dil_yabanci_boyunduruktan_kurtarilmalidir225

Millet Ve Türk Kavramları Üzerine!

Son günlerde yeni anaya girişimi çerçevesinde “Türk” ve “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı” kavramları bazı önemli tartışmaların odağı haline gelmiş bulunuyor.

Çok daha değişik ırkları ve etnik toplulukları bir araya getiren uluslara Fransız, Amerikan, İngiliz denilmesinde bir sakınca görülmediği halde, kimileri Türklere Türk denilmesinden rahatsız olmaktadırlar. Besbelli ki bölünme yolunu açmaya daha elverişli bir anayasa özlemini duyanlar “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı” ifadesinin esas alınmasının sağlanmasından yanadırlar. Bu konunun açıklık kazanması için Türklük ve milliyetçilik kavramının anlamı üzerinde düşünülmesi gerekli görünmektedir.. (Bu konu, İMGE Kitabevi tarafından yayınlanmış bulunan Yeni Orta Çağ isimli kitabımda da işlenmiştir).

*** *** ***
Hiçbir sözcüğün tek bir anlamı yoktur. Tüm sözcükler gibi, kavramlar da çok değişik anlamlarda kullanılırlar. Herhangi bir sözcüğün veya kavramın, zamanın akışı içinde değişik anlamlar kazanması mümkün olabileceği gibi, değişik toplumlarda veya değişik koşullarda farklı anlamlara geldiği de görülebilir.

Bazen de belli bir sözcüğün, kasıtlı olarak tamamen ters anlamda bir olguyu ifade etmek üzere kullanıldığına tanık olabiliriz. Tarih boyunca, geniş halk kitlelerini peşlerine takarak felâkete sürüklemiş olanların, çoğu zaman, gerçek kimliklerini ve gerçek emellerini bazı genel kabul görmüş ifadelerin arkasına saklama kurnazlığına başvurdukları görülmüştür. Milliyetçilik, bu amaçla istismar edilmiş ve edilmekte olan sözcükler arasında en önce akla gelen bir tanesidir.

Milliyetçilik sözcüğünü hiç de hak etmediği bir biçimde çarpıtmış ve kendisine siper yapmış olan isimlerin en ünlüsü, herhalde Hitler’dir. Hitler’in başında bulunduğu partinin adı Milliyetçi Sosyalist İşçi Partisi idi. Gerçekte ise Hitler, yaptıklarıyla, Alman kapitalizminin emrinde tam bir emek düşmanı olduğunu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde kanıtlamıştır. İktidarının arifesinde sendikalarla birlikte 1 Mayıs kutlamaları örgütleyen Hitler’in, iktidarı ele geçirdikten hemen sonra yaptığı ilk işlerden birisi de sendikaları kapatmak, sendika önderlerini ağır baskı altına sokmak, gerekirse gaz odalarına göndermek olmuştur. Özünde, Hitler’in bütün yaptıkları, emperyalist devletlerarasındaki paylaşım mücadelesinde Almanya’nın en çok payı alması ve acımasızca sömürülen emekçi kitlelerin başkaldırısı dolayısıyla sarsılan Alman kapitalizminin iktidarının, demokrasi dışı bir zorbalık rejime dönüştürülerek onarılması ve korunması amacına hizmet etmekteydi.

Bu çerçevede, milliyetçilik, Hitler’in dilinde ırkçılıkla özdeş bir anlama büründürülmüştü. Alman ırkının üstün ırk olduğu savunuluyor; diğer milletleri esir etmek, köleleştirmek ve en aşağı ırk olarak görülen Yahudileri başka bazılarıyla birlikte gaz odalarında ölüme mahkûm etmek, bu üstünlükten kaynaklanan bir hak olarak görülüyordu. Bu arada, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı öncesinde içine yuvarlandığı bunalımdan, başta Yahudiler olmak üzere aşağı görülen bazı unsurların sorumlu tutulması, sorunun asıl kaynağını gizlemek bakımından, önemli bir işlev görmüştür. Bunalım, özünde kapitalizmin bunalımıydı. Irkçılık, çok kullanılan bir tâbirle “kapitalizmin incir yaprağı” olarak kullanılmak suretiyle kapitalizmin ayıbını örtme amacına hizmet etmiştir.

