yasananlar-kompomuydu

Türkiye korkunç bir komplo ile karşı karşıya. Komployu analiz etmeden önce bir giriş yapalım. Çünkü konumuzla ilgili. Eski İngiliz başbakanlarından Harold Mac Millan’a bir gazeteci soruyor: "Başbakanlığın en zor anı nedir?” Cevap son derece ustaca: ”Olaylar, oğlum, olaylar.”

Bir başka anektod: İngiltereyi 1970’li yılların kaosunda yönetmeye talip olan Harold Wilson’un politik literatüre kazılmış söylemi: ”Politikada bir hafta çok uzun bir zamandır.” Bu anektodların ne anlama geldiğini değerlendirmek için İsrail saldırısı sonrası ilk defa kameraların karşısına çıkan yeni CHP genel başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun yüz ifadelerini incelemek yeterlidir sanırım. Daha bir hafta önce sadece parti tabanını değil, tüm ülkeyi yepyeni bir umuda boğarak iktidar alternatifi olarak görülmeye başlanan bir liderinin birden beklenmeyen “olaylar” karşısında içine düştüğü psikolojik durumu anlamamak olanaksızdı. Bırakın iktidara alternatifi olmayı, ülkede tek adam diktatörlüğüne yol açacak ve rejimi kökünden değiştirecek bir anayasa referandumuna karşı halkı harekete geçirip örgütlenmesi olanakları bile elinden alınmış, insiyatifsiz bırakılmış bir duruma düşürülmüştü.

Politikada böyle bir şaşkınlıktan kurtulmak kolay değildir, eğer insiyatifi tamamen karşınızdaki rakibinize bırakmışsanız. Eski İngiliz başbakanı Thatcher ve Süleyman Demirel’in hatırlattığı gibi:”Politika boşluk tanımaz. Halkın ne konuşacağını sen belirlemezsen gündemi kendisi tayin etmeye başlar.” Hele bu rakip başbakan Erdoğan gibi biriyse:yani iktidar olabilmek için her herşeyi yapabilecek yetenekte ve kararlılıkta bir kişiliğe sahipse. Bir yandan ülkenin tüm ulusal servetini yabancılara devretmekten çekinmezken milliyetçi geçinebilen;diğer taraftan aşırı derecede dindar Müslüman görünürken “dinlerarası diyalog” adı altında İslamı diğer dinlerle birleştirmeye çalışan;bir yandan mazlum edebiyatı yaparken servetine servet katan ve en zenginleri daha da zengin yaptığı için övünen;bir yandan Arap halklarının liderliğine savunmak için aşırı derecede anti-İsrail tavırları sergilerken arka planda bu ülkeyle en içli dışlı ilişkilerinin muhafazasına son derece önem veren bir kimse.

DİNLERARASI DİYALOG

Erdoğan’nın yarıda keserek döndüğü Latin Amerika gezisinden sonra partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmayı dikkatle izleyen bir kimse kendisinin bu olaydan beklediği üç ana kazanımı görmemesi olanaklı değil. Birincisi ve kendisi açısından en önemlisi, hayat memat meselesi, bu olayın halkta yarattığı galeyanla anayasa değişikliği paketinin referandumda kabul edilmesi. Bu yolla İslamcı AKP’nin iktidarının kalıcı hale getirilmesi:Türkiye’de gittikçe ulusal ve sol bir içerik kazanan anti-emperyalist hakeketin yerine suni Batı düşmanlığı kullanılarak “İslamcıların” ümmet anlayışına dayalı, BOP hizmetinde “Yeni Osmanlıcılığı-İkinci Cumhuriyetçiliği” kalıcı iktidar yapmak ki zaten Batı’nın Türkiye için biçtiği rol de bu. İkinci beklenti İsrail hükümetinin alaşağı edilmesi ki bu beklenti veya amaç daha gemiler yola çıkmadan olayı örgütleyen İHH başkanı genç tarafından çok açık bir şekilde dile getirildi.

