alpaslan isikli225 

Alpaslan IŞIKLI : Mücadelesinin odağına emperyalizmi yerleştiren bir aydın!

“Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmin saldırısı altındadır, tıpkı ilk bağımsızlık mücadelesini veren Mustafa Kemal’in yaptığı gibi onu bu tehditten kurtarmak gerekir.

Bugün ben Türkiye’de sosyalist olmanın, sosyalizmin başarılı olması koşulunun, kesinlikle Atatürk’ü temel almak olduğu noktasına varmış bulunuyorum. Atatürk’ün asla vazgeçilmez, çok önemli ve heyecan verici bir esin kaynağı olduğunu aradan geçen zaman zarfında daha çok idrak ettiğimi söyleyebilirim.”

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, bağımsız bir Türkiye’den yana ve emperyalizmin ancak örgütlü bir toplumla aşılabileceği inancına sahip. Bu nedenle örgütlü olmada ısrarlı… Siyasal, toplumsal ve mesleki örgütler, her bakımdan kendi kitlesine dayanmalı, onlardan güç almalı.

O, ezenin ve ezilenin olmadığı, daha eşitlikçi bir Türkiye ve dünya amacıyla; ders veriyor, araştırma yapıyor, okuyor, kitap ve makaleler yazıyor, konuşuyor. Mücadelesinde cesaretli, sabırlı ve ısrarlı…

“Örgütsel çalışmalarınızdan damıttığınız yol gösterici dersler var mı?” diye sorduğumda;

tahlil ve kararlarımızda; emperyalizmin varlığını ve etkilerini göz önünde bulundurmamız gerektiğini belirtiyor. “Bütün dünyada ve Türkiye’de her şey emperyalizmin çok geniş müdahalesi ve etkisi altında oluyor. Günümüzün temel çelişkisi: Atatürk’ün işaret ettiği gibi mazlum milletler – emperyalizm zıtlığıdır.”

Alpaslan Işıklı’yı, aşağı-yukarı bir milyon kişinin katıldığı; Tandoğan Meydanı’ndaki Cumhuriyet Mitingi’nde (1) dinledim. O gün de emperyalizmin tehditlerine karşı, kitleleri tutum almaya çağırmıştı.

Petrol İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın’ın aşağıdaki sözleri de Işıklı’nın nasıl bir çizgi izlediğini açıklıkla ortaya koyuyor: “Hocamız son dönemde biz sendikacıların dikkatini, emperyalizme, yeni sömürgeciliğe çekti. Sendikacıların gücünü üyelerinden almasını, devletlerin verdiği çeşitli fonların sendikaların bağımsızlığını zedeleyeceğini dile getirdi. Onun bizi uyardığı konulardan biri de sanayileşmiş ülke işçi sendikalarının azgelişmiş ülkelerin işçi sendikalarına tahakküm kurabileceği hatta kendi devletlerinin ve ulusötesi şirketlerinin çıkarlarını bize dayatabilecekleridir. Bu konuda dikkatli ve uyanık olmamıza vurgu yapmıştır. Bugün ne yazık ki birçok sendikamızın üyesinden aldığı aidatlarla değil de fonlarla ayakta durmaya çalışması Alpaslan Hocamızın haklılığının kanıtıdır. (2)”

Gün doğmadan neler doğar!

Alpaslan Işıklı’yla, 21 Haziran 2010 Pazartesi günü Mülkiyeliler Birliği’nin Kızılay’daki binasının bahçesinde görüştük. Son günlerdeki yağmurlar havaya hoş bir serinlik vermişti; daha da önemlisi yağmurla ıslanmadık. Tabii hemen kapalı bölüme geçebilirdik ama açık havadaki sohbetin keyfi bir başkaydı. İki saati bulan samimi, hoş bir söyleşi oldu. Oradan ayrılırken çantamda, teybimin yanına, Alpaslan Işıklı’nın son yıllarda yayımlanan kitaplarından bir kaçı da eklenmişti.

Sakin, alçakgönüllü, her zaman yüzü gülen bir insan, Alpaslan Işıklı… “Şakasız yaşayamam ben” diyor. İyimser denebilir mi bilmiyorum ama umudunu yitirmediği açık. Anılarının yer aldığı kitabına verdiği Gün Doğmadan (3) adının, “Gün doğmadan neler doğar” çağrışımı da buna işaret ediyor.

