cemaat_ile_akp225

AKP Özgürlüğünde 'İçerdeki Diller'

Afganistan'ı yerle bir eden Amerikan hegemonyasının eski komutanı olan ve şimdi CIA'nın başkanı olan David Petraeus'la, Erdoğan başbaşa vermişler, Ankara'da.

Yeni devlet sürecinde, İstanbul'u merkez üs seçen AKP'nin Ankara'da değil de, Dolmabahçe'de buluşma ayarlamaları yadırganabilir. Zaten yadırgayan da yok şu aşamada!

Suriye ve Irak meselesini konuştukları söylenen Petraeus Erdoğan görüşmesi olağandır. Talimat alanla, talimat veren; memur olanla, amir olan her zaman görüşürler!

Türkiye'de yaratılan cemaat istihbaratı öcüsünün ortalığı tozu dumana katması sonucunda, arada AKP'nin dili halinde kurgulanan Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tahliye kararı, gündemi yine perdeledi.

Ne zaman ki, gündem değiştirilecek; süper yetkililer, sürekli darbeler zinciri ergenekonu yapay gündeme oturtuveriyorlar. Meselenin bam teli de aslında bu noktadan biraz bağımsız. Yani iki kişinin tahliyesi hem gündemi farklılaştırdı, hem de gerçek gündemin üstünü örttü.

Karşımızda Amerikan derin felsefesinin tartışmasız ürünü olan iki yapı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi AKP gücüdür, diğeri de fetullahçı cemaat. Aslında üçüncü ve de son olmayan bir ürün daha vardır ki, o güç şu aşamada misyonu gereği tetiklenmemiş mermi olarak yerinde durmaktadır. O da yeniden tasarlanmış CHP'dir.

Nedim Şener ve Ahmet Şık meselesinin karmaşasını açabilmek için işin özünde yer alan kimi nüveleri ortaya koymak gerekmektedir.

Ahmet Şık, Soros destekli kurulan Bilgi Üniversitesi'nde çalışıyordu. Nedim Şener de Mehmet Ali Birand gibi bir 'duayen'in, aslında dua-yiyenin yanında programlara çıkan bir gazeteciydi. Araştırmaları önemliydi ama başka bir amaç için araç olarak evriltilmesiyle, bilerek ya da bilmeyerek, cemaati güçlendirmişti. Tıpkı Hanefi Avcı'nın kitabında yazdıklarıyla gündeme yerleşip, cemaatin elini güçlendirmesi gibi!

O zaman da yazmış ve ifade etmiştik; devrim şehidi Dr. Necip Hablemitoğlu'nun ve Ergün Poyraz'ın araştırmalarının üstüne yeni bir şeyler söylenmemişti o kitaplarda.

İsimler farklıydı ama Uluslararası boyutu vurgulayan ve özel ilişkileri açığa çıkaran derinlikli kitaplarıyla Hablemitoğlu'nun çabasına katkı dahi yapamamışlardı.

Son MİT olayıyla çatlak iyice ortaya çıkmış ve emperyalizme 'hangimiz daha iyi hizmet edeceğiz' yarışında, cemaat ve AKP erbabları pistte yerlerini almışlardı.

Son tahliyelerde, Nedim Şener örneği dikkate alınırsa; cemaatle hiçbir sorunu olmadığını kendi beyanlarından öğreniyoruz. Şener'in bu tavrı, AKP'nin desteğiyle yaratılan cemaat öcüsünün masumiyetini göstermediği gibi objektif gazetecilik mahsûlü de değil!

Ahmet Şık ve arkadaşları diye anılan olgu da, yaşananlar itibariyle AKP'nin dili haline dönüşmüş 'içeridekilere' iyi birer örnek olarak kalacağı görünüyor.

Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilcisi Colin Dürkop’u kabulü sırasında gazetecilerin konuyla ilgili sorularına cevap veren Egemen Bağış,

"Sayın Şener ve sayın Şık’a ’özgürlüğe hoşgeldiniz’ diyorum"

dedikten sonra,

"Nasıl gözaltına alınmalarının hükümetimizle alakası yok idiyse, serbest bırakılmalarının da hükümetimizle bir ilişkisi yoktur"

demiştir. Bakanın bu sözleri üzerine; 'adalet er geç yerini buluyor', 'bak gazeteciler tahliye edildi, suçsuzlar' diyecek kadar cahilleşilmeyecektir.

Mesele, çünkü Bağış'ın dediği gibi, gerçekten de gözaltına alınmalarının hükümetleriyle ilgili olmadığı ve serbest bırakılmalarının da hükümetleriyle ilgili olmadığı değerlendirmesinin yanlışlığını ortaya koymaktadır.

'Özgürlüğe hoşgeldiniz' demek de, dışarıdaki özgürlüğün AKP'nin izin verdiği özgürlük olduğunu unutmadan söylemek gerekmektedir. Şık ve Şener'in tahliyesi konusu, AKP tarafından, AKP özgürlük alanında oluşturulan bir 'özgürlük' çerçevesi olduğunu vurgulamak gerekmektedir.

