sarper_ozsan

1 Mayıs Marşı'nın Bestecisi Sarper Özsan ile Söyleşi

1 Mayıs'a bir gün kala, 1 Mayıs'ın bestecisi Sarper Özsan'a sözü verdik. Türkiye genel siyasetinden önümüzdeki seçimlere, sanattaki yozlaşmadan TGB hakkındaki görüşlerine kadar pek çok konuya cevap bulabileceğini röportajımızı sizlere sunuyoruz.


- Bir sanatçı gözüyle bakarsanız bugün Türkiye'nin en önemli sorunu nedir?
Doğrusunu isterseniz bu soruya "bir sanatçı gözüyle" bakmadan önce bir yurttaş gözüyle bakıyorum. Sorunlar her zaman vardı ve daima olacaktır. Sorunsuz bir ülke, halk, insan, kısacası yaşam olmaz. Ama sorunlar başgösterdikçe onunla mücadele edilir ve çözümlenir. Eğer çözümlenmiyorsa, bu sorunlar katlanarak artar; bir süre sonra sorunlar yumağı durumuna gelir. Sürekli dağınık ve kirli bir evde yaşamak gibi sorunlar yumağı içinde yaşayan insanların da moralleri, geleceğe güvenleri, bu olumsuz durumun düzeleceğine karşı inançları biter. Toplumlar için en büyük tehlike budur. Bugün ülkemizde böyle bir durumu yaşamıyor muyuz? Tanıdığım ve kendinden hiç ummadığım pek çok kişi karamsar... Kimileri kendini ve gününü kurtarma derdine düşmüş. Sorunların çözüleceğine, güzel ve yaşanası günlerin geleceğine inançları kalmamış. Çünkü toplumsal yaşamımızda nereye el atsak, bozulmuş. Tarımda 15 - 20 yıl önce kendine yeten 7 ülkeden biriyken, en temel ürünümüz buğdayı bile artık ithal ediyoruz. Hayvancılık ölmüş. Hükümet, hayvancılığı desteklemek yerine, dışalımla açığı kapatmaya çalışıyor. Hele bir eğitimci olarak okullarımızın durumunu ilköğretimden doktora aşamasına kadar iyi biliyorum: Türkiye'mizde eğitim, her kademede yere çakılma noktasında. Yargının durumu ise ortada: Tam anlamıyla siyasallaştı. Gerçek yurtsever aydınlarımız, gazetecilerimiz, doktorlarımız, parti başkanlarımız ve devletimizin koruyucusu ordumuzun yurtsever komutanları, düzmece iddianamelerle hapishanelere tıkılmış... Ve saymaya sayfalar yetmeyecek olumsuzlukların üstüne üstlük, işine gelmediği sanatın "içine tüküren", "Ucube" olarak gördüğü insanlık heykelini yıktıran; dış ilişkilerimizde ABD'nin dümen suyundan giden bir iktidara sahibiz... Buyrun bakalım; bu karmakarışık görüntüde neyi düzelteceksin? Ya da düzeltmeye nereden başlayacaksın? Doğal olarak içinde bulunduğumuz duruma böyle bakarsak, karamsar olmamak mümkün değil!

İşte tam da bu noktada, kanımca çok önemli bir soruyu: "Türkiye'nin en önemli sorununun ne olduğunu" soruyorsunuz. Bu soru niçin önemlidir? Çünkü, "en önemli sorun" çözüldü mü, öteki sorunların çözümünün de yolları açılacaktır. 70'li yıllarda biz bu "en önemli sorun"a, felsefe deyimiyle "baş çelişki" derdik. Doğu Perinçek'in sanıyorum Aydınlık'ta, sözkonusu Baş Çelişki ve yan çelişkilerle ilgili bir yazısı vardı: Özanlam olarak (mealen),

"Bir yumağı açabilmek için nasıl ipin ucunu bulmamız gerekiyorsa, toplum yaşamındaki küçüklü büyüklü çelişkileri çözebilmek için, bütün bu çelişkileri yaratan ana çelişkiyi bulmamız gerekir. Çünkü gerçek, bir çelişkiler yumağıdır." görüşlerini dile getiriyordu.