“İnsan en zor kendisini tanır, herhalde. Beni tanıyanların söylediklerine göre aldırmaz görünmeme rağmen biraz hassas bir yapım var, bazı şeyleri içime atıyorum; ya da lüzumundan fazla üzüldüğüm oluyor; bunu değiştirmeye çabalıyorum. Kin tutmam, hoşgörülüyüm, insanları koşullarıyla birlikte değerlendiriyorum. Örneğin Kaynak Yayınları’nda çıkan (4) kitabımda: Said Nursi ve Fethullah Gülen olaylarını geri kalmışlığın intikamı olarak yorumluyorum. Onların durumu da toplumun içinde bulunduğu durumun sonucu… Oralara okul, kütüphane götürseydik; toprak reformu yapılabilseydi; kültürün, uygarlığın nimetlerinden doğuyu, güneydoğuyu yararlandırsaydık; bu tür adamlar çıkmazdı. Atatürk’ün büyük özlemi olmasına rağmen toprak reformu yapılamadı. Köy Enstitüleri kuruldu; kısa bir süre yaşayabildiler. Bu kazanım Türkiye’nin ufkunu açtı; önemli bir birikim yarattı. Köylü ve yoksul çocuklarının okutulması son derece önemli bir olay.

Olumlu her çabanın boşa olmadığı kanaatindeyim. Bazı çabalar karşılıklarını bulmamış gibi görünüyor; ama onlar muhakkak bir şekilde sonuç veriyor; bir yerde filizleniyor, bir yerde onların yeşerdiğini görüyorsunuz. Bu bakımdan umutsuzluğa düşmemek lazım…”

alpaslan isikli turhan feyzioglu ve muammer aksoy ile birlikte

Niye CHP’de üyesiniz?

Alpaslan Işıklı, siyasi ve mesleki çeşitli örgütlerde kurucu, yönetici ya da üye… Sorumluluk ve görev üstlenmekten kaçınmıyor. Örgütlerin, haklı gibi görünen nedenlerle de olsa, bölünmesini onaylamıyor. Birçok aydından farklı olarak partili mücadeleyi savunuyor. Önce Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP), sonra da Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) üye olması ve CHP üyeliğindeki ısrarı, sözüyle özünün bir olduğunu gösteriyor.

“Cumhurbaşkanımız Sezer tarafından YÖK üyeliğine seçildiğim zaman parti üyeliği, hatta bilim kurulu üyeliği bile YÖK yasasıyla bağdaşmadığı için CHP’den istifa etmiştim. YÖK üyeliği bittiği zaman müracaat ettim, bir yıl kadar üye yapmadılar. Hatta ‘Acaba çarşaf giyerek mi başvursaydım’ diye şaka yapıyordum. Nihayet gazeteci bir kız öğrencimden, üye yapıldığımı öğrendim: ‘Hocam, sizin üyeliğiniz Çankaya İlçeye geldi,’ diye haber verdi. Sessizce ve gizlice üye yaptılar, beni. Sanırım ‘niye CHP’de üyesiniz’ diye bir soru kafanızda düğümleniyordur. Ben ısrarla üyeliğimi koruyorum; çünkü ben gerçek 6 Ok’çuyum. Benim orada olmamı istemeyenler varsa onlar CHP’li değil. Çoğunlukta ve egemen olabilirler, ama onlar CHP’li değil. Ben CHP’liyim. Atatürk’ün kurduğu partinin gerçek çizgisini benimsemiş bir insanım, dolayısıyla şu mazeretin arkasına sığınmalarını istemiyorum: ‘Biz Alpaslan Işıklı’yı istiyorduk ama kendisi başka yere gitti.’ Bugünlerde birçok kişi ‘Yeni CHP yönetimi tarafından arandınız mı’ diye soruyorlar. CHP tabanındaki bu tür arayışları tahrik etmek iyi bir şey… İlkelerimden taviz vermeden bu alanda daha fazlasını elde etmenin olanağı yok.

7mayis1959 sbf ogrencileri ismet inonu ziyareti

Bazı çok değerli insanlar ayrı parti kurdular. Bunlardan birisi Mümtaz Soysal, ben bunu doğru bulmuyorum; üstelik durumu benim gibi değil, CHP’lilerin oluşturduğu yapılanmalarda bakan yapılmış, egemen konumlarda olmuş. Kendisini ve kendisi gibi diğer değerli, yurtsever insanları oradan tecrit edip, karantinaya tabi tutmuş oluyor. İşçi Partisi’nin başlangıcı ve konumu farklı… Atatürk’ü değerlendirirken, bir söz vardır: ‘Parmak ayı gösterdiği vakit parmağa bakanlar’dan olmamalıyız; Atatürk’ün gösterdiği yere bakmalıyız. Atatürk, işçi sınıfının olmadığı bir ülkede liderlik yapmıştır. Onun ortaya koyduğu halkçılık, devletçilik, devrimcilik sentezinin sosyalizm olmadığını söyleyebilir miyiz? Onun bunu telaffuz etmesi şart değil. Atatürk müthiş bir deha olduğu için sözcükleri de ustalıkla seçmiştir.

