yalcin_kucuk_gozalti_modifie

Ömer Çelik, Atilla Albay’a karşı!

Adını Mahir Kaynak’tan duymuştum, Mahir’le tanışıklığımız pek eskidir.

Doçent İdris Küçükömer ve Doçent Sencer Divitçioğlu ile pek dosttuk, büyüklerimdir, Türkiye İşçi Partisi nehrinde kürek çekiyorduk; ben, Başbakanlık Planlama’da Uzun Vadeli Planlar bölümünün başından geldim, birlikte plan modeli yapmaya davet ettim, “gelemeyiz” dediler, pek güvendikleri asistanlarını gönderdiler. Böylece Mahir bir süre bana danışmanlık yaptı. Fazla kalmadı, daha sonra üniversitede tekrar buluştuk; adı önce “Bakkal Mektebi” idi, sonra “Akademi” oldu, odalarımız karşı karşıyaydı ve hep birlikte “Gazi Üniversitesi” yaptık. Konuşurduk, bana Ömer Çelik’i anlatan Mahir’dir. Ömer’in annesi ve babası, Bakkal Mektebi’nden mezun olduğuna inanmazlarmış; Ömer, Mahir’den rica etmiş, telefona geçmişler; Mahir herhalde, “vallaha oldu” demiştir. İşte Ömer Çelik budur. Anasının babasının itimadı kıttır.

Liyakatsizlerin yönetimi!

Hep Bizans’ın çöküşüne benzetiyorum, Bizans’ta da böyleleri yönetime gelmişlerdi, liyakatsizlerin yönetimi idi, diyorum. Çökertirler ve çökerler; işte bu Çelik, şimdi Tayyip Erdoğan’ın en güvendiği adamdır, Emine Hanım olmasa, başbakan yardımcısı da yapar ve yapmamasını Emine Hanım’a borçlu olduğumuzu biliyorum. Yüzünü dahi görmek istemez, ama her evlilik bir dengedir, deyip geçiyorum.

Fidan fiyaskosu!

Şimdi akepe'nin ve tabii Tayyip Bey'in bir fidan meselesi var; pkk ile "devletlu" görüşmeler yapmışlar, "devlet işi" idi, artık fiyaskoya yaklaşıyor, fidandan fiyasko çıkarıyoruz. İşte bu Çelik, fiyaskodan panik kaosuna düşünce, mehepe'ye, "siz de görüştünüz" diyor; Albay Atilla Uğur başkanlığındaki heyetin Öcalan'ı sorguya çekmesinden bahsetmektedir. O sırada mehepe hükümette idi, Devlet Bey başbakan yardımcısı idi, hatırlıyoruz.

İki görüşme!

Çok açık, artık biliyoruz, önce mit müsteşarı Emre Taner'in, Barzani ile ve sonra Afet-Fidan mit heyetinin, pkk yöneticileriyle, Mustafa ve Zübeyir başta, görüşmeleri var, "emriniz olur" havasındaydılar. Özellikle Afet-Fidan görüşmesinde, "söyleyin, istediğiniz vali mi, lafı mı olur", atarız diyorlar ve mektupları taşırız, ekliyorlar. Diğer yandan, not etmiştim, şimdi Silivri'de dostumuz Atilla Albay'ın vakur ve metin duruşundan çok hoşlanmış ve hatta milli bir gurur çıkarmıştım, Öcalan'a sorularında, en küçük bir kaba söz yoktur. Ve sonunda, anlıyoruz, Öcalan, Atilla Albay'a güvenmiştir; bunu güzel buluyorum. Bize yakışıyor.

Atilla Albay Öcalan konuşması!

Atilla Albay'ın söyledikleri şudur, bir, "sen burada Türkiye Cumhuriyeti'nin elindesin", güvende olduğunu anlatıyor, iki, "bizim seninle pazarlık ya da taviz anlamında bir ilişkimiz olamaz"; bu cümlenin devamında, "devlet terörist faaliyetlere karşı her zaman gereğini yapacaktır" var. Demek, Atilla Albay, sadece o zamanki devletin doktrinini dillendirmiş oluyordu. Üç, Albay, Öcalan'a "bağımsız Türk yargısının önünde hesap vereceksiniz" haberini de duyuruyordu. Hepsi budur. Bunlan tekrar yazmak istiyorum. Karşılaştırmaya imkan hazırlıyorum, bize yakışıyor. Ve yakışanı yapmayı seviyorum.

