world pandemie225

Korona Günlerinde Kovid-19 Notları…

65 yaş üstü bir yurttaşım.

Sırf bu yüzden 2 aydır ev hapsindeyim.

Kovid-19 pandemi sürecinin Türkiye ve dünyadaki gelişim evrelerini yakından izliyorum.

Bu sürede kafamda birçok soru birikti. Kendimce yanıtlar da buldum. Bazılarını aşağıda…

Buyurun:

İktidarımız ve yandaşları her gün ve her saatte " biz dünyaya örnek olacak şekilde başarılıyız" diye propaganda yaparken, bir bez maskenin bile düzgün dağıtılamaması; “dünyaya yardım ediyoruz” diye övünürken, ABD ye reklam ve propaganda amacıyla gönderilen maskelerin PKK’ya gittiğinin anlaşılması, bu işte bir bit yeniği olduğunu düşündürüyor.

Bunlara şimdiye değin edindiğim deneyimleri de ekledim.

Bu arada, 2 aydır bana maske veren olmadığı gibi, satın alacak bir yer de bulamadım.

Ama maske takmaya zorunlu tutuluyorum. Bir çoraptan maske yapmaya çalıştım.

Vardığım sonuç, resmi açıklamalara inanmak, aptallığımı ilan etmek anlamına gelecekti.

Eh, kimsenin de beni o kadar da aptal yerine koymaya hakkı yoktur.

maskeli alisveris

Anlatmaya çalışayım:

1)      Kovid-19 önlemlerinin baştan beri plansız, hesapsız, günübirlik hatta cahilce ve geç kalınarak uygulandığına tanık olduk. Çünkü, iktidar için önemli olan, salgının doğru yönetilmesinden çok, algının kendilerine yarar sağlayacak şekilde yönetilmesi oldu.

2)      10 Marttan daha önce Türkiye'de bu hastalığın olmadığı kesin bir bilgi değildir. Ocak ve Şubat aylarında ölenlerde Kovid testi hiç yapılmamıştır. Zatürreden ölümlerden bir bölümünün Kovid-19 hastası olması olasıdır.

3)      Özellikle salgının görüldüğü ülkelere yapılan uçak seferlerinin çok geç iptal edildiği artık herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

4)      Türkiye'deki Kovid-19 salgınının, UMRE ziyaretlerine izin verilmesi ve onlara karantina uygulanmaması yüzünden daha geniş alanlara yayıldığı ortaya çıktı. "Virüs Müslümanlara bir şey yapamaz" vb. safsatalara karşı da resmi ve uyarıcı bir tavır gösterilemedi.

5)      Çoğu önlemin ülke çapında olması gerekli miydi? Salgının Türkiye’de resmen başladığının ilan edilmesinden beri, Türkiye'nin yarısında (il-ilçe- kasaba ve yerleşim yeri) bu virüs hiç görülmedi. Buralarda yaşayan insanların özgürlüklerini sınırlandırmanın gerekçesi var mıdır? Bu yüzden psikolojik ve bedensel zararların yanında, üretim kaybına, ekonomik zararlara da yol açıldığı ortadadır.

6)      Olağanüstü hal ilan edilmeden olağanüstü hal uygulamaları yapıldı. Son yıllarda yasal gerekler yerine getirilmeden, keyfi açıklamalarla, yazılan genelgelerle işlerin yürütülmesi alışkanlığa dönüştü. Devlet yönetiminin gerektirdiği yöntemler binlerce yıllık deneyimlere dayanır. Asla vazgeçilmemelidir. 83 milyonu ilgilendiren hiç bir karar, ne tek bir kişiye, ne de 3-5 kişiye bırakılamaz. 

7)      65 yaş üstü yurttaşların bu kadar mağdur edilmesi, evlerine hapsedilmesi doğru mudur? Bu karar için, “sizin yararınızadır, biz sizi düşünüyoruz” denildi. Reklamlar hazırlandı.