Atatürk, Sovyetler Birliği’yle ilişkilerde de bağımsızlıktan taviz vermeden dost olmayı başardı. Hem yardım etti, hem yardım aldı. Kesinlikle, Atatürk’ün gösterdiği yönden farklı bir yerde olmadığıma inanıyorum. Atatürk, 19. Yüzyılda Avrupa’da yaşasaydı herhalde çok başarılı, sosyalist bir işçi lideri olurdu. Kurtuluş Savaşı yıllarında Marx, Türkiye’de yaşasaydı ne yapardı? Kuvayı Milliye saflarında çarpışırdı, hiç şüphem yok.

Türkiye Cumhuriyeti emperyalizmin saldırısı altındadır, tıpkı ilk bağımsızlık mücadelesini veren Mustafa Kemal’in yaptığı gibi onu bu tehditten kurtarmak gerekir. Bugün ben Türkiye’de sosyalist olmanın, sosyalizmin başarılı olması koşulunun, kesinlikle Atatürk’ü temel almak olduğu noktasına varmış bulunuyorum. Atatürk’ün asla vazgeçilmez, çok önemli ve heyecan verici bir esin kaynağı olduğunu aradan geçen zaman zarfında daha çok idrak ettiğimi söyleyebilirim.”

“Sendikacılığın Başöğretmeni”

Alpaslan Işıklı’yı, on-on bir yıldır tanıyorum; seminer, panel çağrılarımızı ya da yazı isteklerimizi hiç geri çevirmedi. Konusunu net, kolay anlaşılır cümlelerle anlatıyor. Kolay anlaşılır olmasında açık sözlülüğünün payı büyük; sözü dolandırmıyor, bir halk deyişiyle ‘sol kulağını sağ eliyle göstermiyor.’ Olayları, gelişmeleri derinliğine, neden-sonuç ilişkilerini kurarak yorumluyor, böylece kafalardaki sorulara net yanıtlar veriyor.

Yaşından genç göründüğünü söyleyerek bu durumun gizemini soranlara verdiği yanıt Işıklı’nın kişiliğinin ipuçlarını veriyor. “Üniversite hocası olmanın gereği olarak gençlerle beraberim. Onların dinamizmi ister istemez bende -ve hiç değilse görünüşümde- bir ölçüde yansıyor olabilir. Ayrıca ben düşüncelerimden taviz vermemeye çalıştım. Sanırım, kendi düşünceleriyle barışık olmayanlar erken yaşlanıyorlar…”

70li yillarda disk egitim seminerinde

Bazı sendikacı dostları ondan “işçi sınıfının vefakâr öğretmeni” diye söz ediyor; “İşçi sınıfına uzak olan bilim dünyasını, bilimsel çalışmaları yakınlaştırmaya çalıştığını,” anlatıyorlar. Sendika siyaset ilişkileri denince akla gelen ilk isimlerden biri, Işıklı’dır. Sendikacılık ve Siyaset (5) adlı eseri bu konuyla ilgilenen herkesin başucu kitabıdır.

“1982 Anayasası’na göre kamu çalışanlarının, sendikalaşmasının önünde engel yoktur” sözüyle yüz binlerce kamu emekçisinin -öğretmen, memur- sendikalaşmasının temelleri onun tarafından atıldı. Öğretmen örgütlenmesinin duayen isimlerinden Dr. Niyazi Altunya, onu, “Sendikacılığın Başöğretmeni” olarak adlandırıyor. “Hoca, yurtsever aydın ve siyaset bilimci çizgisini, zaman zaman işsiz ve aç kalma pahasına da olsa, bugüne kadar sürdürüp getirdi. Bundan sonra da sürdüreceğinden kimsenin kuşkusu yok. (6)”

