Eğitim-Casusluk İlişkisi Üzerine

'Eski bir Kolej öğrencisinin anıları' ya da 'Eğitim-Casusluk İlişkisi Üzerine'

Bu yazı, komplo teorisyeni Atilla Akar'ın "40.000 Yabancı Öğretmen Projesi: Bir İthal Ajanlarımız Eksikti" başlıklı makalesi impuls kabul edilerek yazılmıştır:Avrupa ülkeleri misyonerlerinin Osmanlı ülkesinde açtıkları özel okullar vardı. Bunlar, özellikle Fatih’in, İstanbul alınırken ve/veya alındıktan sonra, Batı Avrupa'nın ileri gelen kuruluşlarına/devletlerine verdiği dengeleme tavizi olarak düşünülmelidir.

Çünkü, büyük bir kısmı misyoner rahip ve rahibeler tarafından kurulmuş olan bu okulların, aslında bağlı oldukları teşkilâtlar ve ülkeler hesabına çalışmakta oldukları biliniyordu. [Ferâsetiniz ve büyük bir iradeniz olduğu zaman bu tür tavizleri verebilirsiniz; Osmanlı'yı oluşturan davranış-düşünce tarzında bu mümkündü...] Yine de yapılan böylesi uzlaşmalar daha çok eskiden açılmış eğitim kurumlarını kapsadığı için 19. yüzyıla kadar açılan okullar yok denecek kadar azdır; esas kuruluşlar 1800'lerden itibaren gerçekleşmiş. Yabancı okulların en önemlilerini, kuruldukları yıllarla birlikte aşağıda veriyorum:

1427 / 1783 - Saint Benoît Lisesi (İtalyan / Fransız)

1846 - Sainte-Pulchérie Lisesi (Fransız)

1849 - Beyoğlu Lisesi (İngiliz)

1854 - Bursa Amerikan Kız Koleji (ABD)

1856 - Notre Dame deSion Kız Lisesi (Fransız)

1857 - Saint Joseph Lisesi (Fransız)

1861 - İtalyan Lisesi (İtalyan)

1863 - Robert Koleji (ABD)

1868 - Alman Lisesi (Alman)

1876 - Üsküdar Amerikan Kız Koleji (ABD)

1878 - İzmir Amerikan Koleji (ABD)

1882 - Avusturya Lisesi (Avusturya)

1886 - Saint Michel Lisesi (Fransız)

1888 - Tarsus Amerikan Koleji (ABD)

1905 - Istanbul High School (İngiliz)

[1481’de Enderun Mektebi olarak kurulan ama neredeyse başlangıçtan itibaren Fransızca eğitim verdiği için bir yabancı kolej sayılan Galatasaray Lisesi de buna eklenebilir.]

Buradakilerin yanısıra Amerika Birleşik Devletleri Osmanlı Devleti'nin Anadolu sınırları içinde Türkiye Koleji (Antep-1876), Fırat Koleji (Harput-1878), Türkiye Kız Koleji (Maraş-1882), Anadolu Koleji (Merzifon-1886), Uluslararası Kolej (İzmir-1891) gibi okullar da kurmuştu. Yani 19. yüzyıl, ABD’nin Avrupa'yı bir vücut çalımıyla geçerek Osmanlı toprağında şahlandığı yüzyıldır. [Açıkça ABD’ye istihbarat ileterek oradaki gazetelerde Türkiye aleyhinde kampanyalara da yolaçan bu okullara ait daha geniş bilgi için Erdal Açıkses'in TTK'dan çıkan "Amerikalıların Harput'taki Misyonerlik Faaliyetleri" ve Yrd Doç Dr Özgür Yıldız'ın IQ Yayınları'ndan çıkan "Misyonerlik ve Amerikan Board Teşkilâtı" adlı çalışmaları okunmalıdır.]

Mustafa Kemal'in Türkiye'de olup bitenler hakkında nasıl ve ne kadar yoğun fikir sahibi olduğu bu kitaplardan anlaşılıyor; zaten ilk işlerinden biri de tüm eğitim sistemini tek çatı altında toplamaktır. Ne var ki onun ölümüyle başlayan süreç, aynı zamanda Türkiye’nin ABD ile yakınlığının tarihidir.

Bukadar üstüste, bukadar izdüşümlü olması, daha Atatürk hayattayken çevresine atılmış zokalar yoluyla emperyalizmin birinci sınıf iş çıkardığını kanıtlıyor bize:

Bu kadar misafirperver bir millete ancak böyle su aygırı yumuşaklığıyle(!) gelip yerleşen 'bir konuk yakışırdı'.

ABD'nin planı, hiç şüphesiz ki 2. Savaş sonrasında komünizmle çerçevelendiğini anladığı bu Dünya’da, kendini ve en azından güney yarımküreyi garantiye almak üzerinedir.