Bu açıdan baktığımız zaman özellikle çağımızda bütün sorunların kaynağının genelde Emperyalizm, ikinci dünya savaşından sonra ise özellikle ABD Emperyalizmi olduğunu görüyoruz. Daha kurtuluş savaşı sonrası Lozan Masasında görüşmeler sürerken İngiliz Lord Curzon ne demişti? "Şimdi siz yendiniz ama bir gün gene bizim kucağımıza oturacaksınız"... Bu sözler ne demekti? "Bu günden sonra sizi kucağımıza oturtmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız." Nitekim yaptılar: 1925'te (yani Cumhuriyeti ilan edişimizin daha ikinci yılında) Şeyh Sait isyanını örgütlediler.

2. Dünya savaşından sonra sazı, Baş Emperyalist durumuna gelen ABD eline aldı. Dünyada öyle bir çekim merkezi yaratıldı ki; batı çıkarlarını korumak için kurulan NATO'ya katılabilmek için her şeyi yapar duruma gelmiştik. Bu fırsat kaçar mı? Bizim ordumuzu derhal Kore savaşına gönderdiler. Askerimiz batı çıkarları için yüzlerce şehit verdi. Ve bu liyakatli tutumumuz sonucunda NATO'ya alındık. Ayrıca ABD, Türkiye kültür devriminin en önemli uygulamalarından biri olan, bütün dünyada hayranlık uyandıran, pek çok batılı bilim insanının üzerinde araştırmalar yaptığı, tezler yazdığı Köy Enstitülerini "bir Sovyet uygulaması olduğu, demokrasiyle bağdaşmadığı vb." diretmeleri ile kapatılmasına neden oldu. Kanımca bugünkü insanımızın eğitimsel yoksunluğunun altında en başta bu olay yatıyor. Yukarda eleştirdiğim, Türkiye'deki eğitimin yere çakılma noktasına gelmesinin başlangıcında da bu olay var.

Dışa, özellikle ABD'ye bağımlılık, tarımımızın da canına okudu: Yanılmıyorsam, 1980 darbesi sonrası, önce haşhaş, daha sonra da tütün ekimi yasaklandı. Bunların "insanlık adına" gerekçeleri de vardı: Dünya (özellikle de Amerika) gençliğini uyuşturucudan kurtarmak ve insanlığı sigaranın zararlarından korumak gibi... Peki, ya sağlığa hiçbir zararı olmayan, pancara ne demeli? Pancar ekimini de çok yakın bir zaman önce yasakladılar. Çünkü şekeri de dışardan alacaktık.

Ya yargının siyasallaştırılması?.. Çok kısa bir süre içinde onlarca Amerikan ve AKP yanlısı basın yaratılması... Ya hukuku hiçe sayan uygulamalarıyla Ergenekon Davaları... Bütün bunlar dışardan destek almadan yapılabilir mi?

İşte bütün bu açıklamalardan sonra sorunuzu yanıtlayabilirim. Bu ülkenin devrimcileri, gerçek aydınları olarak artık açıkça görüyoruz ki, Emperyalizm dört yanımızı kuşatmış. Demek ki ilk ve en önemli mücadelemiz, bu kuşatmayı yarmak, kaldırmak ve tekrar bağımsızlığımıza kavuşmaktır. Bütün öteki sorunları çözecek olan baş çelişki budur. Doğal ki, bunların yanında Milli bir hükümetin ilk yapacağı kanımca iki iş vardır: Tarım ve Eğitim konularına el atmak ve ikisini de yeniden örgütlemek ve sağlam bir yapıya kavuşturmak... Tarım bugünün, Eğitim ise yarının esenliği için... Tarım sağlıklı ve bol beslenebilmemiz, Eğitim ise toplum olarak geleceğimizi garanti altına alabilmek için... Unutmayalım ki, bir şey bozulmaya başladığında nasıl arkası gelirse, düzelmeye başladığında da arkası gelir. Atatürk dönemi bunu göstermedi mi?

Cumhuriyet Güçbirliğini, Cumhuriyet sonrası siyasal tarihimizin belki de en önemli oluşumu olarak görüyorum.