Attilâ İlhan ve Oktay Akbal, Cumhuriyet gazetesindeki yazılarında Işıklı’nın özellikle Sosyalizm Kemalizm ve Din (7) adlı eserinin çok yararlı olduğunu belirtiyorlar: “Yurdumuzdaki sosyal ve siyasal çalkantıda ‘kafası karışmış’ olanlara yol gösterici bir kitap (8)”

Işıklı, uzun yıllar çeşitli sendikal örgütlerin eğitim ve araştırma faaliyetlerine katılıyor. Türkiye Yol İş Sendikası’nda danışmanlık yapıyor. Sendikalarla yoğun ilişkiler içinde olma Alpaslan Işıklı’ya, çok önemli ve yaygın gözlemler yapma, siyaset sendika ilişkilerini bilimsel bir bakış açısıyla değerlendirme ve pek çok kişiyi yakından tanıma olanağı kazandırıyor. O, Türk-İş’in Atlantik ötesinden AAFLI adlı bir Amerikan örgütünün denetimi altında, uzun yıllar “partiler üstü politika” sürdürdüğünü; Moskova’nın TKP kanalıyla DİSK’e yaptığı etkinin, Abdullah Baştürk’ün başkan seçildiği Aralık 1977’ye dek sürdüğünü; 1980’li yıllardaki memur sendikalarında Avrupa sermayesinin etkilerinin söz konusu olduğunu, açıklıyor.

“Türkiye’de ve dünyada da sendikaların gerçek niteliklerinden uzaklaşması, yozlaşması için çok sistematik, büyük çabalar sarf edildi, büyük güçler seferber oldu. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası bu hız kazandı. Tek örgüt olan Dünya Sendikalar Federasyonu’nu böldüler. Avrupa’daki sosyal demokrat partileri ya emperyalizmin stepnesi haline getirdiler ya da onlara karşı partilerin kurulmasını sağladılar. Sonuç olarak sendikalar ve sosyalizm büyük darbeler yedi. Türkiye’de ise sendikacılığın kendi istedikleri gibi doğması için büyük çaba sarf ettiler. Osmanlı’nın son döneminde sendikalar var ama pek ele avuca gelir şeyler değil. 1952’de Türk İş’in kurulma aşamasında, CİA ajanı olduğu bilinen isimler etkin oldular, bazı sendikacıları eğitim için Amerika’ya götürdüler. Marx’ın bir sözü vardır: ‘İşçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiçbir şeydir’ der. Örgütlülük tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor; belli bir dünya görüşü, belli bir amaç doğrultusunda örgütlülüğün anlamı var. Son zamanlarda iki nedenle bu etkiler azaldı: Özelleştirmeler işsizlik yarattı; bu da sendikaları sendikalaşabilir tabandan yoksun bıraktı. İşsizlik tehlikesinin olması da işçilerde sendikalı olma eğilimini engelleyen bir faktör olarak kendini gösterdi.

Ayrıca imajı bir hayli kirlendiğinden Amerikancı sermayenin hizmetindeki örgütlerin kısmen bıraktığı yeri, bir ölçüde ve özellikle memur örgütleri bünyesinde Avrupa kaynaklı örgütlenmeler doldurdu. Memur sendikaları çok önemli bir potansiyeli ifade ediyordu. Bu alandaki sendikaları bölmek ve onların önemli bir kesimini Avrupacı yapmak… Emperyalizmi yok sayan bir anlayışı etkin kılmak. ‘Atatürkçü muhafazakârlığı yıkarsak çok modern, çağdaş, Avrupa ile bütünleşen bir yapılanmaya kavuşacağız.’ Bu düşünce tarzı, 2. cumhuriyetçiler ve bölücülerce savunuluyor. Her şey gibi Avrupa da çelişkilidir. Günümüzün küresel bunalım koşullarında karanlık yüzü ağır basmaktadır. Oysa Avrupa’nın aydınlık yüzünün Avrupa dışındaki en gerçek müttefiki Atatürk’tür.

Avrupacı memur sendikalarının tabanı ve gövdesi aynı kafada değil. Mesela Cumhuriyet mitinglerine bazı büyük memur sendikaları katılmadılar ama taban flamalarıyla oradaydı. Tavan yapayalnız kaldı. Ben bu sendikalardan kopularak kurulacak Atatürkçü, yurtsever sendikalar düşüncesine karşı çıkmıştım. Ama sözümü dinletmek mümkün olmadı. ‘İçinde kalarak bir şey yapamıyoruz, hocam’ dediler. Bence ne pahasına olursa olsun bölünmeden, örgüt içinde mücadele verilmelidir. Benim genelde anlayışım bu olmuştur. Memur sendikalarındaki bu Avrupa kuyrukçusu eğilimlerin yıkılması, yok edilmesi için Atatürkçü, yurtsever unsurların bölünmeden mücadele etmesi daha doğru olur düşüncesindeyim. Değişik ve çok sayıda memur sendikası konfederasyonu olması artık bir veri olduğuna göre, hiç değilse bunlar arasında ortak mücadele arayışlarına önem verilmeli.”