İsrail hükümetinin bu olayı bu amaçla hazırlanmış bir komplo olarak gördüğü değişik kanallardan ifade edildi. Güney Kıbrıs hükümetine yapılan tehditlerin detayları Kağan Güner tarafından ODATV’de açıklandı. Çeşitli kanallara demeç veren Türk asıllı İsrailli gazeteci Rafael Sadi hatta daha da ileri giderek komplonun başarıya ulaştığını ve Netanyahu hükümetinin aptalca bu komploya kurban gittiğini kabul etti.

Erdoğan’ın konuşmasında buna bağlı olarak altı çizilen üçüncü önemli beklenti İsrail’in bağnaz yönetici sınıfının PAX-Americana projesi için hayati önemi olan “Dinlerarası Diyalog” çalışmalarının önünde ciddi bir engel olmasına artık son verilmek istenmesi. Amerika emperyal bir güç olarak dünya egemenliği için oluşturmak zorunda olduğu evrensel bir din karşısında Müslümanlara karşı devamlı savaş halinde olan, Kudüs’te Katolik ve Ermeni kiliselerine karşı aşağılayıcı tavırlar sergileyen bir aşiret dini anlayışına sahip siyonizmi kontrol edebilmek için İsrail’e bir ders vermesi gerekiyordu, Erdoğan bu fırsatın üzerine atladı. Halbuki Başkan Obama bu amaçla ABD’de adı geçen siyonist lobiye karşı kendi kontrolünde J-Street adında alternatif bir lobi oluşturmuştu.

SONUNDA KENDİSİ HEDEF OLACAK

Bu amaçların arkasında daha da üst düzeyde stratejik bir amaç yatıyordu ki, bu da İsrail ve ABD’nin İran’a karşı olası bir saldırısını engellemekti. Çünkü Erdoğan nasıl anayasa değişikliğini kabul ettiremezse sonunu Yüksek Adalet Divanı önünde görüyorsa, ayni şekilde İran’a yapılacak saldırı önlenemediği takdirde bunun sadece kendi sonu değil, kendisiyle birlikte Türkiye’nin sonu olacağını iyi biliyor. Yani eşbaşkanı olduğu BOP Projesinin esasında son aşamada artık kendisini hedef aldığının en sonunda görmüş bulunuyor. O nedenle konuşmasında en çok vurgu yaptığı nokta “Bölge barışının korunması,” konusu oldu. Herhalde kendisine İsmet İnönü’nün “Büyük devletle ilişkiye girmek aslanla ayni yatağa yatmaya benzer,” sözlerini hatırlatan olmamış. Veya Noriegaların, Saddam Hüseyinlerin, Sawimbilerin tecrübelerini danışmanlarından dinlememiş. Şimdi Barzani’nin ziyaretinden sonra Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun imalı sözlerinden İsrail’e karşı kazanıldığı zannedilen zaferden siyonizm destekli Kuzey Irak Kürtlerine de sopanın gösterilmek istendiği anlaşılıyor. O nedenle olsa gerek bizim Barzani yanlısı Kürt önderleri televizyonlara çıkıp Gazze’ye yardım konvoyu olayında Hükümeti “sinsi, sorumsuz ve çifte standartlı” davranmakla suçluyorlar.

ABD için şu anda en önemli stratejik hedef BOP projesini sonuçlandırmak. Bunun askersel, ekonomik ve ideolojik boyutları var. ABD bu projenin askersel yükünü tek başına kaldıramayacağını anladı ve kendisine taşeronlar arıyor. Bu düşüncenin hedeflerinden birinin TSK olduğu Ergenkon operasyonları, Soros’un demeçleri ve kanunlarda yapılan değişikliklerle anlaşılmış bulunuyor. Almanya cumhurbaşkanı bile bu konuda sarfettiği dikkatsiz sözlerden dolayı istifa etmek zorunda kaldı.Tam da başbakan Merkel’in Anglo-Sakson kökenli spekülatif kapitalizme karşı büyük bir ”Ulus Devlet” hamlesi yaptığı zamanın arkasından gelen bu istifanın anlamı çok önemliydi. Ekonomik soruna gelince de burada ikili bir hedef güdülüyor.

