sivas_kongresi_2_225

Nedir Bu Yılgınlık, Bu Karamsarlık? Ne Karakışlar Gördük Biz…

Geçen hafta yayınlanan, “Yurtsever partilere sesleniyoruz: Birleşin, Bütünleşin, ‘Bu iş artık Sokakta Çözülür…’ yazımın ardından olumlu, olumsuz birçok ileti aldım.

Yorumlar yapıldı. Eleştiriler yazıldı. Eleştiriler, yorumlar genellikle olumluydu. Elbette aralarında olumsuz görüş sergileyenler de vardı.

Ama bunların içerisinde beni en çok tedirgin eden, üzen iletiler yılgınlık, karamsarlık, umutsuzluk sergileyen iletiler ve yorumlar oldu. Bir de “Birleşmeden, bütünleşmeden” rahatsızlık duyan kesimler…

Herkes “En iyi parti bizim parti, en iyi grup, bizim grup; en iyi mücadeleyi biz veriyoruz, en doğru yolda biziz; şu parti kötü, bu parti ihanet içerisinde… Asla biz onlarla bir araya gelemeyiz. Onlar ırkçı. Onlar Türk milliyetçisi… Ya da onlar geçmişte Öcalan’la işbirliği yaptılar…” gibilerinden sözler söyleyip, kendinden olmayanları küçümsüyorlar, aşağılıyorlar…

Bu düşünceler karşısında, şarkıda olduğu gibi, “Sen neymişsin be abi…” diyesi geliyor insanın.

Hatta bunların içerisinde Attila İlhan’ın “Gazi’nin bir tarafında Ziya GÖKALP vardı. Bir tarafında Yusuf AKÇURA, arkasında Mehmet Akif vardı ve Mustafa Suphi’yi de çağırmıştı. İslamcı, Türkçü, Kemalist ve Komünist hepsi bera­ber olmasaydı bu savaşı kazanamazdı. Şim­di de aynı espri içine girmemiz lazım.” önerisine itiraz edenler, karşı çıkanlar bile oldu.

Önce şunu belirleyelim. İP, ÖDP, TKP, HEPAR, Yeni Parti bu vatan için içten ve yiğitçe mücadele veren partilerdir. Hele hele TGB, Mustafa Kemal Atatürk gençliğine layık, antiemperyalist, antifaşist bir çizgide, tam bağımsız bir Türkiye’nin inşası yolunda kararlılıkla ilerlemektedir. İyi bir örnektir o Türk gençliğine.

Peki, eleştirilecek yanları yok mudur bütün bu örgütlerin? Elbette vardır. Elbette yanlışlar ortaya konmalı, yeri geldiğinde en sıkı bir konumda eleştirilmelidir.

Eleştiri, özeleştiri çarkı işlemediği, işletilmediği, sürece; gelişim, büyüme, güçlenme, doğru yolda ilerleme de durur.

Ama biz diyoruz ki Eleştiri hakkımızı saklı tutmak koşuluyla, bugünkü ortamda tüm antifaşist, antiemperyalist örgütler güç birliği yapmalıdırlar. Birleşmelidirler, bütünleşmelidirler.

ABD’yi, AB’yi emperyalist devlet olarak kabul eden, tam bağımsızlığı savunan, emperyalizmle hiçbir alanda uzlaşmayan partiler, gruplar, bireyler farklılıkları, ayrıntıları sonradan tartışmak üzere bir kenara bırakıp, şimdi güç birliği temelinde bir araya gelmelidirler. Tarihimizin kurtuluşçu, aydınlanmacı geçmişine ve önderlerine sahip çıkan örgütler birlik beraberlik ekseninde kendilerine düşen görevi yerine getirmelidirler.

Birbirinin benzeri partilerin tek çatı altında toplanması bugünkü ortamda uzak bir olasılık gibi görünüyor. Bu durumda eylem ve güç birliğinin oluşturulması acil bir görev olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunun için gerekiyorsa yeniden “Erzurum, Sivas Kongreleri” yapılmalı, yeniden tüm ulusal güçler, ulusal cephede yerlerini almalıdırlar.

Ama işçi sınıfının öncü rolünü ve eylem yeteneğini temel almak, göz ardı etmemek koşulu ile.

Tarihsel krizler devrimle çözümlenir. Devrimler ise ancak iktidar mücadelesi ile gerçekleşebilir.