Hastalığın kendisi özelleştirmelerdir!

Işıklı, ülkemiz bağımsızlığının temellerini tahrip eden özelleştirmelere karşı verdiği mücadeleyle de toplumun birikiminin yabancı veya yerli sermayeye üç-beş kuruşa devredilmesinin kızgınlığını duyanların, işsizliğin acısını yüreğinde hissedenlerin takdirini topluyor. “Bazı sendikacılar hâlâ özelleştirmelere karşıyız demiyorlar; ‘4-c’ye karşıyız’ diyorlar. Yani ortada ciddi bir hastalık var, aspirinle tedavi edilmek isteniyor. ‘Aspirine karşıyız’ diye ortaya çıkıyorlar; asıl karşı olunacak şey, aspirin değil, hastalığın kendisidir, özelleştirmelerdir. 4-c’yi asıl hedef gibi göstermek korkunç bir aldatmacadır. Bazı sendikacıların bunu, bilerek hedef saptırmak için yaptıklarını düşünüyorum. İzlenen ekonomik politika sendikaları önemli ölçüde zayıflattı.”

Ailesi :

annesi nebile ve babasi ali bey

Alpaslan Işıklı’nın annesi Amasya doğumlu ama ailesi Azerbaycan’dan gelmiş, babası da Azerbaycanlı, orada bir Rus kolejini bitirdikten sonra önce öğretmen olarak çalışmış, sonra 1920’lerde Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti kurulunca subay olmuş,

“Azerbaycan’da Sovyet nüfuzu egemen olunca subay olması “istenmeyen adam” olması için yeterli olmuş. Türkiye’ye gelmiş daha önce gelen Azerilerin çoğu gibi o da Amasya’ya yerleşmiş ve orada annemi bulmuş, evlenmişler. İki ablam var, merakla beklenilen erkek çocuk olarak ben doğmuşum.

cocuklugu

Biraz şımartıldığımı tahmin ediyorum mesela hiç ev işi yaptırılmazdı. Annem ve ablalarım elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmazlardı. Bu terbiye daha sonraki yaşamımda, benim bu beceriksizliğimi bütünleyecek arkadaşlıklar kurmamda ve evliliğimde etkili oldu. Eşim Zerrin de‘döküyorsun, dağıtıyorsun’ diye beni mutfağa sokmaz. Ben de hayatımdan memnunum, hiç mutfağa girmem.

1966 esi zerrin ile nikah toreninde

Bir oğlum var, elektrik-elektronik mühendisi gurbet elde. Burada Teletaş’ta işe girmişti; maalesef bu özelleştirme furyası içinde Teletaş’ı Belçikalılara sattılar. Onu da Belçika’ya gönderdiler. Memnun kalmadı; Avustralya’ya geçti, uzak olmasına karşın orada ırkçılık Avrupa’ya göre daha zayıf. İki torunumuz var: Deniz, 5–6 yaşında, Defne, 7–8 aylık. Bu uzaklık onları sık sık görmemizi zorlaştırıyor. Gelinimiz Esin de bir mülkiyelinin, emekli Vali Aydın Özakın’ın kızı. Ama birbirlerini, birlikte okudukları üniversitede bulmuşlar”

oglu ile birlikte

Kişiliğinin oluşumunda Amasya’nın ve eğitimin etkisi!

Alpaslan Işıklı, 1940 yılında Amasya’da doğuyor. Anılarında, bu kentin yaşamındaki rolünün önemli olduğunu belirtiyor: “Orada Hititler, Pontuslar, Selçuklular, Osmanlılar… bir aradadır.” Işıklı, dünyanın bilinen ilk coğrafya kitabının yazarı Strabon’un da Amasyalı olduğunu yazıyor. Mustafa Kemal: “Milletin istiklâlini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözünü bu şehirde söylemiştir.

isikli ailesi birlikte

Alpaslan Işıklı, her zaman ve her koşulda ezilenlerin safında olmak kararını, bu tarihi geçmişe ve bu geçmişi etkili bir biçimde bilinçlere taşıyan eğitimine bağlıyor: “Ortaokulda bir tarih hocamız vardı; çok etkileyici konuşmalar yapardı. ‘Osmanlı Devleti’ni kuranlar Anadolu’ya geldiklerinde Moğollarla Selçuklular savaşmaktaymış; Selçukluların yenilmek üzere olduklarını görünce, hemen yenilenin safında savaşa katılmışlar’ derken, gözleri yaşarırdı.”