Kuşkusuz, milliyetçilik deyimini çarpıtan, ona farklı anlamlar yükleyen ve farklı bir kavramı ifade edecek biçimde içeriğini değiştiren yalnızca Hitler olmamıştır. Milliyetçilik deyimini, özüyle hiçbir ilgisi bulunmayan bir kavramı ifade etmek üzere kullanmış olan başka pek çokları da vardır. Bu durum, sıkça karşılaşılan bazı kavram karışıklıklarının nedeni olabilmektedir. Bunca değişik anlamlar yüklenmiş olan bir sözcüğü kullandığımız vakit, ifade etmek istediğimizden tamamın farklı bir biçimde algılanmamız tehlikesi vardır. Kimilerinin, yalnızca öztürkçe kullanma titizliğinden dolayı olmasa gerek, biraz da bu nedenledir ki (milliyetçi olduklarını söyledikleri vakit Hitler’le veya bu kavramı çarpıtmış olan başka bazılarıyla aynı kefeye konulmak endişesini duydukları için) çoğu kez milliyetçilik yerine ulusalcılık deyimini yeğledikleri görülmektedir.

Bütün bunlardan sonra, gerçekte milliyetçilik nedir sorusunun sorulması kaçınılmaz olmaktadır. Bu sorunun yanıtının anlaşılır olabilmesi bakımından, bizim ülkemizin koşullarında gerçek milliyetçilik denildiğinde, öncelikle Atatürk milliyetçiliğine yönelmemiz gerekli görünmektedir.

Atatürk Milliyetçiliği!

Atatürk milliyetçiliğinin ne demek olduğunu Atatürk’ten öğrenebiliriz. Atatürk, 14 Ağustos 1920’de Meclis’te yaptığı konuşmada kendi milliyetçilik anlayışını şöyle özetlemektedir:

“Gerçi bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle birlikte çalışan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icaplarını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane [bencilce] ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir…”(“Batum’un işgali hakkında”, Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak yayınları, cilt:9, s.176.)

Bir kimsenin kendi ailesinin fertlerini sevdiği için diğer insanlara düşman olması, onları aşağı görmesi, olsa olsa hastalıklı bir ruh yapısının ürünü olabilir. Sağlıklı bir insan sevgisi, sağlıklı bir aile sevgisi temelinde biçimlenebilir. Bunun gibi, milletini sevme, milletine hizmet etme ve milletine yönelen kötülüklere karşı savaşım verme sorumluluğunu duyma anlamında milliyetçi olan bir kimsenin, başka uluslardan nefret etmesi düşünülemez. Tam tersine, böyle bir anlamda milliyetçi olmak, diğer uluslara ve tüm insanlığa sevgiyle bakan ve bu uğurda yararlı olma sorumluluğunu duyan bir birey olmanın kaçınılmaz önkoşuludur. Atatürk bu anlamda milliyetçi olduğu içindir ki İsmet Paşa’nın özlü tanımlamasıyla, aynı zamanda “insanlık idealinin aşık ve mümtaz siması” olmuştur.

Bu nedenledir ki Atatürk’ün önderlik ettiği kurtuluş mücadelesi yalnızca ülkemizin ve ulusumuzun kurtuluşu amacıyla sınırlı değildi. Büyük önder, 7 Temmuz 1922’de yaptığı bir konuşmada bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirmiştir: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor.

Çünkü müdafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır. (“Rus Sefiri Aralof’un İran Sefiri İsmail Han onuruna verdiği ziyafette yaptığı konuşma”, Atatürk’ün Bütün Eserleri, age, cilt:13, s.136.)

Atatürk Milliyetçiliği ve Irkçılık!