8)      Bu ev hapsi kararının yararlı olduğu da kuşkuludur. Diğer insanlarla toplumsal aralığa dikkat ederek temiz havalı yerlerde vakit geçirilmesi, hatta daha çok dışarı çıkılması önerilemez miydi? Virüs, doğadan bulaşmadığına göre, doğaya çıkmanın yasaklanmasının anlamsızlığı ortadadır. Yaşlıların, - kalabalıklara karışmama ve koruma önlemlerine dikkat etmeleri koşuluyla- diğer yurttaşlarla eşit haklara sahip olmaları gerekmez mi? Yapılan ayrımcılık değil midir? 65 yaş üstünü -daha uygun yöntemler aramadan- "sizi korumak için hapsediyoruz" diye evlerine tıkmak acımasızlık değil midir? Böyle komik ve uçuk bir gerekçe olabilir mi?

9)      Aylar boyunca temiz havadan yararlanamamanın, hareketsizliğin, güneşi görememenin verdiği sağlık maliyetlerinin daha az olacağını kim iddia edebilir? Ayrıca; 65 yaş üstü birçok insanın bizzat üretimin içinde bulunduğu göz ardı edilmiştir. Onlarda; işe yaramaz ve acınacak insanlar olarak bakıldığı izlenimi yaratacak işlemlerden kaçınmak gerekmiyor muydu?

10)     Bu süreçte gördüm ki, başta haber sunucuları ve programcıları olmak üzere televizyonlara çıkan ya da köşe yazan olanlar insanlar, halkı suçlamaktan hiç vazgeçmediler.

11)     Daha ilk günlerde sokakta gördükleri bir kişiyi bile gösterip “işte suçlu” diye ilan etmeye başladılar. “Sosyal mesafe” tek değer ölçüsü oldu. Halkı suçladılar, yargıladılar. Hatalı kararlardan sonra ve yasak bittiğinde halkın dükkanlara, pazarlara akın etmesini, kuralların belli mekanlarda ihlal edilmesini dillerine doladılar.

12)     Kendileri özel ayrıcalıklarını kullananların başkalarını suçlaması kolaydır. Merak ediyorum; kendilerini hiç onlardan biri olarak görebildiler mi? İki saat sonra –hiçbir açıklama yapmadan- tüm ülkede yasak ilan edenlerin düşüncesizliği karşısında, ailesinin zorunlu gereksinmelerini karşılamak için fırınlara-marketlere koşanları suçlamak nasıl bir insanlıktır? Zorunlu olarak o kalabalıkların içinde bulunsalar, kişilerle aralarına o sosyal mesafeyi koyup- koruyabilecekler midir? 

13)     Böyle süreçlerde mutlaka belli aksaklıklar olacaktır. Suçluları yakalamışlar gibi, halkın üzerine gidilmesi, hem de bunu halkın karşısına geçip her gün söylemeleri doğru olamaz. En azından suçlamak yerine, görüntüyü verip, yorumu halkın kendisine bırakmalarının, ihbarcı gibi saldırmalarından daha anlamlı bir tavır olduğunu bilmeleri beklenirdi. Oysa aynı yaklaşım, sanki zevk alırcasına sürdürülüp gidiyor.

14)     Bilim insanı olarak izlediğimiz insanların virüsün çoğunlukla 2 metreden uzağa ulaşamadığı konusunda fikir birliğinde olmaları şaşırtıcı değil mi? Buna kim inandı? 3 ay gibi kısa bir sürede tüm dünyaya yayılabilen bir virüsün kış koşullarında, rüzgâr gibi etkilerle kilometrelerce uzağa ulaşabildiği, havada uzun süre kalabildiği düşünülmedi?

15)     Korku yaratmak sorunun çözülmesini zorlaştırır. Hatta olanaksız kılabilir. Çözüm, kitleleri korkutmadan aydınlatıp önlem alınmasına yardımcı olmaktır. Bilimsel yaklaşım bunu gerektirir.