Habur ile Silivri!

Şimdi Albay Atilla Uğur, önünde olduğu yargının bağımsızlığından kuşku duymaktadır. Amma bu yargının önünde yiğitçe durmaktadır. Habur'dan gelmişlerdi, bir çadır mahkemesi kurulmuştu, gelenleri bir bir tahliye ediyorlardı; Atilla Uğur Silivri'de söz aldı, ol tarihte ben tutuksuzlar arasındayım, Silivri'yi ihmal etmiyordum, ağır laflar söyledi, "beni öyle tahliye etmeyin", bağırıyordu. Çok etkilendiğimi ve bu nedenle de televizyonlarda aktardığımı hatırlıyorum.

Hükmü belli mahkeme!

Bitiriyorum, Mithat Paşa Mahkemesi tarihimizdir; Paşa, bakmış bakmış, daha yargılamanın başında, "siz bizi idam ile hükmetmişsiniz" demişti ve biz de bunu diyoruz. Dosyaları etüt ettim ve duruşmaları hep dinledim; idam ile hüküm alanları artık bilebiliyoruz, Levent Ersöz bunlardan birisi olmalıdır. Şimdi, bir zamanlar Jandarma İstihbarat Başkanı Levent Paşa, parça parça gidiyor, kalkamıyor ve tutamıyor, ancak çıkarsa delilleri karartmasından korkuyorlar, bırakmıyorlar. Ama bunu ben, müebbet ile hükmetmişler, "ölümün içerdedir" ve "hah önce, hah sonra, fark etmez" şeklinde anlıyorum. Anladığımı yazmış oluyorum, Levent Paşa'yı hükmetmişler, hah evvel hah badehu, ama mutlaka içerdedir. Levent Paşa artık hatırlama kabiliyetinden yoksundur; bir gün makamına işte bu Ömer gelmişti ve çevik çevik, kendilerini beğendirmeye ve güven vermeye çalışmıştı. Güzel, ama Emine Hanım'a bir türlü güven veremiyor ve ben de, Tayyip Bey'in "balyoz" operasyonu ile Güven Hastanesi'ne yattığı gün, Ömer Çelik'i de makam otomobilinde biliyorum. O zaman da sormuştum, halen tekrarlıyorum, "makama nerede ve ne zaman bindiler", bir türlü cevap alamıyorum. Güven, cevap meselesidir, bitiriyorum.

Kılıçdaroğlu'nu rahatlatan tutuklama!

Peki, beni bu defa daha çok, Silivri milletvekili projesi nedeniyle tutukladılar; Kılıçdaroğlu'nu çok sıkıştırıyordum, rahatlattılar. Yalnız Devlet Bey'e de önerilerde bulunuyordum, tutuklanmasam ziyaretine gidecektim, ama televizyonlarda var, "Atilla Albay'ı alın, yiğittir ve size, mehepe'ye çok yakındır" diyordum. Ve ekliyordum, "burada bize yaklaşıyor, Beyefendi, lütfen elinizi çabuk tutun" diyerek ekliyordum.

Ama artık çok geç. Çünkü artık vermeyiz, bize çok yaklaştı, kendisini "Atatürkçü-ülkücü" olarak tarif ediyor. Vermeyiz. Bizden sayıyoruz.

Bizim ülkümüz!

Dile ve sözcüklere çok düşkünüm, ikisi var ki, bir kez kaptırmışız, "ocak" ve "ülkücü", çok seviyorum. Birincisi kolay, çocukluğumda çok az gittiğimiz köyümüzde, ocağımızı çok severdim ve Devlet Bey, rica ediyorum, şu "ülkücü" sözcüğünü bana verin, bize çok yakışıyor. Verin, verin, biz "hakiki ülkücüyüz", bize verin.

Ülkü ve kırmızı bize çok yakışıyor.

Şimdi bu aşamadayız.

Yalçın KÜÇÜK - 02 Mart 2012 - Aydınlık

Son Yazılar

Partly cloudy

30°C

Istanbul