Birincisi bölgenin petrol ve doğal gaz rezervleri üzerindeki tekelini kimseye bırakmamak. Bu sadece ABD’nin kendi enerji ihtiyacının gerektirdiği bir politika sonucu olmayıp bundan da öte Anglo-Sakson egemenliğine rakip olabilecek Almanya, Japonya, Çin gibi ulusların enerji konusunda ABD’den bağımsız hale gelmesini engellemek. 2nci Dünya Savaşı’ndan beri uygulanan bu politika 1. Körfez Savaşı ile birlikte açıkça askeri bir görünüm kazandı çünkü o sıralarda Almanya ve Japonya bölgede ciddi bir rakip olmaya başlamıştı. Sonuçta Saddam kullanılarak bölgeye müdahele edildi. İkinci ekonomik amaç bölgedeki Irak, İran gibi önemli petrol üreticisi ülkelerin ticaretlerini Avro üzerinden yapmaya başlaması. Saddam bu geçişi yapmaya hazırlanırken devrildi, İran da nükleer çalıimalarından çok bu nedenle hedefte. Nitekim tam bu olay sırasında AB Merkez Bankası Trichet’in “Avro sağlam bir uluslararası rezervdir ve öyle kalacaktır,” demesi boşuna değil.

SİYONİZM ENGEL

ABD’nin BOP projesini gerçekleştirebilmesi ve başarılı kılabilmesi, onun PAX-American’a hedefine hizmet edebilmesi için bölgede ideolojik bir homojenlik oluşturması gerekiyor. Bunun da adı “Dinlerarası Diyalog” olup Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın ortak bir din haline getirilmesi anlamına geliyor. ABD bu konuda birkaç cephede savaşıyor. Vatikan’la olan çekişmesini daha önce bu sütunlarda açıklamaya çalışmıştık. “Radikal” veya “İstenilmeyen İslamla” kavgası Irak’da, Afganistan’da, Pakistan’da, İran’da, Gazze’de gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Eğer mümkün olursa “Ilımlı İslam-Beğenilen İslam” yeniden halifelik altında toplanıp bu projeye entegre edilecek. Hıristiyanlık’ın Ortadoks Mezhebi üzerine olan kavga Türkiye üzerinden Fener Patrikhanesi için veriliyor. Ancak Yahudiliği kontrol eden siyonizm bu diyalog hedefi için ciddi engel oluşturuyor. Bu bir açıdan Yahudiliğin bir aşiret dini oluşunda yatarken diğer taraftan asıl İsrail’in kuruluşunun harcında bulunuyor. Bunu en açıklayıcı bir biçimde açıklayan kişi zamanında İsrail Başbakanı Menahem Begin olmuş ve bir vesile ile şunları söylemiştir:”Bizler oradan, buradan gelen insanlardan oluşmuş derme çatma bir toplumuz. Bizim bir arada yaşayabilmemiz ancak ciddi bir dış tehlike algısı ile mümkün olabilir.” Bu düşüncenin fikir babası, siyonizmin önderlerinden Jabotinsky olup daha 1923’lerde “Demir Duvar” teorisi ile olası İsrail devletinin uygulamak zorunda olduğu işgal politikasının stratejisini çizmiştir. Buna göre siyonist işgalin Filistin’de başarılı olabilmesinin tek koşulu kurulacak kolonyalist devletin yerli halk üzerinde onlara nefes aldırmayacak olağanüstü güçlü bir askersel üstünlük kurmasıdır.

Nitekim Camp David anlaşmasının imzalandığı gün Beyaz Saray bahçesinde kendisine “Siz Filistinlilere karşı uyguladığınız baskı politikaları nedeniyle o halkın sizden nefret edeceğinden kaygu duymuyor musunuz?” şeklindeki bir soruya zamanın imar ve iskan bakanı gülerek “Ziyanı yok; bizi sevmesinleri yeter ki bizden korksunlar,” şeklinde cevaplayarak İsrail yöneticilerinin bu politikayı nasıl içselleştirdiğine dair bir örnek sunmuştur. Bu arada 6 Gün Savaşı kahramanı eski savunma bakanı Moşe Dayan’ın şu sözleri de içinde bulunduğumuz durumu anlamak açıısından yararlı olacaktır:”Eğer bize(İsrail’e) bir şey olacak olursa, bizimle birlikte tüm dünyayı da beraberimizde götürürüz.”