Bu konuyla ilgili Kemal Okuyan'ın Sol'da yazdığı yazının şu bölümü de ek olarak söylenebilir:

“Son dönemde ortalığa saçılan belgeler, özellikle cemaatle AKP çekişmesine odaklanan habercilik anlayışı da cuk oturmuştur. Düne kadar “hoşgörü”, “uzlaşma” gibi kavramlar üzerinden pazarlanıp, Erdoğan’ın akil destekçisi olarak gösterilen cemaat ters köşeye yatırılmış, AKP’nin asker vesayetinden sonra cemaat ve de polis vesayetine karşı mücadeleye karar verdiği ilan edilmiştir.

Oysa maksat hasıl olmuştu. Hukuk terörü, yalnızca günün birinde ipler biraz gevşetilince “oh dünya varmış” denebilmesi için değil, Türkiye’nin dönüşümü mümkün kılınsın diye kurgulandı. Bir de elbette bu iktidarın, İkinci Cumhuriyet zihniyetinin hayata ve insana bakışı buydu, hâlâ da öyle: İnsan değersizdir, özgürlüğü elinden kolayca alınabilir, kolayca yaşamı sonlandırılabilir!”

Okuyan'ın vurgulamalarında ince ve önemli bir anlam çıkarabiliriz:

Mesele Şener ya da Şık meselesi değildir. Çünkü 'insan değersizdir, özgürlüğü kolayca elinden alınabilir'dir. Asıl mesele 'yeni devlet'in kurumsal bütünlüğünün oluşturulmasında yaşanan sancıların ürünüdür. Koparılan yaygara ve fırtına da bu sürecin en belirgin özelliklerindendir. Olayları kişiler üzerinden değil, temel yapının altına konan dinamitlerden okumak gerekmektedir. Bu dinamitler konusunda da, patlayıcının tamamlayıcı devresi olanların sözleri önem kazanmaktadır.

Yalçın Akdoğan:

“sessiz devrim yapan AK Parti iktidarının büyük riskler alarak gövdesini taşın altına soktuğu süreçte kimlerin nasıl sabotajlar yaptığını, hangi odakların kirli amaçlarına hizmet ettiğini, halkın menfaatini değil de örgütsel/kişisel çıkarlar için ne tür hesapların içine girdiğini az çok biliyorum.”

demiş yazısında. BDP'li Aysel Tuğluk'un, kendisine yönelttiği eleştirilere yanıt vermiş ama hem BDP'ye hem de karşı tarafa mesajını iletmiş. Kendi tarafında AKP gereksinimleri olduğu gözönünde bulundurulursa; karşı tarafın camiaya terfi eden cemaat gücü olduğu su götürmezdir.

Halkın menfaatini, meşru seçmeni olarak gördüğü AKP'nin seçmeni olarak okuduğunuzda, (ki çarpık seçim sistemiyle çarpık bir meclis aritmetiği oluştuğundan meşruiyeti tartışmalı olan ama yandaşlarınca 'halkın seçtiği' olarak okunan AKP'nin) cemaatin örgütsel/kişisel çıkar hesaplarına girdiğini ve bunun da olayları sabote ettiğini söylediğini kolayca görebilirsiniz.

MİT ve Emniyet arasında yaşanan gerilimin de kırılma noktası bu olmaktadır. Her ikisinin de Amerika gücünü arkasına aldığı, AKP ve cemaat çıplak bir hegemonya savaş vermektedir.

Öyle ki, bu savaşın aleniyet kazanması sonucunda, Emniyet ve MİT ortak bir yazılı açıklama yaparak, durumu düzeltmeye çalışmıştır. Açıklamada:

“İki kurum arasında ileri düzeydeki işbirliğinin vazgeçilmez unsuru olan kurumlar arası bilgi paylaşımının, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kararlılıkla devam edeceği bilinmelidir''

denilmiştir.

Onlar istihbaratı paylaşa dursunlar, Suriye'de 49 Türk istihbarat görevlilerin akîbetini de bir ara değerlendirirler belki!

Sözün özü: meseleyi kişiler üzerinden değerlendirmek bir noktaya kadardır.

Resmin büyüğünde Cumhuriyet'in tasfiyesiyle birlikte 'yeni devlet'te kim daha çok pay sahibi olacak, kim daha çok istihbarat yapacak, kısaca kim daha çok emperyalizm çadırına kurulacak meselesi görülmektedir.

Hâl böyleyken, yazının başında belirttiğimiz CIA başkanıyla yaptığı görüşmeyle, Erdoğan Suriye'ye müdahale seçenekleri için büyük ortadoğu projesi memuriyetini yapmayı sürdürmektedir.

Suriye halkı ve Esad emperyalist işgale karşı direnirken, komşusu işgalcilerle işbirliğinde sınır tanımamaktadır. Bölge merkezli dış politikadan vazgeçen 'yeni devlet'in büyük stratejik derinliği bu kadardır!

Kaan TURHAN - 14 Mart 2012 - Açık İstihbarat

Son Yazılar

Cloudy

17°C

Istanbul