victor_ananias_anadolu_dervisi225

Acımak!

Acımak... Sevecenlikten kaynaklandığına inanılan o nahoş duygu. Bir başkasının içinde bulunduğu “kötü” duruma üzülmek. Merhamet duymak.

Her acıma duygusunun ardında bir şükretme duygusu olduğunu düşünürüm hep. Birilerine acıyıp ağlayanların bile gerçekte kendilerini onların yerine koyduklarına, o kederi kendi kederleri olarak hissettiklerine ve sonuçta kendileri için ağladıklarına inanırım. Başkalarının hüzünlü bakışlarında kendi bakışlarını bulur onlar, “kadersiz” diye nitelendirdikleri yaşamlar kendi yaşam korkularına aynalık eder, şahit oldukları çaresizliklerde kendi çaresiz kalma endişeleri vardır. Pek çok kişi karşı çıksa da acımak, şefkat duymak değil, bencilliktir bence...

Hepimiz, farkında olmasak da acınacak birilerini aranırız. Tek tek bakarız yüzlere. Kendi halimize şükretmek için hayatımızı aydınlatacak soluk bir fener gibidir yakaladığımız o üzgün ifadeler; çünkü, yaşamımızı başka bir ışığın altında görmemizi sağlar, kısa bir süre için sorunlarımızı hafifletir, içimizdeki kasveti dağıtırlar...

Bizim bile bilemediğimiz karanlık yönlerimizin açığa çıkmak isteyen, güneşe hasret kalmış uzantılarından biridir acımak. İçimizdeki kötülüğün kılık değiştirmiş halidir ve gözü yaşlı, şefkatli, anlayışlı, anaç görüntüsünün ardında acıyla beslenen, şişman bir ego vardır daima. Öyle ki, bir lahzalığına da olsa acımanın tatminiyle içimizdeki kötülüğü bastırmak avutucu gelir; illüzyonlarla yarattığımız hayatımızda bilinçaltımıza ittiğimiz suçluluk duygularından acıma duygusu ile sıyrılırız sanki. Birilerine acıdığımızda arındığımızı sanırız, “iyi insan” oluruz. Bütün yalanlarımızı, ikiyüzlülüklerimizi, sahtekârlıklarımızı, kurnazlıklarımızı acıma asidinde eritir, kendimizi temizlediğimiz yanılgısıyla yaşamaya devam ederiz.

Oysaki...

Yağmurlu ve solgun bir sabah vakti köşedeki dilencinin gözlerinde gördüğümüz pus belki de bizim gözlerimizdeki perdeden kaynaklanıyordur.

Çıplak ayaklarıyla arabamıza doğru yürüyen küçük oğlanın para istemek için uzattığı ellerindeki kir belki de bizim düşüncelerimizdeki kirdir.

Pislik içindeki giysileriyle kapımızı çalan ve alt katta tuvalet tamiri yaptığı için sularımızı kesmek isteyen tesisatçıya önce öfkelenip sonra görünüşünden dolayı acımamızın nedeni belki de onun yerinde olmadığımıza sevinmemizdendir.

Belki de biz sandığımız kadar “iyi” değilizdir.

İşte bunu anladığımızda bencilliğimizi de anlamış oluruz, egomuzla ne kadar özdeşleşmiş olduğumuzu idrak ederiz... Hissettiğimiz acıma duygusunun ardında gizlenen o sevincin nasıl da sinsi sinsi kıpırdandığını ve aslında umursamazlığımızı gösterdiğini keşfederiz... İçimizdeki insan sevgisinden kaynaklandığını sandığımız duygunun gerçekte sevgisizlikten kaynaklandığını itiraf etmek zor, çok zor gelir belki, ama bunu bir kez olsun kendimize itiraf edince yeni bir bakışla, yeni bir duyguyla yaklaşırız insanlara... Yine yardım eder, yine paylaşırız dertlerini; lakin bu kez onlara acıyarak değil, onlarla bir olduğumuzu hissederek yaparız bunu...

Acımanın panzehirinin tatmin değil, sevgi olduğunu bilerek...

Evet, sevgidir acımanın panzehiri...

Acımaktan vazgeçip sevmeyi öğrendiğimizde kendimizi de sevmeye başlarız...

“İyi insan” olmaya çalışmayı bırakır, iyileşiriz, bir hastalıktan kurtuluruz...

Acımanın yerine sevgiyi koyarsak bilmediğimiz karanlık yönlerimiz de aydınlanır yavaş yavaş. Başkalarına acırken aslında kendimize acıdığımız, başkalarını severken -ki bu kısıtlanmış ve sınırlı bir sevgidir- aslında kendimizi sevmediğimiz gerçeği çarpar yüzümüze...

Kabuklarımız düşer birer birer.

İncinme noktalarımız açığa çıkar.

Korkularımız karşımıza dikilir.

Suçluluk duygularımız hortlar.

Pişmanlıklarımız depreşir.

Tüm bunları kabul eder ve hissettiklerimizi bastırmadan sevgiye dönüştürebilirsek eğer, işte o zaman arınırız, saflaşırız, kendimizi sevmeye başlarız...

İşte o zaman paylaşmanın ne anlama geldiğini kavrar; kendimizi başkalarına adamaktan ve onlarla beslenmekten vazgeçeriz...

Gerçek paylaşımın acımak değil, dönüştürmek olduğunu anlarız.

Ve, tanrının seçme özgürlüğü verdiğini söyleriz insanlara... Kendi seçtikleri hayatlarını yine kendilerinin değiştirebileceğini anlatırız; “Sen bu güce sahipsin!” deriz tüm içtenliğimizle, “Bunun için hayattasın, değişmek, değiştirmek, dönüşmek ve dönüştürmek için...” Korkularını, çaresizliklerini, güçsüzlüklerini, güvensizliklerini başkalarının acıma duygusuyla değil, kendi niyet ve inançlarıyla yok edebileceklerine, yaşamlarının ancak bu şekilde bir anlam kazanacağına inandırırız onları.

İnanırlar mı inanmazlar mı bilemem, ama biz, tanrıda bile olmayan acıma duygumuzu öz bilincimizle değil de, ego bilincimizle yarattığımızı bilir ve yerine sevgiyi koyabilirsek her geçen gün tanrısallığımıza biraz daha yaklaşırız.

Biz farkında olmasak da melekler, bizim kelebekleri izlediğimiz gibi izlerler bizi
yukarıdan ve onlar için bir gün kadar kısa olan ömrümüzde çiçekten çiçeğe konarcasına yaşadığımız tüm deneyimlere saygı duyarlar...

Çünkü onlar, dünyanın bir oyun alanı olduğunu ve her insanın ruhunu zenginleştirmek için burada bulunduğunu bilir ve kimseyi yargılamazlar...

Aynen tanrının da yargılamadığı gibi...


Kiraz GÖKIRMAK - 17 Mart 2012
http://www.odaksevgi.biz/

****************************************

hindistan_hareketli_tohum_festivali225

Hindistan'da Hareketli Tohum Festivali

dünya48 : Sizi Hindistan'a Tohum Festivaline götürüyoruz.Yukarıdaki yazının içeriği ile tohum festivalinde insanları biraraya getiren güç arasında nasıl bir ilişki olabilir?

Son Yazılar

Mostly cloudy

19°C

Istanbul