negahan_alci_o_bir_ataturk_dusmani1_225

Arabada Beş, TRT’de Şeş, Nagehanda On Beş!

Nagehan tanıştım seninle…


Gelinim sana “nagehan” diyeceğim; kızım sen, “ansızın, birdenbire” diye anla bundan sonra…

Yerden bitme aklınla çıktın karşıma, bit kadar zekanla…

Atalar, “Yılanın sevmediği ot, burnunun dibinde bitermiş.” derler… Senin aklına “ozan” denince kim gelir, bilmiyorum; ama benim aklıma Attila İlhan gelir örneğin. Sen, işte onun “Mustafa Kemal” adlı şiirinde, “Elsiz ayaksız bir yeşil yılan / Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal!” diyerek anlattığı o yeşil yılanın sevdiği ot olup bittin tıslayan burnunun dibinde…

Sen, aydınlanma tarihinde kıç kadar yeri ve değeri olmayan bir suratla çıktın karşıma.

Nagehan tanıştım seninle…

Hazırlıksız mı yakalandım peki?

Asla…

Senin gibilere alışıktım 1919’da, 1919’un hemen öncesinde ve hemen sonrasında… Hala da alışığım aslında…

Nutuk’u ne zaman açsam, her sayfada Kuvayı Milliye’nin bir yiğidini anlatırken, bir de işgalcinin işbirlikçisini anlattığını gördüm Mustafa Kemal’in. Senin gibilere karşı her zaman uyanık olmam gerektiğini de O öğretti bana.

Hadi son söyleyeceğimi baştan da söyleyeyim sana:

Senin gibiler olduğu müddetçe bu topraklarda, benim gibiler de olacak!

Ve senin gibiler mide bulandırdıkça, benim gibiler umut olacak, güç olacak, moral olacak!

Nagehan tanıştım seninle…

Mustafa Kemal’in belini kırdığı emperyalizme nagehan yapıverdiği alçı diye göründün gözüme. Hem de Mustafa Kemal’in topraklarında, hem de nankörlüğün dik alası, hem de ABD’nin üzerime boşalttığı şarjörün en süslü mermisi olarak…

Nagehan nefret ettim senden o anda…

Emperyalizmin bu topraklardaki kırık beline alçı değil yalnızca; aynı zamanda bu topraklarda asla yetişmeyecek bir acı emperyalist soğanın cücüğü diye çıkardılar seni karşıma nagehan…

Dün seni sorsalardı bana, “Hayal!” der, kestirir atardım; ama hayaldi, gerçek oldu.

Sen durmayıp yola devam ettikçe; “Ben Türkiye’yim, büyük düşüneyim ki, büyük satayım!” dedikçe, sen o biçim yazarlarla aynı yoldan geçip o biçim ozanlarla aynı sudan içtikçe, “hayal” dediklerim bir bir gerçek oldu…

Hayalden de öteydin sen, gerçekten de öte gerçek yaptılar seni nagehan…

Satılmış, işbirlikçi, dönek, yobaz ve liboş…

Arabada beşti…

Arabadan indiler, hala beştiler… Bir masaya oturdular.

Bir vatanın yatırıldığı bu masada oynanan dört kişilik batakta, bir kişi hep boştu. Onu, yani seni nagehan tuvalete gidenin yerine geçirdiler. O tuvaletten dönünce nagehan sana sifonu çektirdiler.

Arabada beşti…

Önce TRT’de şeş oldun sen; sonra bir buçuk milyon Iraklı’nın etinin dizildiği şiş oldun sen.

Önce TRT’de şeş oldun sen, sonra emperyalist uşağa eş oldun sen.

Önce TRT’de şeş oldun sen, sonra yalama düzenin yalakalığında baş oldun sen.

Arabada beş, TRT’de şeş… Ama nagehan bu sayı olunca on beş, bu batak oyununda sana da bataklıkta “uzun eşek” oynamak kaldı.

Her gün karşıma çıkan ve hepi topu on beş eşekten biri yaptılar seni.

Senin baştan sona yaşam öykünün tek özeti budur.

