yalcin_kucuk77_225

İlla Ahmet Hakan!

Hiç cezaevi aracına bindiniz mi, kendime soruyorum.

Pek çok kötüsüne de bindirdiler; demir zincire bağladılar, başkaları da vardı, herhalde “azılılar” olmalıdır, hava soğuk mu soğuk, mapustan Adliye’ye taşıyorlardı.

Diğerleri aralarında konuşurken, beni tanımıyorlardı, “Yalçın Küçük Paris’ten gelmiş, af çıkar” deyip seviniyorlardı; ama ben sıkıldım.

Çünkü bende yarış atı kompleksi var, “ya çıkmazsa”, çok utanırım.

Amma çıktı, geç kalmadı ve ben de öyle çıktım.

Güzel ve şimdi içerde olduğuma bakmayınız, alıştım, yine çıkarım; hele hele Ahmet Hakan’ın yazıları oldukça, “Evel Allah” yakında dışarıdayım.

Tez zamanda çıkarım. İşte “aynen öyle” diyorum.

*** *** ***
Nakil aracında sohbet!

Hoş, yine cezaevi arabasındayım, araçta hücremiz altıncıyı almıyor, çok dar; Barışim Pehlivan’ı, İbrani “barışlar” anlamında, yanımıza alamıyoruz; Soner, Barış, Sait ile Coşkun, bazen donuyor, bazen yanıyor, Abide-i Hürriyet’e gidiyoruz.

İçeriye düşmeden önce Soner, beni Ahmet Hakan’ın da olduğu yemeklere katmak istiyordu; Marx’ın dediği üzere, bilimde ve bu arada bende, appearance, görünüş, aldatıcıdır; aslında utangacımdır, çekinirim.

Ama yakında yolda, bir gün Soner’e, “bu çocuğu galiba sevmeye başlıyorum” dedim; donmanın ya da yanmanın etkisine bağlayabiliriz.

Güzel, “çocuk” mu, Farisi “baççe” diyoruz, arkadaş, insan, adem anlamları var.

Biz de kullanıyoruz; sürgünde, Paris’te, üniversitede, bahusus Fransız, Persan öğretmenlerimiz, bize “baççehe” hitap ediyorlardı, “çocuklar” demektir.

*** *** ***
Türkçe'nin iki sömürgecisi!

Tabii, Büyük Kurtarıcı'nın sınıf arkadaşlarına dahi, Selanik ağzıyla, "çocuk" dediğini de biliyoruz.

Güzel, en passant ekliyorum, dilimizin iki sömürgecisi oldu: Arapça ve Farsça.

Türkmen kökenli babam bana, "Yalçın hava sert" derdi, bilemezdim.

Farisi "hava serde" dediğini Paris'te öğrendim, babam Farisi konuştuğunu bilmiyordu.

Bu kadar değil, Fransız dominyonunda doğmuştum, ayakkabıya "şason", chausson, dememiz gerekiyordu ve sürekli stylo'muzu iyi kullanmak üzere tembih alıyorduk, işte böyle büyüdük; doğrusu, büyüdüğüme de pek inanmıyorum.

*** *** ***
Dil etütleri!

Başlayabilirim, "her-ca-i", bu sözcüğü biliyoruz, "her" ve "yer" ise "ait" diyebilirim, "hercai" her yerde olabilen çiçektir ve Farsça olup, çok seviyorum.

"Beca-i-iş" de var, "ca-yiş", "onun yeri" olup, hepsi "onun yerine" anlamına geliyor, Farsça'dır, öğretmen atamalarında hâlâ kullanıyoruz, "onun yerine" gidiyorlar.

Güzel, hazırlık yaptım, Farsça "on-ca" ile hareket edebiliriz, "on", o ve "ca", yer demektir.

Sondaki "k", ki de diyoruz, Farsça, "ke" yazılıyor "ki" okuyoruz, İranca Hint-Avrupa dillerindendir, Fransızca "que" ile tamı tamına aynıdır, İngilizce "that", Rusça "şto", bağlaçtırlar, aynı işlevlidirler.

"Hanımefendi viski var mı", sorusuna "tabi ki" cevabını veren satıcı kızları düzeltmekten yorulmuştum. Çünkü que, that, şto, ki sorusunda bir ibare yoksa kullanamayız; ama ne yazık, düzelte düzelte ben de ki-ci olmuştum, not ediyorum. Dil, bende tutkudur.

*** *** ***
Mapushanede sözlükler arasında!

Doğru mu, yanımda, her mapushanededirler, Dictionaire Persan-Français bulunuyor, "anca" girişine bakıyorum, … yazıyoruz, transliterasyonu "anja", La, La-bes, devam ediyor, (i) ke ile buluşuyoruz, "dans la mesure ou", ve "vu que" işaretinden sonra, "puisque" sözcüğüne ulaşıyoruz. Güzel, demek ki, ancake ya da "ancak", Farisi'den alıyoruz ve "puisque" karşılığını buluyoruz. Buradan, Tahsin Saraç'ın, Büyük Fransızca-Türkçe sözlüğünü alıyoruz, üzerinde "görüldü" damgası var, sağlamdır, "puisque" girişine giriyoruz. 1. Çünkü, 2. Madem ki, -dediğine göre, karşılıkları ile karşılaşıyoruz. Demek, "ancak” çünkü olmakla, "o yerde olduğuna göre" bağlacına da denk düşmektedir. Bu kadar net bir durumdayız.