Türkiye’de ırkçılık, tarihin hiçbir döneminde Batı’da görülen boyutlarda ortaya çıkmadı. Irkçılığı, bu hastalığın anavatanı olan Avrupa’dan son dönemlerde kapmış olan içimizdeki bazı unsurların varlığına rağmen, bugün de bu özelliğimizi geniş ölçüde korumaktayız.

1492’de İspanya’da Müslüman Endülüs imparatorluğunun son bulmasıyla Katolikler egemen oldular. Katoliklerin ilk işi, Müslümanlara ve Yahudilere karşı ağır baskılar uygulamak oldu. Müslümanların yönetiminde barış içinde yaşayan Yahudilere karşı acımasız bir yakma eylemi başlattılar. Yahudiler arasında yakılmaktan kaçıp kurtulmayı başaran bazıları, yeryüzünde sığınabilecekleri yeri Osmanlı topraklarında bulabildi.

Daha sonra, 2.Dünya Savaşı döneminde Hitler’in zulmünden kaçan Alman ve İsviçreli bilim adamları da sığınabilecekleri ve bilimsel faaliyetlerini özgürce sürdürebilecekleri ortama, Atatürk döneminin Türkiye üniversitelerinde kavuşabilmişlerdir.

Anadolu topraklarında Türklerle Ermeniler uzun yıllar barış içinde yaşamışlar; Ermenilere, diplomasiden musikiye kadar değişik alanlarda en itibarlı konumlar açık tutulmuştur. 1915’e öngelen dönemlerde Osmanlı hükümetlerinde önemli sayıda Ermeni bakan yer almıştır. (Sadi Koçaş, Tarih Boyunca Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, Altınok Matbaası, Ankara 1967.) Ancak, 20. yüzyılın başlarından itibaren emperyalizmin bu topraklara tırnaklarını geçirmesinden sonradır ki Türkler ve Ermeniler arasındaki uyumlu ilişkiler ciddi ölçülerde tahribe uğramıştır.

Amerika’nın Saddam’a karşı kışkırttıktan sonra, Halepçe olayları patlak verince ortada bıraktığı ve aynı topraklarda birlikte yaşadığımız kardeşlerimizin kardeşi olan Kürtlerden bazıları da canlarını Türkiye’ye sığınarak kurtarabilmiştir.

Bizim bu özelliğimiz, “yetmiş iki milleti bir sayma” felsefesi üzerinde biçimlenmiş olan Anadolu hümanizmasının doğal uzantısıdır. Bu özelliğimizde elbette ki İslam’ın temel öğretisinden kaynaklanan izler de bulunmaktadır. İslam derken, kuşkusuz, günümüzde türban ve sakal görüntülerine dayalı bir ayrımcılık merakının tutsaklığındaki aksesuar Müslümanlığını veya kimin eseri olduğu şüpheli olan Usame Bin Ladin türü teröristleri düşünmememiz gerekir. İslam derken, ilk ezanı Bilâli Habeşi’ye okutturarak, insanlar arasındaki renk farkının inanç ortaklığından kaynaklanan birlikteliğe engel teşkil etmeyeceğini vurgulamış bulunan Hazreti Muhammet’in bu tavrında yansıyan İslam’ı düşünmemiz gerekir.

Böylesine değişik kaynaklardan beslenen bir insanlık anlayışı ortamında yükselmiş bulunan Atatürk milliyetçiliği de ırkçılıkla ilgisi olmayan bir millet kavramına dayanır. UNESCO, bu gerçeği çok iyi gördüğü içindir ki 1978’de 20. Genel Kurulunda Atatürk Yılı ilan etme kararının hükme bağlandığı ve oybirliğiyle kabul ettiği metinde, Atatürk’ün yüceliğine işaret ederken “insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen bir uyum ve işbirliği çağının” öncüsü olduğunu vurgulamıştır.

Atatürk’te Türk ve Millet Kavramları!

Atatürk’e göre Türk milleti kavramı, kafatası ölçülerinin belirlediği bir birliği ifade etmez. Esasen, Türk sözcüğü Batı dünyasında da, özellikle İtalyanlar tarafından (“Turco” olarak) belli bir ırkı değil, Osmanlı topraklarında yaşayan değişik etnik kökenlerden gelen insanları ifade etmek üzere kullanılmıştır.

