behice_boran3_225

Ne kadınlar bilirdik...

Behice Boran’a hapislik yıllarında kendisini en çok etkileyenin ne olduğunu sorduklarında, Türkiye’nin yüksek, pek yüksek duvarlı cezaevlerinden birinde doğmuş bir çocuğu anlatırmış.

Bir gün, Sağmalcılar Cezaevi’nin, yerleri taş döşeli bahçesindelerken, beş, altı yaşlarındaki çocuk koşarak Behice Hanım’ın yanına gelmiş, “Anneanneciğim, biraz gelir misiniz?” diyerek onu birkaç adım ileriye, bir köşeye sürüklemiş. Çocuk, taşların arasından çıkan bir ufak bitki ile iki yaprağını göstermiş. “Anneanneciğim, ağaç bu mu?” diye sormuş.

İnsanın içini nasıl da acıtan bir hikâye, ama acıtsın, diye aktarmadım. Çoğunlukla, seksen-kuşağı ya da seksen sonrası kuşaklar diye adlandırdığımız kuşakların ruh halini, belleksizliğinin ve bilgisizliğinin getirdiği ufuksuzluğunu aydınlatsın diye aktardım. Daha güzel bugünler ve yarınlar isteyenlerin, her köşede Abdurrahman Çelebiler’e, en kötülerin biraz iyilerine ikna edilmeye çalışıldığı bir dönemde bilgi ve bellek utanç ve silah oluyor.

Annesi ve vatandaşlığı Amerika’da olan Merve Kavakçı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “kapanma özgürlüğü” getirme çabası kutlamalarıyla Kadınlar Günü kutlamalarının aynı döneme denk geldiği bir ülkede kuruluş yıllarını hatırlamak boynumuzun borcudur.

Siyah gözlü Türk kadınları!

Bozkurt’un yazarı Harold Armstrong, Türkiye’nin Doğum Sancıları kitabında, 1920 yılında, yıldızlarla dolu gecelerde kendi başlarına kayıklara binip, kürek çekerek çay partilerine ya da içkili teras toplantılarına giden, arada bir kendi aralarında açık saçık şeyler anlatıp gülüşen, erkeklerle sohbet edip onları kayıklarıyla evlerine bırakan siyah gözlü, yaşam dolu kadınları anlatır.

Bu siyah gözlere vurulan Armstrong bu kadınları çoğunlukla “soylu ve nazik”, ama gerçekten canlandıkları zaman, “konunun siyasete ya da savaşa, Milliyetçiler’e geldiği” zamandır; işte o zaman bu kadınların “bedenleri katılaşıyor, gözlerindeki durgun derinlik kayboluyor”.

Armstrong siyah gözlü Türk kadınlarının hızla canlanışını, birdenbire neredeyse başka birer yaratığa dönüşmelerini ilgi ve hayranlıkla izliyor; onun gözünde bu canlanışın ardında bir sır, bir gizem yoktur, “çünkü onlar sevmeyi ve nefret etmeyi biliyorlardı ve ateşli, acımasız ve fanatik vatanseverler olabiliyorlardı”.

Bir kurtuluş döneminde, bir İngiliz askerinin gözünde fanatik vatansever olmaktan daha güzel, daha olağan ne var?

Bu kibar ve modern hanımlar, arp eşliğinde sohbet ettikleri bir zavallı İngiliz askerinden nefret etmiyorlar; nefret ettikleri işgal ve onursuzluktur.

Armstrong Türk kadınını nasıl gördüğünü belki de en güzel, romanı The Mosque of the Roses, Güller Camii’nde anlatıyor:

Romanın baş karakteri, İngiliz askeri ve casusu Yüzbaşı Sanford, âşık olduğu Türk kızının siyah gözlerinde en çok, eski ve köklü bir imparatorluk ile hayatta kalma savaşından yaralı ve yorgun, ama galip çıkan, yeni yükselen bir ulusun gururuna vuruluyor.

Şimdilerde ekranlarda hep renkli gözlü, uzun yüzlü, donuk bakışlı Sefarad kızlarımız var; belleksizleştiriliyoruz.

Oysa siyah gözlerinde sevgiyi de nefreti de taşıyan nice onurlu, bilgili, mücadeleci Türk kadını tanıdık...

İsimlerini miting alanlarına, Moda sokaklarına, şiirlere, kavgalara verdiler.

Sultan Ahmet’te, kendisini dinleyenlerin yüreğine ateş salan Halide Edip ile daha küçük yaşta büyük adamlarla sosyoloji tartışan Handan’ı...