12 Haziran 2011 seçimlerinde bağımsız adaylarla seçime katılacak olan "Cumhuriyet Güçbirliği" oluşumu konusundaki görüşlerimi soruyorsunuz.

Bu oluşumun bu denli gecikmesini hayretle karşılıyorum. Bu gecikmeyi özellikle bizim ülkemizde hayretle karşılıyorum. Biz ki bu filmi, toplum yaşamı için çok kısa sayılabilecek bir süre olan 100 yıl önce yaşamışız. Osmanlı Devleti emperyalizme teslimiyet ve akıl almaz bir borçlanma sonunda maliyesini bile yabancılara teslim etmek zorunda kalmış (Düyunu Umumiye); Emperyalist Devletleri bu da tatmin etmemiş, sonunda topraklarımızı işgal etmişler... Bu felaketten Atatürk önderliğinde kurtulabilmek için ne biçim zorluklar yaşamışız; oluk oluk kan akıtmışız... Atatürk'ün başarısı neymiş? En başta halkı bağımsızlık yolunda birleştirmekmiş. Sanki bunları hiç yaşamamış gibi kendisine ilerici, devrimci, solcu, demokrat vb. diyen kesim, gelişmelerden rahatsız olduğu halde ve bu gidişin sonunun nereye varacağı, daha 15 - 20 yıl önceden açıkça görülüyorken yani Perşembenin gelişi Çarşambadan belliyken bir türlü birleşemiyor. Bunu benim aklım almıyor. Biliyorum ki İşçi Partisi 4 seçim öncesinden beri böyle bir güçbirliği için pek çok partinin kapısını aşındırdı. Güçbirliği olmadığı takdirde bu seçim sistemiyle olacakları anlattı. Ama hiçbir parti böyle bir birlikteliğe sıcak bakmadı. Ne zaman ki AKP ikinci seçimi, hele Referandumu kazandıktan sonra, özellikle küçük partilerde biraz kıpırdanma oldu. Ama özlenen daha geniş çaplı bir birleşme bu kez de oluşturulamadı. Bazı partiler "illa benim çatım altında olsun" diye direttiler. Olmayınca da birleşmekten vazgeçtiler. Ama bu kez hiç olmazsa İşçi Partisi, Atatürkçü Düşünce Derneği, bazı sendikalar ve bazı Sivil Toplum Kuruluşları ve bu oluşumu destekleyen bireylerin de desteği ile birleştiler. Cumhuriyet Güçbirliğini, Cumhuriyet sonrası siyasal tarihimizin belki de en önemli oluşumu olarak görüyor ve bütün varlığımla destekliyorum. Oyum, seçim bölgemde Cumhuriyet Güçbirliği adayına gidecek.

12 Haziran 2011 seçimi sonrası neler olabilir?

Bu türlü tahminlerde bulunmak kolay bir şey değildir. Ama madem sordunuz, içimden geçenleri yazayım:

Umuyorum ki, eğer ciddi bir seçim propaganda çalışması yapılırsa Güçbirliği adaylarından birçoğu meclise girebilir. Doğal olarak bu çok iyi olur. Ama TBMM'ne, konuları çok iyi bilen, akıcı ve halkın anlayacağı dilde konuşan, sinirine hâkim olan birkaç kişi bile girse, bu da bir kazançtır. Sanıyorum halkımız, hiçbir politik kaygı gütmeksizin ve korkmadan gerçekleri dile getiren bu kişilerden etkilenecektir. Bu da gelecek için bir kazançtır. Bu oluşumu konuştuğumuz, anlattığımız bazı kişiler ise çok aceleci: "İktidar olabilecek misiniz? AKP'yi indirebilecek misiniz? gibi sorular soruyorlar. Doğal ki bu seçim için böyle bir şey mümkün değil. Ama bu seçim, seçildikleri takdirde Güçbirliği adayları için bir "yarma harekâtı" olacak. Yani çemberin bir ucu delinecek. Bu da kanımca önemli bir başarıdır.