Milleti oluşturan inanç ve amaç ortaklığıdır. Atatürk bunu, 1930 tarihli bir açıklamasında özlü bir biçimde “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” demek suretiyle ifade etmiştir. (A. Âfetinan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları(1931), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, s.18, 351)

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, 20.yüzyılın başında emperyalizme karşı kazanılmış bir büyük zaferin ürünü olan ve mazlum milletlerin kurtuluşu sürecinde ve evrensel düzeyde önem taşıyan bir tarihsel dönemeç oluşturmuştur. Bu zafer, değişik ırksal ve etnik kökenlerden gelen mazlumların birlikteliği sayesinde kazanılmıştır. Emperyalistler bunu çok iyi bildikleri içindir ki Sevr ile sağlayamadıkları -günümüzde Türkiye Cumhuriyet’ini yıkmaya dönüşmüş bulunan- emellerini, öncelikle Türk milletini bölme tertiplerini hayata geçirerek gerçekleştirme yolunu yeğlemişlerdir. Dünyanın tek kutuplulaştığı ve küresel imparatorluğun mutlak egemenliğinin dayatılmak istendiği günümüz koşullarında, ülkemizde birbirlerini besleyen değişik türdeki ırkçılık hastalıklarının tahriki yönündeki tertiplerin pervasızlaşmasının gerisinde yatan neden de budur.

Gerçek Uluslararası Birlik!

Tarihsel olarak, uluslararası birlik ve dayanışma fikrini ilk defa işçi örgütleri ortaya atmışlar ve bu yöndeki oluşumları başlatmışlardır. Ne var ki bu yönde atılan adımların hiçbirisi uzun ömürlü olmamış; genellikle belli bir savaş felaketinin doğurduğu koşulların zorlamasıyla ortadan kaldırılmışlardır.

Tarihte ilk defa Avrupa’da sendika tarzında biçimlenen işçi örgütleri, 1864 yılında, Fransız ve İngiliz işçilerinin öncülüğüyle 1. Enternasyonal olarak anılan Uluslararası İşçi Derneği’ni kurmuşlardı. Bu oluşumun sonunun gelmesinde 1870 yılında patlak veren Fransız-Alman savaşı etkili olmuştur. Ardından 1889’da kurulan 2. Enternasyonal, 1. Dünya Savaşı’nın; 1919 yılında kurulan 3. Enternasyonal ise 2. Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla yükselmeye başlamış olan toz dumanı arasında tarihe gömülmüştür.

Burada sözü edilen savaşların hepsi, emperyalist devletler arasındaki paylaşım savaşlarıdır. Savaşa taraf olan emperyalist devletler, kendi ülkelerinin emekçilerini peşlerinden sürükleyerek sömürü emellerine kurban edebilmek için, emekçilerin uluslararası birlik ve dayanışma yolundaki cılız girişimlerini paramparça etmenin yolunu bulmuşlardır. Bu yolda vatanseverlik ve milliyetçilik duyguları, insafsızca istismar edilmiştir.

Yukarıda sıralanan türdeki ve benzer nitelikteki tüm tarihsel olguların kanıtladığı ve konumuz açısından önemle parmak basmamız gereken bir gerçek şudur: Emperyalist savaşlar boyunca gözlemlenen çelişki, uluslararası birlik ve dayanışma emelleriyle milliyetçilik arasında ortaya çıkmış değildir. Çelişki, uluslararası birlik ve dayanışma emelleriyle milliyetçiliğin istismarı arasındadır. Bu nedenledir ki emperyalist ülkelerin tarihinde sıkça karşılaşılan bu durumu ifade etmek üzere milliyetçilikten başka özel bir kavrama ve sözcüğe ihtiyaç duyulmuştur. Bunun adı şovenizmdir.