Aynı miting alanlarından Aydemir adlı romanıyla Şevket Süreyya’ya soyadı vermiş Müfide Ferit Tek...

Yaşamını resimle, konserlerle, tiyatroyla, kitaplarla ve erkeklerin aşklarıyla yoğuran, Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı, İlhan Selçuk’un, Öztürk Serengil’in ve Muhlis Hassa’nın eşi Mevhibe Beyat...

Burslu davetiye alarak gittiği Amerika’da Marksizm’le tanışan, Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılmasına karşı bildiri dağıttığı için hapse atılan, oğlunu hapiste doğuran, çıkınca bildiriyle, dergiyle yetinmeyip bir de parti kuran, Türkiye’de Kürt vardır, diyen ve gene hapse giren ve gene çıkan ve gene savaşan, gene kuran, gene yazan Behice Boran... Türkiye’nin ne güzel kara gözlü kızları oldu...

Kapatılanın kapanma özgürlüğünü savunan ‘anti-dayatmacı’ kadınlar!

Bu yazıyı 8 Mart gününde yazıyorum; Dünya Kadınlar Günü olarak kutluyorlar.

İlk kez 1920’li yılların başında TKP tarafından kutlanmış; sonra bırakılmış ve yeniden ancak yakın tarihimizde hatırlanmış.

Seksen sonrasında ilgi görmeye başladığını ve başlangıçta en azından, New York’ta bir tekstil fabrikasında, daha iyi çalışmalarını sağlamak için üstlerine kilitlenen kapıların ardında yanarak can veren yüzü aşkın kadına gönderme yapılarak Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak anılmaya başladığını biliyoruz.

Günümüzde ise, ortaokul yaşında kapatılanların “kapanma özgürlüğünü” savunan “anti-dayatmacı feministlerin” ya da kadın kollarının gösterileriyle renklenen, handiyse sevgililer ya da anneler günü tadında kutlanmaya başladığını görüyoruz.

8 Mart aklıma 2002- 8 Mart’ıyla kazınmış durumda.

Birincisi, 2002- 8 Mart’ı... CNN’de Afganistan kadınlarının “Amerika’nın getirdiği özgürlük içinde” Kadınlar Günü’nü kutladığı haberini izlediğimi hatırlıyorum.

Amerika, ellili ve altmışlı yıllarda günün modası mini etekleriyle, kamusal hayatın, bilimin ve sanatın her alanında boy gösteren Afgan kadınlarını, Sovyetler’e karşı, kendi eliyle beslediği Taliban’ın baskısının elinden kurtarıyormuş...

İçimin, Boran’ın anlattığı hikâyede nasıl acıdıysa, öyle acıdığını hatırlıyorum. Türk kadınlarının gözlerine nefret işte böyle çöküyor; aynı bakışı, kendi tarihini hatırlayan Afgan kadınlarının gözlerinde de bulabileceğimizden kuşku duymuyorum.

Nefret güzel bir duygu değil, ama haksızlığa, eşitliğe, sömürüye, aşağılanmaya karşı duyulan nefret insanı güzelleştiriyor; hem ne yazık, diyorum, hem seviniyorum.

Saylan’ın gözleri siyah!

Kadın sorunu yok mu?

Şiddet, taciz, tecavüz, cehalet, erkeğe ve aileye ekonomik ve ruhsal bağımlılık, kapatılma, düşük ücret, esnek üretim, liste uzuyor.

“Our boys” düzeninde 5 liraya çalıştırılan kadın işçilerin evlerine dönmek üzere kasasına bindikleri kamyonun dereye uçması sonucu öldükleri; yaşamını kız çocuklarının okutulması mücadelesine ayırmış bir kadının kanserle savaşıma ayırması gereken enerjisini teröristlik suçlamasına karşı tüketmek zorunda kaldığı, “our boys dindarı” bir ülkedeyiz.

Peki ne yapıyoruz?

Ben 2012 8 Mart’ında CHP milletvekili Şafak Pavey’in ne yaptığını söyleyeyim. Michelle Obama’dan “cesur kadın” ödülü alıyor.

Şafak Hanım cesurmuş, doğrudur, yaşamla kişisel mücadelesinde dirençli ve saygı uyandıran bir tavır sergiledi; ancak kendisinin ne ağaç, ne nefret bildiğini anlayabiliyoruz.

Deniz HAKAN - 09 Mart 2012 - Aydınlık

Son Yazılar

Partly cloudy

30°C

Istanbul