Ezilenlerin safında olmak geleneği, onun kariyerini emekçilerin kurtuluşu için gerekli gördüğü sendikalaşma alanında seçmesinde etkili oluyor. Ayrıca o zamanın SBF dekanının “Asla nabza göre şerbet sunan; kötüye, zararlıya fetva veren birer sözde münevver haline gelmeyelim” sözü, daha sonraki söz ve davranışlarına yol gösteriyor.

1961sbf talebe cemiyeti baskaniyken vcahit talas ile

Siyasal Bilgiler’de öğrenci!

Alpaslan Işıklı, fen kolu öğrencisi olmasına karşın lise sondan itibaren tutkulu bir biçimde sosyal bilimlere yöneliyor. 1957’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) giriyor. Bu seçiminde iktisadi doktrinler konusunu heyecanla anlatan askerlik dersi hocasının ve okuduğu sosyal içerikli Gorki, Hemingway, Steinbeck romanlarının etkili olduğunu söylüyor.

“Doğrusu Siyasal’daki öğrencilik yıllarımda karşılaştığım olaylar, hep heyecan verici oldu. Genelde mutlu olduğumu söyleyebilirim. Koşullarımızın iyi olduğu söylenemezdi. Ancak, bugünkünden farklı olarak kendimiz için ve ülkemiz için umutluyduk. Yurt sorunlarıyla iç içe bir öğrenciliğimiz oldu. O yıllarda, CHP’de bir tür akademik hava vardı. Haftanın belli günlerinde, CHP’de öğrencilere yönelik yurt sorunlarıyla ilgili dar kapsamlı seminerler düzenlenirdi. Partinin önde gelen isimlerinden biri konuşma yapardı. Bizler de görüşlerimizi açıklar, sorular sorardık. Bizim yurt sorunlarıyla, sosyal olaylarla ilgimizin biçimlenmesinde bu seminerler çok etkili oldu.”

Kaderini değiştiren ilk bütünleme sınavı!

“Öğrenim hayatımda ilk defa Siyasal’ın son sınıfında bütünlemeye kaldım; Aydın Yalçın’ın dersinden. Bir kişi mi ne kalmıştı bütünlemeye, o da bendim. Bütünleme sınavına girmek için Ankara’ya geldim. Bu benim kaderimi değiştirdi; Siyasal’ın koridorunda Nermin Abadan Unat’la karşılaştım. ‘Bana bir burs önerisi geldi senin adını yazacağım’ dedi. Sınavı verdim ve yüksek lisans yapmak üzere Nancy’ye gittim. Nermin Hanıma şükran borçluyum. Orada Fransızcam hızla gelişti. Yabancı dili olan bir mezun olarak o zaman asistan olmaya karar verdim. Cahit Talas’ın kürsüsü de eleman arıyordu. Kürsünün o zamanki adı: İçtimai İktisat’tı.”
Fransa’daki yaşamı, eğitimi ve gözlemleri Işıklı’ya, bazı düşüncelerini yerli yerine oturtma olanağı sağlıyor. Nancy’deyken Marksist hocaları oluyor. “Öğrencilik yıllarımızdan itibaren yönümüzün belirlenmesinde Sadun Aren’in rolü çok büyük olmuştur. Sadun Beyin son yıllardaki görüşleri dolayısıyla ortaya koyduğum eleştirel tepkide, sanırım geçmişteki güvenimden sonra uğradığım hayal kırıklığının etkisi olmuştur.”
1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne üye oluyor ve hemen bilim kurulunda görev alıyor. 1967’de yürürlüğe sokulan İş Kanunu’na İşçi Partisi adına nasıl bir yorum getirilecek, nasıl bir tavır takınılacak bu konuda öneriler hazırlıyor. 1967 yılında DİSK’in düzenlediği ilk mitingde, TİP adına Kemal Türkler’le beraber konuşma yapıyor.

Cahit Talas!