İRAN’A SALDIRI İMKANSIZ


Soğuk Savaş sonuna kadar, yani ulusal kurtuluş savaşlarının, anti-emperyalist hareketlerin ideolojisinin sosyalizm olduğu dönemde tamamen ABD desteği ile varlığını sürdürebilen İsrail’in bu politikaları Batı’da sorgusuz destek görmüştür. Ancak günümüzde sosyalizmin tehlike olmaktan çıktığı, böl ve yönet taktiğinin yerini emperyal bir şemsiye altında entegrasyonun aldığı yeni dönemde İsrail’in bu politikası ciddi bir engel oluşturmaktadır. Avrupa Filistin sorununa müdahil olarak İsrail’i bu konuda değiştirmek için çabalarına 2000’li yıllardan itibaren başlamak istemiştir. Ancak bu konuda İsrail’den çok sert tepkiler almıştır. Bunu en iyi Tony Blair ile eski dışişleri bakanı Robin Cook bilir. İsrail’in her stratejik işgal hamlesinin petrol fiyatları üzerinde doğrudan etkisinin olması Avrupa’yı bu konuda harekete geçmeye zorlamaktadır. Özellikle günümüzde olası bir İran saldırısının petrol fiyatlarını 300 dolarlara çıkarması işten bile değildir ki bu AB ekonomisinin çökmesi anlamına gelir. İşte bu noktada AB ile Erdoğan’nın menfaat birliği oluşmaktadır ki Gazze’ye yardım konvoyu için Avrupalıların ciddi bir şekilde içinde olması bunu açıklamaktadır. Nitekim İsrail’in içine düştüğü provokasyondan sonra İran’ı bombalamaya kalkışmasına imkansız gözüyle bakılmaktadır. Dolayısı ile İsrail rejiminin değiştirilmesi AB açısından ekonomik, ABD açısından emperyal amaçlar ve en nihayet Erdoğan açısından politik yaşam meselesi ve iflas eden ekonomik politikasını ayakta tutabilmek için Körfez sermayesine duyduğu ihtiyaç bakımından ayni noktada çakışmaktadır.

Bu düşünceden yola çıkarak sorulması gereken sorular şunlardır: Erdoğan bu olayda adı geçen güçler tarafından amaçları doğrultusunda kullanılmış mıdır; Erdoğan’ın bu olayı kendisi açısından bir iktidar ve politik yaşam uğruna kullanıp kullanmadığıdır. Eğer birinci sorunun cevabı evet ise, Erdoğan dış güçlerin uğruna kendi ülkesini savaş tehlikesine sokmak ithamı ile karşı karşıya kalabilecektir ki bunun hem siyasal hem de hukuksal ve ayrıca tabii stratejik çok önemli sonuçları olacaktır. Eğer ikinci sorunun cevabı da olumlu ise o takdirde Erdoğan masum ve saf insanları bile bile veya sorumsuzca ölüme gönderdi suçlamasına maruz kalabilecektir ki bunun sonuçları çok daha vahim neticelere varabilecektir.

Irak ve Afganistan’ın en vahşi şekilde işgaline, Pakistan’ın parçalanma aşamasına getirilmesine hiç ses çıkarmayan, hatta bu projeye eşbaşkan olan Erdoğan’nın tüm Filistin’in işgalini değil de sadece Gazze’yi kendine hedef seçmesini açıklayabilmek olanaklı değildir.

Kaldı ki Erdoğan’ın İsrail ile ne kadar yakın ilişkiler içinde olduğu bilinmekte, mesela Afrika’daki stratejik dönüşüm projesinde ahenk içinde çalıştıkları bilinmekte, bu ülke askerlerinin operasyonuna karşı iki ülke arasındaki ilişkilere karşı sert önlemler alınması çağrılarına nasıl karşı çıktığı dikkatlerden kaçmamaktadır.

Enis ÜSER - 06.06.2010 - Odatv.com

Son Yazılar

Clear

23°C

Istanbul