Buna karşılık, dünyanın değişik yörelerinde mazlum bir ulusun emperyalist saldırganlara karşı direnişi içinde yer alan emekçi kitlelerin tavrı, emperyalizme karşı uluslararası dayanışma fikriyle çelişmeyen, tam tersine bu fikri ve bu fikir doğrultusundaki eylemleri destekleyici bir güç oluşturmuştur.

Daha açık ve genel bir ifadeyle şunu söyleyebiliriz: Gerçek bir milliyetçilik, gerçek bir uluslararası dayanışmayla çelişmez, onu bütünler.

Milliyetçilik ve Anti-Emperyalizm!

Atatürk milliyetçiliğinin, ırkçılıkla ilgisi bulunmadığına ve asla, başka uluslarla düşmanlık içinde olamayacağına ve uluslararası birlik ve dayanışma fikriyle çelişmediğine değinmiş bulunuyoruz. Bununla birlikte, Atatürkçülüğün uzlaşmaz bir biçimde karşısında olduğu bir unsurun bulunduğunu da belirlememiz gerekiyor. Bu unsur, Atatürk’ün değişik vesilelerle ortaya koyduğu üzere emperyalizmdir.

Bu konuda, 20 Temmuz 1920’de Kuvayı Milliye hareketinin resmi organı niteliğindeki Hakimiyeti Milliye’de imzasız olarak yayınlanmış bir yazıda şöyle denilmektedir:

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne de filan millettir; bilakis bu,(…)bütün dünyaya hâkim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan ‘emperyalizm’dir.” (Kurtuluş Savaşının İdeolojisi, Hakimiyeti Milliye Yazıları, İkinci Basım, Kaynak Yayınları:379, İstanbul, 2004, s. 79.)

Atatürk milliyetçiliği, özünde anti-emperyalizm olarak da tanımlanabilir. Bu noktada, değişik vesilelerle ortaya koyduğu açıklamalarından özellikle iki tanesini nakletmek uygun olacaktır.

Bunlardan birincisi, 1 Aralık 1921’de Meclis’te yaptığı konuşmada yer alan sözlerde ifadesini bulmuştur:

“Efendiler, biz bu hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı emin bulundurabilmek için heyeti umumiyemizce, heyeti milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyeti milliyece mücahedeyi [savaşmayı] uygun gören bir doktrini takip eden insanlarız.”(“Heyeti Vekilenin Vazife ve Salahiyetine dair kanun teklifi hakkında”, Atatürk’ün Bütün Eserleri, age, cilt:12, s.121.)

Mustafa Kemal’in bu konudaki bir diğer önemli açıklaması, 13 Eylül 1920′de olarak TBMM’ne sunduğu, “Halkçılık Programı” olarak anılan Anayasa tasarısı metninde yer almaktadır:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi hayat ve istiklalini kurtarmayı yegâne ve mukaddes gaye bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak irade ve hâkimiyetin gerçek sahibi kılmakla gayesine ulaşacağı inancındadır.” (“Teşkilatı Esasiye Kanunu Tasarısı”, Atatürk’ün Bütün Eserleri, age, cilt:9, s.323.)

Bu sözlerde açıkça ifadesini bulduğu üzere, Atatürk’ün bakış açısı çerçevesinde anti-emperyalizm, bir varoluş sorunu olduğu kadar ve aynı zamanda, halkın kendi kendisini yönetmesi, dolayısıyla demokrasi sorunudur.