“Cahit Hocayla iyi ilişkilerimiz vardı. Ben Talebe Cemiyeti başkanıyken o dekandı. 27 Mayıs’ın hemen ertesinde Cahit Talas, Çalışma Bakanı oldu. Tabii burada Cahit Talas’ı minnetle ve şükranla anmam gerekir. Benim hocam, ben birçok etkinlik içerisindeyim. Benim yüzümden Cahit Bey’e bazı baskılar oluyordu; bunu kısmen biliyor, hissediyordum. Buna rağmen bana bir özgürlük ortamı tanımıştı. Cahit Bey, aslında devam ve benzeri konularda çok titiz bir hocaydı. Ama siyasi olaylarla ilgilenme konusunda bana karşı tam bir güven içerisindeydi.

DİSK’in kurulma sürecinde ben kuruculara etkili olabilecek bir konumda değildim ama hiç unutmam Cahit Bey, DİSK’lilerin Türk-İş’ten ayrılmalarına; bölünmeye karşı çıktı. Ne kadar haklı olduğunu o zaman da kabul etmiştim. Herkes bunu TİP’in bir başarısı olarak görürken, Cahit Bey, bunun Adalet Partisinin bir başarısı olduğunu söylemişti. Dolayısıyla Amerika’nın. Son derece sağlıklı bir bakış; haklılığı çıktı ortaya. Ben 12 Eylül’den sonra bir sendika kongresinde ‘Eğer Türk-İş – DİSK ayrılığı olmasaydı, DİSK’in başına bu işler gelmezdi’ dedim. Fehmi Işıklar da ön sırada oturuyor. Bunu söylerken onu kırmış olabilirim diye de endişelenmedim değil. İşkence görmüş, DİSK uğruna bu kadar çile çekmiş. Meğerse o benden fazlasını düşünüyormuş. Kalktı: ‘Sadece DİSK’in başına bu işler gelmemekle kalmazdı, 12 Eylül olmazdı’ dedi. Yani o da Cahit Beyin tezinin sonradan da olsa kabul edildiğini göstermiş oldu. Cahit Hoca muhteşem bir adamdı; yani şimdi giderek daha iyi anlıyorum.”

Muammer Aksoy, Işıklı’nın öğrencilik yıllarında hocası olmaz ama ondan çok yararlanır. “Doçentlik jürimin üyelerinden birisi o oldu. O olmasaydı, belki üniversitede kalamayacaktım. Zira Sendikacılık ve Siyaset konusundaki doçentlik çalışmam diğer bazı jüri üyeleri tarafından okunmadan reddedilmişti. Çünkü onlar, böyle bir konunun üniversite çatısı altında işlenemeyeceği görüşündeydiler. Aksoy Hoca, çoğunluğu lehe çevirebilmek için çetin bir mücadele vermek zorunda kalmıştı.”

61 62 nancy yuksek lisans ogrencisiyken

Alpaslan Işıklı, 1967–69 yıllarında OECD bursuyla Paris’te, 1970–71 yıllarında yine OECD bursuyla İngiltere’de Cardiff’te incelemelerde bulunuyor, 1978–79 ders yılında Cambridge’de araştırmalar yapıyor.

Sosyal Politika ve İş Hukuku kürsüsünde, 27 Mayıs’ta asistan, 12 Mart’ta doçent, 12 Eylül’de profesör ve aynı zamanda 1402’lik olan Işıklı, 1989’da İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla görevine dönebiliyor.

25 Şubat 1983’te 1402 sayılı Sıkıyönetim yasasına göre görevlerine son verilen, 95 öğretim üyesinden 11’i Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndendir.

1402 ile kamuda çalışması yasaklanan Işıklı, 6 yıl Hollanda Çalışma Ataşeliğinde iş hukuku ve sosyal güvenlik alanında çevirmenlik ve danışmanlık yaparak geçimini sağlıyor.

Işıklı, 1990–1994 yılları arasında Mülkiyeliler Birliği genel başkanlığını yapıyor. Bu görevi sürecinde, baba Bush’un Körfez müdahalesinin gerçek nedenlerini halka açıklayan, Sivas katliamını protesto eden önemli toplantıları organize ediyor.

Tüm Öğretim Üyeleri Derneği!