TGB ile ilgili görüşlerim

İzleyebildiğim kadarıyla TGB, çok doğru bir politik çizgi ile kuruldu. Bu nedenle de tüm Türkiye çapında geniş bir öğrenci kitlesini kucakladı. Gittikçe de genişliyor. Bugüne kadar çok güzel bir mücadele örneği sergiledi. Önümüzdeki yıllarda çok daha etkin olacağını düşünüyorum. Doğru politik çizgisiyle ve kitlesiyle daha şimdiden önemli bir güç olma yolunda ilerliyor. Çalışmalarınızı büyük bir sempati ile izliyorum ve sizleri tebrik ediyorum.

Sanatın yozlaştığı ve sığlaştığı bu dönemde öncü sanatçının tutumu ne olmalıdır? Aydınlık geleneğinden gelen bir sanatçı, sanatçının önüne düzey yükseltme, yaygınlaştırma gibi görevler koyan bir öncü olarak sizin duruşunuz seçim döneminde ne olacak?

İlk olarak bu "öncü sanatçı" söyleminin terk edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bana gereksiz bir pohpohlama gibi geliyor. Sanıyorum dışardan da böyle algılanıyor. Benim için de "öncü" demişsiniz. Sağolun. Ama ben kendimi öncü sanatçı olarak görmüyorum. Yalnızca elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Bu türlü yargıları yaşamı boyunca yaptıklarına bakarak ancak halk ve tarih verebilir. Hele sanat yapıtları hakkında doğru karar verilebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekir. Kendi döneminde nice çok tanınan, övülen, çok kazanan sanatçılar vardır ki, bugün adlarını bile bilmiyoruz. Ya da tam tersi: Bach gibi kendi zamanında çok da önemsenmeyen, "eski müzik yapıyor" diye belki de küçümsenen bir kişi, 100 yıl sonra eserleri bulunduktan sonra tanınmaya başlıyor. Bugün ise birçok kişinin gönlünde taht kurmuş bir sanatçı.

"Düzey yükseltme ve yaygınlaştırma" görevlerini sanatçıların önüne ben koymadım. Aslında yaratma süreci içinde birbiri içine geçmiş bu iki olguyu, berrak bir biçimde ayrıştıran ve en iyi dile getiren kişi, kanımca 1942de Sanat ve Edebiyatı konu alan Yenan konuşmasında Mao Zedung olmuştur. Mao, esas olarak düzeyi yüksek olup, ama halkın anlamadığı, sevmediği eserleri eleştirmektedir Yenan konuşmasında. Sanatçılara "halk için" sanat yapmalarını önerir. Ancak halkın anlayabileceği, sevebileceği bu türlü müzikler de, müzik sanatının geldiği düzeyin çok altında, çok basit olabilirler. Bu ise o düzeyi bilen, biraz da o dünyada var olma mücadelesi veren sanatçılar için zor bir durum yaratır. Oysa devrimci, halkçı bir sanatçı, yarattığı sanat ürünüyle yalnızca halkın sevmesi, benimsemesi, dolayısıyla yapıtın yaygınlaşmasını amaçlamaz; bunun yanında halkın sanat ve estetik beğenisinin düzeyinin de yükseltilmesini gözetir. Bu durumda bir sanat ürününün başarısının altında, düzey yükseltme ile yaygınlaştırma olgularının oranlarının iyi ayarlanması yatmaktadır.

İlk sorunuza gelince: Bir toplumda yoz sanatların yaygın olması, halkın çoğunun bu tür sanatları istiyor ve izliyor olması karşısında gerçek, kaliteli bir sanatçının yapacağı pek bir şey yoktur. Para ve ün kaygısıyla ilkelerini ve sanatını bozması, yozluğa teslim olma anlamına gelir. Yapacağı en doğru şey, ilkelerini ve sanatını korumak, ve kendisinin de kabul edeceği, düzgün yapıtlar vermelidir. Çünkü sanat -bazı katkıları olsa da- tek başına toplumu değiştirmez; değişen toplumsal koşullar sanatı değiştirir. Doğal ki, bir sanatçı, yoz sanatların yaygın olduğu bir toplumda, esas olarak bu toplumu değiştirecek hareket içinde bulunmalı ve yapıtlarıyla bu mücadelenin ruhunu yansıtmalıdır.

Kardelen NAZLI - 30 Nisan 2011 - TGB İstanbul

http://www.tgb.gen.tr/

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Mostly cloudy

23°C

Istanbul