Emperyalizm, tarih sahnesinden silinmiş değildir. Yukarıda özetle değindiğimiz, emekçilerin uluslararası birlik ve dayanışma emellerinin, değişik tarihsel nedenler dolayısıyla başarısızlığa uğraması, günümüzde ondan boş kalan yerin bir başka oluşumla doldurulmasına zemin hazırlamıştır. Bu oluşumun adı küreselleşmedir ve emperyalizmin günümüz koşullarında isim değiştirmiş bir sunumundan ibaret olduğu artık gizlenemeyecek kadar açıklığa kavuşmuştur. Buna rağmen, Atatürkçülüğün, başka pek çok şeyin yanı sıra demokratikleşme demek olduğunu görmek istemeyen bazılarının, küreselleşen dünyada Atatürkçülükten vazgeçmenin demokratikleşme için gerekli olduğu safsatasını yaymaya çalıştıklarını görmekteyiz. Atatürkçülükten vazgeçip, Müslümanlığın emperyalizme teslim olmuş bir türü olan ve dolayısıyla, gerçekte Müslümanlıktan başka bir şey olan “ılımlı İslam”ı benimsememiz gerektiğini savunan CIA görevlisi Graham Fuller’in (“Refah Partisi $ Suudi Bağlantısı”, İkibine Doğru, 8 Kasım 1992.) veya AB’ye girebilmemiz için Atatürkçülükten vazgeçmemiz gerektiğini ileri süren bazı AB yetkililerinin bu konudaki tavırları, Atatürk milliyetçiliği ile emperyalizm arasındaki çelişkinin somut tezahürleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ulusalcılık ve Uluslararasıcılık!

Genelde sürdürülen böl-yönet politikasının bir örneği de ulusalcılık (milliyetçilik) ve uluslararasıcılık tartışmaları çerçevesinde karşımıza çıkmaktadır.

Gerçekte ise bu iki tür mücadelenin aralarındaki ilişki, çoğu kez, neye karşı çıktıklarına bakarak değerlendiğinde çelişki yerine özdeşlik bulunduğunu görmek mümkün olabilir.

Dün, Mustafa Kemal’in öncülüğünde başlatılmış bulunan mazlum milletlerin kurtuluşu hareketi ve ona destek olan İmalatı Harbiye işçilerinin ve o dönemdeki başka bazı işçi topluluklarının direnişi, ulusal mücadelenin parlak örnekleriydi. Bugün de ülkemizde, sendikalar özelleştirmeye karşı mücadele vermekte; ülke çıkarları konusunda duyarlı ve bilinçli olan insanlarımız, Sevr’in hortlatılmasına karşı ve Lozan’ın korunması yönünde kararlı bir direnç sergilemektedirler. Bütün bunlar, ulusal düzeyde yürütülen mücadelelerdir.

Dün, emekçilerin uluslararası alanda siyasal birlik sağlama girişimleri; daha yakın dönemlerde, “bağlantısızlar hareketi”, Brandt’ın, Palme’nin öncülüğünde başlatılan “uluslararası yeni ekonomik düzen” çabaları, emperyalizme karşı uluslararası mücadelenin ilk ve cılız başlangıçlarını oluşturmuştu. Bugün ise, Porto Allegro’da biraraya gelen, Brezilya’lı topraksız köylülerin temsilcileriyle, Afrikalı, Güney Kore’li sendika önderleri gibi değişik ülkelerden gelen neoliberal küreselleşme karşıtları; İskoçya’nın Edinburgh kentinde biraraya gelerek G8’lere karşı yeryüzündeki açların sorunlarını haykırmış olan yığınlar, Venezuella cumhurbaşkanı Chavez’in Latin Amerika’dan İran’a uzanan anti-emperyalist ittifak arayışları… uluslararası düzeyde yürütülen mücadelelerin günümüzdeki örneklerini oluşturmaktadır.

Ulusal ve uluslararası düzeyde olmak üzere iki ayrı düzlemde sürdürülen bu mücadelelerin birbirlerine karşı olmaları veya birbirlerinden ayrı düşünülmeleri, kimin ekmeğine yağ sürebilir? Bu konudaki ayrılıkları ve karşıtlıkları tahrik edenler Batılı emekçilerin sendikal veya siyasal planda oluşturdukları -ABD sendikalarının üst örgütü olan AFL-CIO veya gövdesi işçi örgütlerinden oluşan İngiliz İşçi Partisi gibi- önemli kuruluşları, Irak’taki istilanın suç ortağı yapmayı ve Irak halkının ulusal direnişiyle karşı karşıya getirmeyi başarmışlardır.