Muhalefette kalmak, muhalefete mahkûm olmak, devrimci mücadeleyi dört duvar arasına hapsetmek, direnişlerden ve eylemlerden uzak, her şeyi laf kalabalığı ile sadece konuşarak, eleştirerek çözümlemeye çalışmak, yani kısaca “sözde muhalefet”le yetinmek, vakit öldürmekten başka bir şey değildir. Bu ülkeyi Cumhuriyet yıkıcılarından, vatan satıcılarından kurtarmak istiyorsak eğer, iktidar olma mücadelesine halkımızla birlikte omuz vermek zorundayız. Ancak bu yolla “sözde muhalefet”in yerine “gerçek muhalefeti” geçirebiliriz.

Mustafa Kemal’ler, Castro’lar, Chavez’ler düşüncelerini eylemleri ile birleştirdikleri için, yani kısaca teori-pratik bütünlüğü sağladıkları için başardılar.

Onlar önce ideoloji planında hedeflerini belirlediler ve sonra uygulama aşamasına geçtiler. Daha öğrencilik yıllarında Mustafa Kemal “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” demişti. Elbette sosyalist değildi o. Ama araştırıyordu. Yolunu yönünü bulmaya çalışıyordu.

Mustafa Kemal, ideolojisini “tam bağımsızlık” ilkesi üzerine kurmuştu. Gerçekleştirmek istediği ikinci değişim ise saltanat ve hilafetin yerine Cumhuriyeti kurmaktı. Hedefinde emperyalist güçler vardı. Daha Samsun’a çıkmadan önce, denizlerimize giren düşman donanmaları için söylediği “Geldikleri gibi giderler” sözü, onun bu konudaki kararlılığını ortaya koyması açısından çok önemli bir ipucudur.

Devrimin adresini saptamıştı. Gideceği yeri çok iyi biliyordu. Düşüncelerini eylem alanına aktarabilmek için Anadolu’ya geçmesi gerekiyordu. Çünkü o bir eylem adamıydı. Gerektiğinde tüm resmi sıfatlarını, görevlerini, giysilerini fırlatıp atabilecek bir yapıya sahipti. “Hatay krizi” yıllarında Hasan Rıza Soyak’a söylediği şu sözler onun bu yanını çok iyi ortaya koyuyordu:

“Eğer diplomatik yolla halledemezsem, yapacağım şey Cumhurbaşkanlığından hatta milletvekilliğinden istifa etmektir. O zaman, resmi bir görevim kalmaz, sivil bir fert olarak Hatay’a gider tıpkı Samsun’a gittiğimde olduğu gibi milis kuvvetlerinin başına geçerim ve bu uğurda savaşırım ama sonunda mutlaka başarırım…”

Yine o, Osmanlının 1. Dünya Savaşından yenik çıkacağını anlayınca, daha savaş devam ederken, düşman işgaline karşı gelecekte nasıl karşı koyacağını düşünüyordu. Çünkü onun kitabında “teslim olmak” diye bir kavram yoktu. Bu nedenle Kürt liderlerinden Mehmet Bey’e “Mehmet Bey, bir gün bu taraflara gelirsem, Hazro dağları beni saklar mı?” diye sormuştu. Aynı soruyu Dersim Mebusu Diyab Ağa’ya da yöneltmişti.

Ne yazık ki Atatürk’ün bu mücadele ve direnme azmini artık göremiyoruz toplumumuzda. Bazı aydınlar, “AKP, ABD desteğinde, durmadan sadaka veriyor, para dağıtıyor, halk da onun peşinden gidiyor. Bu halktan ne köy ne kasaba olur…” diye yılgınlık, karamsarlık tabloları çiziyorlar.

Ama unutulan bir şey var, bu toplum, bağrından Namık Kemal’leri, Tevfik Fikret’leri, Nazım Hikmet’leri ve Mustafa Kemal’leri çıkarıp, yüzyıl içerisinde dört devrim yapmış bir toplumdur. Dünyanın neresinde görülmüştür böyle bir ulus, böyle bir halk?

Ne karakışlar yaşadı bu ulus yine de düşmana teslim olmadı!

Türk ulusu “Ulusal Kurtuluş Savaşı”nın o zifiri karanlık dönemini aşıp, aydınlığa nasıl ulaştıysa, bugün de ulaşacaktır. Bundan kimse kuşkusu duymasın.


Çünkü “Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça, başladığımız yenilikçi devrim bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de hep böyle olacaktır.” (Mustafa Kemal Atatürk)

ALİ ERALP - 19 Mart 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar

Cloudy

17°C

Istanbul