Siz bakmayın bir süre dayatılmaya çalışılan 'Türkî cumhuriyetler ortaya çıktığından beri Türkiye önemini kaybetti' safsatasına. Doğu-Batı polarizasyonunun (kutuplaşmasının) ortasında yeralan Anadolu toprakları, tarihten süzerek getirdiği önemini hiçbir zaman kaybetmeyecektir. Bir başka deyişle, "Anadolu'ya sahip olan dünyayı yönetir" şeklindeki özdeyiş hâlâ geçerlidir.

ABD bu ülkeye girerken sadece borç para verip üs istememişti. Ayrıca, tüm eğitim sistemini kendine bağlamak üzere birbirinin içindeki halkalar şeklinde kurduğu bir sistematikle gelmiştir Türkiye'ye; ki ilk bakışta hiç anlaşılmazdır.

Amerika Birleşik Devletleri, TC Hükümeti'ni ancak ve en fazla ABD Dışişleri Bakanına muadil (eşit) kabul ettiği bu ikili anlaşmalarla, 1800'lü yıllarda ABD Başkan’ını Cezayir Paşasına eşit kabul eden Osmanlı’nın intikamını mı almaktadır, bilinmez.

Ama Türkiye Cumhuriyeti, millî(!) eğitim sistemini bu sistematik bir alyans oluşturan ikili anlaşmalarla ABD Dışİşleri Bakanlığına teslim etmişti. Atatürk'ün yakın silâh arkadaşı İnönü'nün başında olduğu CHP'yle 1945 yılında başlayan bu "teslim alma/teslim olma" süreci, onun bir fraksiyonu olan DP döneminde yükselerek sürmüştür.

Demokrat Parti dönemi, Millî Eğitim Bakanlığı’nın yanısıra Dışİşleri, İçİşleri, Bayındırlık gibi bakanlıkların da Amerikalı uzmanlar (yani CIA ajanları) tarafından işgal edilmesini sağladı. Ahde vefâda Dünya birincisi olan Türk Ordusu da zaten NATO kanaliyle ABD'ye bağlanmıştı.

Dolayısıyla Türkiye tam anlamıyle bir oltadaki balık durumundaydı; şimdi afiyetle yenmektedir.

İşte o DP, herkesin İngilizce öğrenmesinin yolunu açacak işlere girerken öncelikle ülkede 6 adet Millî Eğitim Bakanlığı (yani Maarif) koleji açtı. 1955-1956 ders döneminde eğitime başlayan bu okullar Bornova (İzmir), Diyarbakır, Eskişehir, Kadıköy (Istanbul), Konya ve Samsun kolejleridir.

Ben, DP'nin son zamanlarına rastlayan bir dönemde, Ereğli Kömürleri İşletmesi’ndeki etkin büyüklerin taa Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'a kadar gidip rica ederek TED’in ilk şubesi olarak kurdurdukları Zonguldak Koleji’nin ilk öğrencilerindenim.

Ortaokul son sınıfa kadar oradaydım. İkisi İngiliz, biri İrlanda kökenli üç yabancı hocamız vardı. İki İngilizden biri olan Denis Hills, Fen (Science) dersine gelirdi ve sınıf mümessili (Head Boy=Üst (veya Baş) Çocuk) olduğum süreçte üstüste birkaç kez saçmaladım, zırvaladım diye bana Bottom Boy=Alt (veya Ayak) Çocuk derdi. (Yani ayaklar baş olmuş hesabı). Ben yine de kendisini komik ve sempatik bulmaya devam etmişimdir.

"Hocanın vurduğu yerde gül biter diyerekten zahir" 1975'te Akbank beni İngiltere'ye staja gönderdiğinde, gazeteler kendisinin Uganda'da idi Amin tarafından idama mahkûm edildiğini yazmıştı da, stajyerler odasında "yahu bu adam benim hocamdı!" diye hönkürüp ne kadar da üzülmüştüm.

Yaklaşık 45 yıl sonra beni bulan ortaokuldan sınıf arkadaşım Nafiz, "Sen ayrıldıktan sonra Hills benim başıma fen kitabıyla vurmuştu da Annem okulu birbirine katmıştı" dediğinde ilk şoku yedim. Fen kitabı dediğiniz, sert kapaklı ve şu bilinen tuğla kalınlığında; ölçüyü kaçırdığınızda, öldürmese de sakat bırakır yani. [Hoş, bunun Nafiz'e bir yarar sağladığı da anlaşılıyor; ki hırsını alamayarak daha sonra üstüste iki fakülte bitirmiş]

Bu haber yetmedi, birkaç zaman sonra esas haber geldi: İngiliz İstihbarat Servisi’nin en eski elemanlarından olan Mister Denis Cecil Hills 90 yaşındayken hakkın rahmetine kavuşmuştu.