Dünya emekçilerinin değişik düzeylerde geliştirdikleri hareketler arasında tahrik edilen karşıtlıklar, dün sömürgeciliğin sürdürülebilmesinin başlıca dayanağıydı. Bugün de küresel imparatorluk, başlıca gücünü bu karşıtlıklara borçludur. Atatürk, bu büyük oyunu çok önceden görmüş, 1 Aralık 1920’de, Moskova’daki büyükelçiye hitaben yazdığı ve bilgi için Doğu Cephesi Komutanlığına gönderdiği mektupta, gerek Batı emekçilerinin, gerekse sömürge ahalisinin “sermayedarlar elinde yek diğerini ezmeye yarayan bir alet halinde” olduğuna işaret etmiş; aynı mektubunda, “sömürgeler politikasından vazgeçilmesi” (“Doğu Cephesi Kumandanlığına”, Atatürk’ün Bütün Eserleri, age, cilt:10, s.131-132.) yolunda atılacak adımların, “Batı amelesinin” kurtuluşu açısından ifade ettiği öneme dikkat çekmiştir.

Dün olduğu gibi bugün de yeryüzünde ulusal ve uluslararası düzeyde yürütülen mücadeleler arasındaki eş yönlülüğün ve uyuşumun gereğinin bilinmesi ve sağlanması büyük önem taşımaktadır.

Bir yanda, halktan yana demokratik bir iktidar yapılanmasının önkoşulu olarak, emperyalist müdahalelerden kurtulma anlamında, ulusal bağımsızlık; diğer yanda, uluslararası sermayenin oyuncağı olmaktan tümüyle arınmış, Dünya Bankası ve IMF gibi küresel imparatorluğun iktidar organlarına alternatif oluşturabilecek ölçüde güçlü ve tüm dünya halklarının eşit katılımına açık, uluslararası ölçekte demokratik ve gerçek bir “Birleşmiş Milletler”… Bunlar, birbirini bütünleyen iki ayrı hedef ve sorumluluk olarak günümüz insanlığının önüne gelmiş bulunmaktadır.

*** *** ***
Buraya kadar ortaya konulmaya çalışılan gerçekler, Türk ve millet sözcüklerinin öz olarak ifade ettikleri kavramların asla ırkçı bir anlam içermediklerini göstermektedir. Bu konudaki yanlışlığın temelinde, bir yönüyle Türkçü ırkçıların söylemlerinin yattığını söyleyebiliriz. Bir yanda “Türküm” dedikleri vakit belli bir ırkın mensubu olmakla övünenler, diğer yanda kendilerini başka bazı etnik kökenlerin mensubu olarak görenlerin ayrılıkçılık eğilimlerini tahrik etmişlerdir. Özetle, bir yanlışlık, karşıtı olarak bir başka yanlışlığı doğurmuştur.

Oysa Türklük gibi Türkçenin de ırkçılıkla ilgisi yoktur. Türkçe bir ırkın değil bir coğrafyanın ortak dilidir. Türkçenin aracılığı yok edildiği takdirde, bu coğrafyada yaşayan insanların birlikte olmaları mümkün değildir. Buna karşılık, aynı ırktan olduğumuz kabul edilse bile, farklı coğrafyalarda yaşayan insanlarla bizim konuştuğumuz dil aracılığıyla anlaşmamız imkânı bulunmamaktadır.

Bu tür ırksal nedenlere dayalı ayrılıkların tahrik edilmesinin belli bir amaca hizmet ettiği açıktır. Bu yapıldığı sürece halkımızın asıl ve gerçek sorunları ört bas edilebilmektedir. Özellikle güneydoğumuzda yaşayan yoksul emekçi yurttaşlarımızın içine düşürülmüş oldukları sömürü ve adaletsizlik koşullarının gerçek nedenlerinin gizlenmesi geniş ölçüde bu yolla sağlanmaktadır. Boşuna dememişler “ırkçılık kapitalizmin incir yaprağıdır”.

Alpaslan IŞIKLI - 10 Mart 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar

Sunny

25°C

Istanbul