16)     Korku, panik ve olumsuzlukların yanında, anlamsız sevinçlerle böbürlenmeler de günlük yaşamımızı teslim aldı. İktidar sıkça bu yönteme başvuruyor. “Beka sorunu, milli ve yerli, anayasa değişirse dertlerden kurtulacağız, başkanlık sisteminde bütün sorunlarımız bitecek, dünya bize imreniyor” gibi sırf propaganda için söylenen yalanlardan etkilenip havaya giriyoruz. Ya da önceki grip salgınlarında ve AİDS hastalığında olduğu gibi tehlikeyi her şeyin sonu gibi algılıyoruz. Kovid-19 salgınında da büyük bir korku atmosferi içine itildik. 15 gün karantina söyleminden, “hayat asla normale dönmeyecek” söylemine evrildik! Dört aydır her saat, her gün, her haberde Koronavirüs var. Bir bez maskeyi bile dağıtamadığımızı düşünmeden hem sürekli övünüyor, hem de panik yaratacak şekilde halkı korkutmaya devam ediyoruz. Örneğin; 2019 yılında gripten 500 bin insan öldü. Bu yıl korona aylarında grip ölümleri neden bu kadar az? Yoksa, Kovid-19 çok hızlı yayıldığı için zaten gripten önce mi davrandı? Ölümlerin büyük kısmı zaten olacak mıydı? Ancak yüzde bir-iki olarak ölümle sonuçlanan bir salgını gözümüzde korkunç bir canavara mı dönüştürdük? Sorular, sorular?..

17)     Halkın suçlanması kervanına kimi bilim insanlarının da katılması son derecede inciticidir. AVM lere önceleri günde 6 milyon insan giderken, yeniden açıldığı günlerde bu sayı bir milyona kadar düştü. Bazı bilim insanları bunu bir kazanım olarak yorumlamak ve daha az ilgi gösterilmesi için uyarıda bulunmak yerine, “ne işiniz var orada, aklınız yok mu, başka yerlerde bulamıyor musunuz” diye bağırıp azarlamayı tercih etmişlerdir.

18)     Halka kızıp bağırabilen kişilerin sosyolojiyi ve halk psikolojisini hiç dikkate almadıkları anlaşıldı. Kitle psikolojisini anlamak ve ona göre yorum yapmak bilimselliğin gereğidir.  Doğrusu; uyarı ve eleştirilerin AVM leri açanlara yöneltilmesidir. Suçu gariban halka yüklemeden. Bağırıp çağırmadan…

Bekliyoruz…

Bilim insanı aynı zamanda cesur insandır.

Ya da cesur olmak zorundadır.

Karşılaştığımız her sorunu tam anlamıyla kavramak; gerekli planlamaları yapmak, gerekli önlemleri almak; mücadeleyi korkmadan, paniklemeden sürdürmek için halkın moralini güçlendirmek zorunda olduğumuzu unutuyoruz.

Gerçekleri açıklamanın, saklamamanın, halkı aldatmamanın, dosdoğru olmanın birkaç kişiye zararı olsa bile Türk ulusuna büyük kazançlar sağlayacağı kesindir.

İyiden, doğrudan, güzelden kaçmak?..

Bu nereye kadar sürer?

Ülkemize kötülükten başka ne getirir?

Sonuç:

Yukarıda bir bölümünü belirtmeye çalıştığım sorular, kuşkular ve bilgiler ışığında bu salgın karşısında iyi bir sınav verildiği, dahası dünyanın bizi övdüğü ve örnek aldığı propagandası doğru mudur?

Yoksa günübirlik, keyfi ve yanar-döner önlemler aldığımız halde boş yere övünüp böbürleniyor muyuz?

Sizce?..

Altan ARISOY – 15 Mayıs 2020

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar