Son iki haftadır Ortadoğu’da önemli olaylar oluyor. Gelişmeler Ankara, Tahran, Tel Aviv ve Washington dörtgeninde yer alıyor.

İsrail’in komando birlikleri, Gazze’ye yardım malzemesi taşıyan gemilere açık denizde müdahale etti, 9 kişi İsrail komandoları tarafından öldürüldü. Birçok yaralı var. Konu Birleşmiş Milletler’e götürüldü. ABD İsrail’e karşı sert yaptırımlardan kaçınırken, Başbakan Erdoğan konuyu giderek sertleştiriyor… “Gazze’nin kaderi Ankara’dan ayrı değil” diyerek konuyu adeta “Ulusal ve milli bir dava” düzeyine yükseltti.

Böylece bir anda İsrail ve Gazze olayı bütün dünyanın birinci gündem maddesine yükseldi.

Gazze mi – İran mı?

Konu sadece İHH’nin gönderdiği yardım malzemelerinin Gazze’ye ulaşıp ulaşmaması ya da İsrail’in Filistin’deki ambargosunun delinmesi olarak değerlendirilirse büyük bir hata yapılır. Konunun derinlerinde, 17 Mayıs 2010’da Tahran’da imzalanan “Nükleer Takas Anlaşması” vardır.

Bilindiği gibi, İran’ın sahip olduğu uranyumun Türkiye’de takas edilmesi konusunda Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve Başbakan Erdoğan’ın kotardığı anlaşma Tahran’da imzalandı (17 Mayıs 2010).

Bu anlaşmaya göre İran bir hafta içinde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na bildirimde bulunacak, bir ay içinde de 1200 kg. düşük düzeydeki uranyumu Türkiye’ye emanet edecek, buna karşılık da bir yıl içinde Tahran’daki tıbbi araştırma reaktöründe kullanılmak üzere Batı’nın vereceği nükleer çubukları alacaktı.

Bu anlaşma açıklanır açıklanmaz, ABD’den itirazlar yükseldi. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, yapılan anlaşmadan ABD’nin bilgi sahibi olduğunu, Obama’nın Nisan 2010’da Başbakan Erdoğan’a gönderdiği mektupta belirlenen çerçevenin bu anlaşmayla karşılandığını belirtti.

Öte yandan Obama yönetimi Tahran anlaşmasının imzasından bir gün sonra hemen harekete geçerek, BM Güvenlik Konseyi’ne yeni bir yaptırım tasarısı sundu. Gerekçe olarak Tahran’ın zenginleştirdiği uranyum miktarının eksik gösterildiği, İran’ın elinde 1200 kg. değil iki misline yakın, 2300 kg. zenginleştirilmiş uranyum bulunduğunu belirtti. Ayrıca diğer teknik konuları da ileriye sürdü.

Bu noktada Brezilya, Obama’nın 20 Nisan’da Da Silva’ya yazdığı iki buçuk sayfalık mektubu basına sızdırdı. Bu mektubunda Obama, Brezilya ve Türkiye’nin yaptığı girişimleri desteklediğini belirtiyordu.

Bu çerçevede Washington tarafından desteklenen girişimin bir anlaşma ile sonuçlanmasına karşın Washington’ın bir anda sert tavır takınması herkesi şaşırtıyordu… New York Times, “Brezilya’nın ABD’ye kızdığı için Obama’nın mektubunu açığa çıkardığını” belirtiyor, Washington Post da mektubun “Lula ve Erdoğan tarafından tılsımlı bir rehber olarak kullanıldığını” vurguluyordu.

Bu arada diplomatik ikili görüşmeler de hızla sürüyor, 24 Mayıs 2010’da yani anlaşmadan bir hafta sonra Obama, Erdoğan’ı telefonla arayarak kendisiyle epeyce uzun bir görüşme yapıyordu. Washington Post bu görüşme için; “Obama’nın, anlaşmanın ABD politikalarıyla uyuşmadığını Erdoğan’a anlatmak için bir saatten fazla dil döktüğünü” yazıyordu.

Böylece İran – Türkiye – Brezilya üçgeninde kotarılan ve imzalanan “Nükleer Takas Anlaşması”nın özellikle Ankara-Washington hattında ciddi sorunlar yaratacağı yönünde siyasal yorumlar dünya gazete ve TV’lerinde yer alıyordu.

New York Times açıkça, “Brezilya ve Ankara’nın Tahran tarafından oyuna getirildiğini” ileriye sürüyordu.

Türk basını bu konuda ikiye bölünmüş görünüyordu. Başbakan Erdoğan’ı dünya politikasının etkin bir aktörü olarak görenler kendisini şiddetle alkışlarlarken Sami Kohen, Sedat Ergin ve Semih Ediz gibi yorumcular konuya daha dikkatli yaklaşıyorlardı.

Amberin Zaman, “ABD ile yeni bir krize doğru” yol alındığını belirtiyor, Ceyda Karan ise “Türkiye ve Brezilya’nın soktuğu çomak”tan söz ediyordu. ABD’de stratejik yorumlar yapan bir kurumda görevli Ömer Taşpınar, “ABD ile zor bir dönemin başladığını”, Soli Özel “İran meselesinin kıvrımlarına” girmek gerektiğini, Kadri Gürsel de “Nükleerde iki seviyeli satrancın son bulduğunu” belirtiyorlardı.

Böylece Amerikan basınının “Türkiye’nin son İran girişimiyle Batı’dan daha uzaklaştığını” belirtmesi ve Obama’nın Erdoğan’la yaptığı bir saatlik telefon görüşmesinin durumu düzeltmeye yarayacak bir sonuca ulaşamaması karşısında iç ve dış yorumcular “ABD – Türkiye ilişkilerinin daha da bozulma ihtimalinden” söz etmeye başladılar. Adeta, İran satrancı bir poker oyununa dönüşmüştü.

İngiliz Financial Times gazetesi, “Yükselen güçler Batı’nın kurallarına göre oynamak istemiyor” başlıklı makaleyi Türk, Brezilya ve İran liderlerinin karikatürleriyle birlikte yayımladı.

Karikatürde, Başbakan Erdoğan, İran C. Başkanı Ahmedinejad ve Brezilya C. Başkanı Silva, nükleer yakıtın simgesi şeklindeki bir topla futbol oynarken, hakem pozisyonundaki ABD Başkanı Obama kızgın bir ifadeyle düdük çalarak “durun” işareti yapıyor.

ABD’nin bu tutumunun arka planında ne vardır? Geçen hafta İstanbula gelen eski Vermont Valisi, 2004’te DP başkan adayı, halen Obama’nın yakın arkadaşı ve danışmanı Howard Dean’in açıklaması Obama’nın pozisyonunu gerçekçi bir biçimde ortaya koyuyor. Dean şöyle diyor:

“Sorun şu, Amerika tam Çin’i BM’de İran’a yaptırım konusunda ikna etmişken Türkiye bu anlaşmayı kotardı. Bu da ABD’nin oyun planını zorlaştırdı.” (E. Can, Hürriyet, 29.05.2010)

Bu sözler açıkça “Türkiye’nin pişmiş aşa su kattığını” belirtiyordu.

Tüm bu gelişmelerden sonra, gerek Batı basınından gerekse iç yorumlardan esinlenerek ortaya çıkan tablo, Ortadoğu’daki devinimin aslında Gazze Körfezi’nde değil, İran’a yönelik olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.

Basra Körfezi’nde durum

Nitekim, dış haberler ve yorumlardan elde edilen bilgiler, geçen hafta Alman yapımı üç İsrail süper nükleer denizaltısının Basra Körfezi’ne ulaştığını gösteriyor. Denizaltılar 1400 km. menzilli füzeler taşıyor. Bunun anlamı, İran’ın en uzak noktalarına atış yapacak güçte olduklarıdır.

Ne kadar ilginçtir ki, İsrail’in süper nükleer denizaltıları İran’ın güneyindeki Basra Körfezi’ne ulaştığı günlerde, ya da belki de aynı saatlerde, İskenderun Deniz İkmal Üssü’ne PKK saldırısı gerçekleşiyordu.

Aynı gün Mavi Marmara gemisindeki büyük Türk bayrağı ile Türkiye’nin başını çektiği izlenimi verilen ve Gazze’ye yardım götüren gemiler açık denizde İsrail’in saldırısına uğruyordu.

Bütün bu gelişmeler Ortadoğu’da yaşanan gerilimin asıl hedefinin İran olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. İran’ın nükleer gücüne karşın ABD ve İsrail’in birlikte hareket ettikleri görülmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın Gazze’nin Ankara’yla, Filistin’in İstanbul’la eşit olduğunu söylemesi acaba Türkiye’yi ileride zor duruma sokar mı? Ortadoğu’da yaşanacak bir nükleer çatışmada Türkiye ne yapacaktır?

Böylesi bir savaşta yanlış bir pozisyon almak öteden beri konuşulan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) uygulanmasını masanın üzerine getirebilir mi? Son yıllarda kitaplaştırılan, haritalarla desteklenip görselleştirilen büyük Ermenistan ve büyük Kürdistan projeleri unutulmamalıdır.

Ortadoğu’da çıkacak bir nükleer çatışma acaba bu projelerin de gerçekleşmesine olanak tanır mı?

Böylesi bir savaşta bütün Arap ülkelerinin (belki Suriye hariç) ABD’nin yanında yer alacağı hemen hemen bilinmektedir. İsrail’in bu konuda rahat olduğu da bütün uluslararası gözlemciler tarafından kabul ediliyor…

Gazze açıklarında İsrail komandoları tarafından planlı bir biçimde gerçekleştirilen hareket “muhtemelen” Türkiye’ye bir işarettir. Ya da Türkiye ile ABD’nin arasını açmaya yönelik bir girişimdir…

Bugünler, duygulardan arınmış, “sağduyu, itidal” ve “akılcı politika” kavramlarına son derece gereksinim duyacağımız günlerdir.

Alev COŞKUN - 07 Haziran 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar

Thunderstorms

24°C

Istanbul