Ayrı bir hünerdir ama, bataklıkta uzun eşek oynamak… Sonunda kendinin de çamura batacağını bile bile, arkadaşına eşekmiş gibi binebilmek için büyük bir çaba harcarsın. Sana bu da yetmedi, eşekbaşı olmak için çabaladın ayrıca.

Oldun mu?

Bence oldun; ama şu sırayla geldin bu mertebeye:

Önce aydınlığın olduğu yerde çıkan çıbanbaşı olup kaşındın durdun. Yetmedi…

Sonra İstanbul’daki cam plazadan Ankara’da koyun güden çobanbaşına kokulu öpücükler yolladın durdun. O da yetmedi…

Eşekler gibi anıra anıra boş bulduğun otlakta otlamak istedin, yeni tacını o zaman taktılar işte sana:

Artık sen eşekbaşıydın!

Nagehan eşekbaşı yaptılar seni o on beş eşek içinde, belki sen de farketmedin.

İyi de oldu, bu taç hiç kimseye bu kadar yakışmamıştı bugüne kadar. Alladılar pulladılar, makyajlarla süslediler, ceplerini şişirdiler, beyaz camın önüne getirdiler.

İşte o camdan bakarken dışarıya, nagehan tanıştım seninle.

“Tanışmaz olaydım!” demiyorum asla. Sen, ağzının salyasıyla Kemalistlere sövüp sayarken, bir Kemalist olarak, beni bu davaya her gün daha da inandırıyorsun.

“Tanışmaz olaydım!” der miyim hiç?

İnsanın düşebileceği en dip nokta neyse, bana onu gösteriyorsun her gün. Ve seninle öğreniyorum, bir insanın ne “olmaması” gerektiğini…

Utanç içindeyim ama…

Bu ülkede Mustafa Kemal yolunda en hızlı yürümesi gerekenlerin kadınlar olması gerekirken, senin bir kadın olarak en büyük nankörlüğü gösteriyor olmanın şaşkınlığı içindeyim.

Senin içinde yanan Amerikan ateşinin nasıl kişisel bir nedeni varsa, bizim içimizde yanan Kuvayı Milliye ateşinin de öyle ulusal bir nedeni var.

Taptığın ABD’den bir kadın yazar, Ann Bridge yazmıştı, “Dark Moment” adlı kitabında. Ben dersem inanmazsın; ama içini titreten o sözcüğü söylüyorum ve “Amerikan” diyorum, inanırsın, şimdi okuyacaklarında gözlerini dört açarsın diye. Bak ne yazmıştı o Amerikan yazar:

“Sonsuz bir insan seli, birbirlerinden bir buçuk metre aralıklarla ve tek sıra halinde akıyordu. İnsanlar taşıdıkları tüfek demetleri, cephane kutuları ve top mermilerinin ağırlığı altında öne doğru eğilmişlerdi. Daha şaşırtıcı olanı, bu insanların dörtte üçünden fazlasının kadın olmasıydı. Pembe eteklikli bölgesel giysiler ve parlak çiçekli kiraz rengi şalvarlar giyen kadınların bazıları sırtlarına sarılı yükle birlikte kucaklarında emzikli bebeklerini taşıyorlar, bazılarının arkasında ise kaygan çamurda kısa adımlarla yürüyen iki veya üç küçük çocuk bulunuyordu. Böylece, bir gece önce İstanbul’dan kaçak olarak gemi ile gelen askeri malzeme Küre Dağları’nı aşıyordu. Düzenli, kesintisiz ve yavaş bir biçimde yukarılara, daha yukarılara tırmanılıyordu. Arada sırada birinin sıradan ayrılan bir çocuğa bağırdığı duyulmakla beraber, genellikle sessizlik içinde, dik tırmanış ve ağır yük nedeniyle derin solumalarla yürüyorlardı. Yol gerçekten çok dikti ve biraz sonra hepsi sulu karla şekillenecekler, sonra ayak değmemiş karlı yamaçlardan daha yükseklere tırmanacaklardı… Henüz hiçbir heykeltıraşın taş üzerinde şekillendiremediği, ağır yük taşıyan kadınlar ile analarının yanında otlayan buzağılar gibi onların ardında yürüyen çocuklara ait heykelleşmiş görüntüler, karlar altında ve dondurucu soğukta yorgun argın yol alacaklardı.”