1986’da kurulan Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında Işıklı da var. 95–97 döneminde bu derneğin genel başkanlığını yapıyor. Daha sonra bu kuruluşun adı Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD), olarak değiştiriliyor. Işıklı, son yıllarda TÜMÖD’ün genel başkanlığı görevini başarıyla yürütüyor her gelişmede ve her platformda öğretim üyelerinin sesini duyuruyor. “TÜMÖD, 12 Eylül’den sonra kurulan ilk dernektir. Bu bakımdan bir çığır açtı. 1402’likler olayında önemli görevler üstlendi. Sonra bir dönem fonksiyonsuz kaldı. Şimdi yine TÜMÖD’e düşen sorumluluklar var. Maalesef YÖK’ün üniversiteler üzerindeki baskısı örgütlenme eğilimlerine ciddi şekilde darbe vuruyor. Dekan ve rektör atamalarındaki keyfilik, kadro tahsislerindeki partizanca yandaşlık, büyük sıkıntılar doğuruyor. Bazı özel üniversitelerde sendikalaşmak isteyen hocalar –bu onların yasal hakkı- üzerinde baskılar var. Öğretim üyeleri kurum olarak ses çıkaramadıkları gibi bağımsız olarak da genellikle sessiz kalıyorlar. Bu konuda bir kırılma, birer protesto bildirisi yayınlayan Boğaziçi ve Marmara üniversitelerinde yaşandı. Bu açıklamalar, uzun zamandır süre gelen ölü toprağı serilmişliğini kıran iki önemli gelişmedir.

‘Neden Siyasal’dan benzer bir duyuru yapılmamış’ olmasının yanıtı: her dönemde hedef seçilen belli fakülteler oldu. Mesela bir ara Dil-Tarih böyleydi. Yapılan tasfiyelerle (Niyazi Berkes, Behice Boran, Pertev Naili Boratav…) uzun süre bu Fakültenin eski konumuna ulaşması engellenmişti. 12 Eylül’den sonra ise Siyasal Bilgiler hedef seçildi. O günlerde yaşananlar Siyasal’ı biraz eski çizgisinden uzaklaştırdı.”

Türkçe ve yabancı dillerde pek çok kitap ve çalışma yayımlamış bir bilim adamı olan Alpaslan Işıklı, Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer tarafından 2 Şubat 2001 tarihinde YÖK üyeliğine seçiliyor. Bu görevi 2 Şubat 2005’e kadar sürüyor.

1990–2008 yılları arasında Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nün başkanlığı’nı sürdüren Işıklı, 17 Aralık 2007 tarihinde, 67. yaş gününde üniversitedeki görevinden emekliye ayrılıyor.

“Bir şeyin hayalini sürekli olarak yaşamaktayım: dünyanın, insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunları ele alan ufuk açıcı, sıradan olmayan bir kitap yazmak; umarım yaşım elverir de yazarım. Bugünlerde henüz onun birikimi ve hazırlığı içinde görmüyorum kendimi. Bu birikim ve hazırlığa sahip olduğumda, umarım hayatta olurum. Sağlığım iyi ama yaşım yetmiş.”

Işıklı, bugüne kadar öğrencilerini, asistanlarını yetiştirerek; siyasal, toplumsal ve özellikle de sendikal alanda çok sayıda kitap, makale yazarak; pek çok panel, seminer, konferans ve mitingde konuşma yaparak yoğun bir mücadelenin içinde oldu. Biz ona, hayalini gerçekleştireceği sağlıklı yıllar diliyor ve yaptığı her şey için teşekkür ediyoruz.

Feyziye ÖZBERK

Yararlanılan Kaynaklar ve Dipnotlar :

Alpaslan Işıklı ile 21 Haziran 2010 Pazartesi günü, Mülkiyeliler Birliği Vakfı’nın Kızılay’daki binasının bahçesinde yapılan görüşmenin bant kaydı.

1. 14 Nisan 2007, Ankara, Tandoğan Meydanı’ndaki Cumhuriyet Mitingi
2. Alpaslan Işıklı’ya Armağan, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara,
3. Alpaslan Işıklı, Gün Doğmadan, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara
4. Alpaslan Işıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları, Kaynak Yayınları
5. Alpaslan Işıklı, Sendikacılık ve Siyaset, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara
6. Alpaslan Işıklı’ya Armağan, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara
7. Alpaslan Işıklı, Sosyalizm Kemalizm ve Din, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara
8. Alpaslan Işıklı’ya Armağan, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara.
9. Michel Chossudovsky, Amerika’nın Terörizme Karşı Savaşı, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara
10. Alpaslan Işıklı’ya Armağan, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara
11. Alpaslan Işıklı’ya Armağan, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara

Son Yazılar

Sunny

17°C

Istanbul