Peki, ancak, sağlama sağlam olmalıdır, Mohammed R. Parsa Yar'ın Dictionnaire Français Persan Lugatı'na baktığımızda, "puisque" girişinde, "cunke" buluyoruz ve "çünki" söylüyoruz. Ferit Devellioğlu ise, mükemmel Osmani Lugatı'nda, çünkü'nün Farisi ve İlla'nın Arabi olduğunu teyit ediyor, "illa" karşılığında, "ille" ve "mutlaka" cevaplarına da ulaşıyoruz. Böylece sona gelmiş oluyorum.

*** *** ***
‘İlla' ile 'Kıyas'!

Bitirmeden önce ise, Knut S. Vikor'un "Between God and Sultan" kitabını kuvvetle tavsiye ediyorum, "A History of Islamic Law" alt başlığı mevcuttur. Ne demek, "Kıyas", İslam Hukuku'nun temeli "illa" ise vazgeçilmez olanıdır. Şöyle işletiyoruz, şarap, wine, illa, çünkü, sarhoşluğa neden oluyor ve yasak, forbidden, olmaktadır. Peki, arpa suyu, "kıyas" işte buradadır, "ancak sarhoş ediyorsa, günah ve yasaktır" hükmüne varıyoruz ve bunu "çünkü sarhoş ediyor, günah ve yasaktır" şeklinde de formüle edebiliyoruz. Devam, Vikor, hurma tartma zamanının değişmemesi meselesini tartışırken, “but the context of the story cleverly shows that the illa is because drying made the goods lighter" şeklinde yazıyor; "illa" ile because, İngilizce "çünkü", sözcüklerini birbirinin yerine kullanmaktadır. Öyleyse becayiş yapabiliyoruz.

*** *** ***
'Benim yolumdan başka yol bilmem!'

Bu teknik ayrıntılar dışında, Ahmet Hakan ile aramızda, bir ayrılık görmüyorum; İsa, tapınaktaki borsacıların, tefecilerin tezgâhlarını yıkmıştı. Muhammed, tapınaktaki, Kabe'deki putları, her birisi bir ilah'tır, hedef aldı ve benim gösterdiğimin dışında Allah yoktur, "benim yolumdan başka yol bilmem, kabul etmem" diyordu. Pek devrimcidir. Anlaştığımızı umuyorum. Böylece acizlerinin, "Biat illa Biat" telifi üzerine, Ahmet Hakan refikimizin, 25 Şubat 2012-Hürriyet, "La ilahe İllallah Ne Demektir" yazılarını birleştirmiş oluyoruz, pekiştirmiş durumdayız.

*** *** ***
Polissiz hiçbir yere gitmiyorum!

Bitti, iki nokta var, bir, zemzem'de iki taş biliyoruz, "sefa" ile "merve" diyoruz.

Şimdi bir bakıyoruz, "merve" adları çoğaldı, şaşırdım.

Daha çok Müslüman olduğumuz için değil; Israel’e daha çok yaklaştık, buna bağlamak durumundayız, İngilizce transliterasyonu, "marva", mervah daha doğru yazış olmalıdır, İbrani'de de var, "sulama", irrigation, anlamındadır, iki, yeriz yeriz, Ansızın Hanım'a göre, Nagehan, Farisi "Ansızın" karşılığıdır, "çakma" Ahmet Hakan'lar çıkmış, toplarız. Ertuğrul'u unutmamalı, Özkök'ü kastediyorum, Samarya'da "Sefa" var, harikadır, muhtemelen bilmiyor, öğrenir.

Ayrıca, artık halk içine çıkmaktan korkuyor, korkmamalı; çünkü ben nereye gidersem, gizli polisler gizliden gizliye beni izliyorlar, muhkemdir.

Ben mi, polissiz hiçbir yere gitmiyorum, geçenlerde, mahkemenin kapısında konuşuyorduk, barişim, ünlü polis şefi Hanefi Avcı'yı not alırken yakaladılar.

Görüyoruz, Hercaim'de yetişiyorlar, bu türü çok seviyorum.

Yalçın KÜÇÜK - 06 Mart 2012 - Aydınlık

*************************************************
Sözkonusu Köşe Yazısı :


‘La ilahe illallah’ ne demektir!

Yalçın Küçük, Aydınlık gazetesinde eğlenceli yazılar yazıyor.

Kendine özgü dilini, mizahını, üslubunu koruyarak...

Fakat dünkü yazısından anlıyoruz ki...

Yalçın Küçük “La ilahe illallah” ne demektir, tam bilmiyor.

*** *** ***

Şunları yazmış Yalçın Küçük:

“La ilahe illallah sözünü çok severim, çok devrimci bulurum. Ret ile başlıyor, ‘la ilahe’ diyor, yani Allahlar yok, ilahlar yok. ‘İlla’, bu ‘çünkü’ demektir. Benim ‘Allah’ım’ var olduğu için başkası yoktur; benim yolumdan başkasını kabul etmiyorum. İşte bu devrimci çıkıştır.”

Katılıyorum: “La ilahe illallah” devrimci bir çıkıştır.

Fakat cümlenin anlamı, Yalçın Küçük’ün açıkladığı gibi değil.

“La ilahe”, ilah yoktur demektir.

“İlah yoktur” demek, öncelikle kul olunacak, ram olunacak, esir olunacak bütün putların temizlenmesi demektir.

“İlla” kelimesi ise Yalçın Küçük’ün sandığı gibi “çünkü” anlamında değildir.

“İlla”nın anlamı “ancak”tır.

Mana şöyledir: “İlah yoktur, Allah vardır.”

İşin devrimci tarafı ise şuradadır:

Önce putlardan, ilahlık taslayanlardan, hükmetmeye kalkışanlardan esaslı bir temizlik ve ancak ondan sonra Allah’a kul olma bilinci...

Ahmet HAKAN - 25 Şubat 2012 - Hürriyet

Son Yazılar

Mostly cloudy

15°C

Istanbul