Yani kadın budur bizim için… Küre Dağları’nı aşanlardır… Senin gibi Küresel Emperyalizm Dağları’nı aşanlar değil!

Biz, Kemalistler de o kadınların kucaklarında taşıdığı emzikli bebekleri, ardından yürüyen çocuklarız.

O yüzden kadir kıymet bilen, ahde vefa gösteren ve tüm dünyaya “kadın” neymiş onu göstermiş analarımızla aynı yolda yürüyen çocuklarız.

Peki bana söyler misin şimdi, sen kimin çocuğusun?

Ve bana söyler misin, hangi ozanla neyin borazanlığına soyunmaktasın?

Dedim ya, biri bana “ozan” dese, aklıma ilk gelenlerden biridir Attila İlhan; senin aklına kim gelir, bilemem… Benim ozan İzmirlidir, senin ozan nerelidir?

Bak o Attila İlhan’dan söz açayım sana…

Askerliğimi yaparken, çok gece gördüm, her asker gibi her “şafak” öncesinde; ama onun ölümünü haber aldığım gece, karanlık indi benim kışladaki geceme. Tanışma ve derin sohbetinden feyz alma onuruna eriştiğim büyük ustanın TDK Şiir Ödülü’nü aldığı “Tutuklunun Günlüğü” adlı kitabında “Mahur” adlı bir şiiri vardır. Kitabın arkasında “Meraklısına Notlar” düşmüş usta. Ben de meraklıyım ya, okudum hemen:

“Özellikle bu şiirin üzerinde duracağım, nedeni şu:

Bana öyle geliyor ki, 12 Mart sonrası kahrının en belirgin olduğu örnektir. Bir sabah ağır ve kıyıcı haberleri radyodan dinlemiş, Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek üzere vapura binmiştim. Deniz bulanık, hırçın ve çalkantılıydı. Gökyüzü simsiyah alçalmıştı. Acı bir yel esiyordu. Şiirin ilk mısralarını içimde duydum. Şiirlerimi, mısraları yüksek sesle tekrarlamadan yazamadığım için, vapurda tenha bir yer aradım. İndikten sonra da, rıhtım boyunca mırıldana mırıldana ilk beşliği tamamladım.”

Büyük ustanın ilk beşliğini Karşıyaka’dan kalkan vapurda yüksek sesle tekrarladığı şiirin sonraki ikinci beşliğini yazayım ben sana:

“bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

O mahur beste çalar müjgan’la ben ağlaşırız.”

Kemalizm, her zaman yangın ormanından püsküren genç fidanlar olabilmektir. Kemalizm, işgalcinin senin gibi itiyle kopuğuyla yangınlara verdiği bir ormanda, varlığını Türk varlığına armağan edebilmektir.

Kemalizm, “darağacında üç fidan”ı sallandıran emperyalizme karşı, Mustafa Kemal ülküsünü “darağacında dördüncü fidan” olmaktan korkmadan savunabilmektir.

Kemalizm, “hiç durmamak üzere yola çıkanların asla yorulmayacağı” ilkesine inananların göz bebeğidir.

O göz bebeğime nagehan bir saldırı olursa, yine nagehan bir karşı koyuş da benim ana görevimdir.

Ben, yani Kemalist Utku Erişik…

Yani, meydanın boş olduğunu sanıp oraya nagehan yerleşmeye kalkan sana karşı, meydanın hiç de boş olmadığını göstermeye and içmiş azılı bir Kemalist…

Yazı biter gibi olurken, benden nagehan bir anımsatma sana:

İtin kuyruğu olmak, itin gittiği yere kadardır.

Nagehan beliren bir kuyruk olursan eğer, aynı şekilde nagehan gidersin cehennemin dibine!

Sen, kuduz itin nagehan beliren kuduz kuyruğu!

Canımız kıymetli değildir bizim, eğer sözkonusu vatansa… Ama canımız kıymetlidir bizim, sözkonusu sana inat yaşamaksa!

Utku ERİŞİK (Tiyatro Sanatçısı – Yazar) - 07 Mart 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar

Mostly cloudy

15°C

Istanbul