Dolayısıyla, arkadaşıma kitapla vurma olayında 'şerefsiz', 'vicdansız gâvur' falan gibi alt seviyeden dokundurmalar yaptığım bu adama kolayca bandı geri sararak, bu kez en alt seviyeden orospu çocuğu diyebilirdim; öyle de başladım.  Artık internetten İngilizce okuyanlar, adamın Yalta Konferansı sürecini veya Filistin'deki Siyonizm lehine mücadelesi falan gibi konuları öğrenir de birbirine anlatır diye düşünüyorum. [Yahu, biraz da siz araştırıp soruşturun]

Babamın 1962'de EKİ’den emekli olması nedeniyle ortaokul sonda Zonguldak'ı terkedip, Eskişehir Maarif Koleji'ne gitme zorunluğu doğdu; okulun 'muadiliyet' sorunu nedeniyle beni bir tek orası kabul etmişti. Ben Zonguldak Kozlu'da yaşarken Amerikalılara âşina olmuştum, hatta ilkokulda Bill Dewey diye yaramaz bir sınıf arkadaşımız da vardı. Dahası, bizim uyanık mühendisler tarafından viskilerine el koyabilmek için rakıya ısındırılmış ve 'öpcem ağbi' davranışları sergileyen ABD'li mühendislere de alışkındım.

Ama Eskişehir'de durum vahimdi; her taraf Barış Gönüllüsü denilen Amerikalı hoca kaynıyordu. (Üstelik ben İngiliz aksanına alışıktım ve de bunlar vıyk-vark der gibi konuşuyordu). Şu sapıklığa bakın ki bu kadar Amerikalı arasında İngilizce hocamız bir Türktü ve benim orta sonda okuduğum Gatenby kitabına onlar lise 1'de başlıyordu?

İkinci sene, henüz 23 yaşında olan sosyoloji hocamız bize mutlaka Marks'ı okumamız gerektiğini öğütleyiverdi. Sosyalizm, komünizm, Marks, Nazım Hikmet, Stalin falan diye birşeyler biliyordum; Zonguldak'ta bunlar bilinirdi. [Bilmeyeni döverlerdi diye düşünüyorum.]

Ama bir Amerikalı barış gönüllüsünden Marks fetvâsı almak beni çok şaşırtmıştı: Niçin ABD’li birisi bunu tavsiye ediyordu ki?.. Daha sonra bu insanların bütün boş  vakitlerini köy-köy, kasaba-kasaba dolaşarak geçirdiklerini duymaya başladık. Hatta kadınlara regl dönemleri hakkında sorular soranlar bile varmış deniyordu.

En sonunda da eteklerdeki taşlar döküldü ve Amerikalı bir kadın öğretmen günün birinde bizim sınıfa, "size dağıtacağım bu kâğıtları hatırım için doldurun" diye ricada bulundu. (Tabii ki hocamız için canımız ve kanımız feda idi; hatırını kıracağına kafamızı kırardık). Matbu kâğıtlarda yazılar, desenler ve şekiller vardı, tereddütsüzce doldurduk.

Ama meğerse sonunda bizi bir hayal kırıklığı bekliyormuş. Sadece şen bir ifadeyle, "bunların sonucunu ne zaman alırız?" diye soran arkadaş değil, bütün sınıf ağzı açık kalakaldık: "Bu öyle bir şey değil!.. Kâğıtlar ABD'ye gidecek ve orada değerlendirilecek" dedi ve çıktı gitti.

Tabii ki ben, okumak isterken genç irisi oluverdiği için evlendirilmiş bir annenin önüne çıkan imkânı güç halle küçük oğluna aktarması sonucu kolejle tanıştım. İnsanların bilinci, hâlâ kendi yapamadığını çocuğunda görme sevdasıyle tebellür ediyor: "Oğlum biz füzyonu (kömür madenlerinin devletleştirilmesi sürecindeki coşkuyu) gördük, yaşadık" da diyor, "gidip İngiltere'lerde yaşayasın" da.

Özetle benim gibiler çoktur ve bizler, Kıymet Nadir Bindebir'in ifadesiyle "beyin yıkamaların ters teptiği" insanlarızdır.

Üstelik Gandi'ler, Nehru'lar, Nkrumah'lar ve Attila İlhan'lar bizim soy kütüğümüze kayıtlı Pîrlerimizdir.

Böyle şecereye sahip insanları hangi ABD gücü değerlendirebilir ki?..

Cumhur AKSEL - 24 Nisan 2011 - KNB
http://www.bakiselamlar.com/knb/

Son Yazılar

Mostly cloudy

24°C

Istanbul