanılmıştır."

İkinci sorusunu da retorik bir soru olarak görebilir miyiz, Abide-i Hürriyet'te yargılananların da biat etmeleri mi isteniyor, sorusu budur ve konuşmasını şöyle tamamlıyordu: "Onu bilemem ama benim bildiğim, burada yargılanan gazetecilerin hiçbirisi biat kültürüne uygun değildir."

*** *** ***

yalcin_kucuk_basi_kalpakli_konusurken225

'Akıllı olmayın!'

Büyük hukukçu Duygun Hoca'nın haklı olmasını istiyorum.

Emekçi halkların geleceği üzerine bir kavga varsa, "141-142" derecelik dönüşler, Bülent Arınç güzellemeleri "deli" "kanlılığa" yakışmaz.

Korku bir insanlık halidir, ancak aynı zamanda insanı insan olmaktan çıkaran haldir.

Yalçın Küçük, Silivri'de yaptığı konuşmasında, "bana deli denmesine bayılırım", diyordu, "hele bir de deli çocuk derlerse".

Üniversitede öğrencilerine akıllı olmayın dermiş.

"Akıllı adam ülkesi için fedakarlık yapmaz. Akıllı adam emekçi halkı için hapse girmez. Beni varolmayan suçlarla suçlamayın, emekçi halkı savunduğum için suçlayacaksanız da yüz yıl verin", söylediği buydu.

Bu yazıyı, büyük hocalarımız yazmış oldu.

Aziz Nesin'le bitiriyorum:

Deliler, "korkuyla sindirilmiş toplumda sizin söyleyemediğinizi söyler, bizim gösteremediğimizi gösterirler. Bir toplumun sağlıklı olması ancak o toplumun delilerinin olması şartı ile mümkündür".

Bu cumhuriyetin ne güzel delileri var...

Sırma ÖZGÖNÜL - 21 Mart 2012 - Aydınlık

Son Yazılar

Sunny

25°C

Istanbul