Bu, hukuk devletinin bittiği noktadır!..

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun “Anayasa” Konulu Konferansı:
Yer: Hannover- Leibniz Üniversitesi  Konferans Salonu
Tarih: 25 Nisan 2010
Düzenleyen: AS- ADD Hannover


İlk Anayasalarımız
1876 Anayasasıyla 1921 Anayasası aynı zamanda yürürlükte kaldılar. Çünkü 1876 Anayasası 1921 Anayasasına aykırı olmayan hükümlerle yürürlükteydi ve Türkiye o dönemde iki anayasa sahip dünyadaki  tek ülke diye  tanımlanabilirdi.

O da bir zorunluluktu.
İşte bu nedenle 1924 Anayasası kabul edildiğinde artık meclis hükümeti bir tarafa  bırakıldı. Böylece yavaş yavaş kuvvetler ayrılığı ilkesine gidişin yolu açılmıştı. İşte buradan, “Cumhuriyetin Kuruluş Felsefesine” rahatlıkla bakabilecek durumdayız.

Cumhuriyetin Kuruluş Felsefesi
Cumhuriyetin kuruluş felsefesi üç ana nedene dayanır.
Bunlardan birisi, laik devlettir.
Hukuk devletidir.
Ulus devlettir.
Bu üç temel ilke, aynı zamanda demokrasinin de vazgeçilemez üç unsurudur. Herhalde bu üç unsur yoksa orada demokrasiden bahsetmenin olanağı yoktur.

Laiklik İlkesi
Laiklik ilkesinin geçerli olduğu bir ülkede siz doğrudan doğruya demokrasiden bahsedersiniz. Eğer laiklik yok ise orada demokrasi de yoktur.
Çünkü laiklik bütün yapılanların devrimlerin temelidir. Ne yapılabilirse onun ışığında yapılabilirdi ve ilk olarak 1924 Anayasasında devletin dini islamdır ifadesi muhafaza edilmekle birlikte  bu 1927‘de terkedildi.

Hukuk Devleti
Hukuk devleti zaten bu hukuk sisteminin değişmesiyle  sağlandı.
Çünkü o “Türk Hukuk Devrimi” dediğimiz gerçekte artık demode olmuş, geride bırakılması gereken bir hukuk sistemini kesinlikle kaldırdı ve Türkiye böylece bir hukuk devrimini gerçekleştirdi.

Ulus Devlet
Ulus devlet Mustafa Kemal Atatürk’ün idealiydi. Çünkü demokrasinin  de ancak bir ulus devlette olabileceğini, yürütülebileceğini biliyordu, anlıyordu. Çünkü eğer bir ülkede siz din mezhep tarikat ayrılıkları, hocalar, hocaefendiler, şeyhlere dayalı bir sistem kurarsanız orada zaten demokrasinin “D”si olamaz.
Aynı zamanda etnik temele dayalı bir ulus devletten bahsedilemezdi.
O halde  yurttaşların o bütünlüğünü sağlayacak olan üst kimliğin verilmesi lâzımdı. Ve bu üç ana temel demokrasinin de olmazsa olmaz koşullarından idi.
Tabii biz bunu çok değişik bir  hale getirdik...

Biz Neler Yaptık
Önce laik devleti kenarından köşesinden, bir tarafından çekiştirerek, onu yıpratma yolunu seçtik.
Hukuk devletini her ne kadar hukuktan bahsediyoruz ama, hukukun, kanunun üzerinde kabul edilebilecek temelinin, o üstün hukuk düşüncesinde yattığını da bir tarafa bıraktık. Kanun uygulandığı anda evet eşitlik sağlar ama herşeyden önce o evrensel hukuka uygun olduğu takdirde kanundan çıkar ve doğrudan doğruya bir hukuk halini alır. Biz onu da bıraktık.
Ulus devleti, alt kimlik, üst kimlik ifadeleri karşısında o bütünlükten uzaklaştırdık.
Bu üç temeli yıprattığımız anda zannettik ki biz demokratikleşiyoruz. Hayır demokratikleşmek bu değildir.
Bu nedenle her şeyden önce biz demokrasinin anlayışında ta başından itibaren  yanlış yola girdik, çünkü demokrasi bunlarda  değildir. Yetmiyor...

Hukuk Devleti
Biz üç ana temelden bahsettik.
Bir ülkede çoğulculuk yoksa orada yine demokrasi yoktur!
Eğer bir ülkede katılımcılık yoksa demokrasi yoktur!
Eğer bir ülkede  şeffaflık yoksa orada yine demokrasi yoktur!
Hukuk devleti diyoruz, hukuk devleti hukukun üstünlüğüne dayanır.
Ve bunun sağlanabilmesi için yargının bağımsızlığı gerekir. Siz yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıyorsanız zaten o ülkede yine demokrasiden söz edemezsiniz.

Geldiğimiz Nokta

Şimdi geldiğimiz noktanın ne olduğunu ifade etmek zamanıdır.
Geldiğimiz nokta gerçekte demokratikleşmekten bahsetmesine rağmen hızla demokrasiden uzaklaşan bir yolu seçmektir. Biz  zannediyoruz ki sandığa gidildi ve sandıkta çoğunluğu alan çoğunlukçu bir sistemde ben bu ülkede her şeyi yaparım, milli irade bunu gösteriyor. O halde halk bu görevi verdi ben istediğimi yapabilirim.
İşte zaten şu anlayış bizim demokrasiden ne kadar uzak olduğumuzun bir ifadesi olmuştur.

Milli İrade

Çünkü milli irade o iktidara yöneteceği süreyi tayin eder bir olaydır. Sadece dört yıl için bir iktidara sen bu ülkeyi yöneteceksin bu yetkiyi sana veriyorum ifadesinden başka şey vermez! Neden vermez?
Sen anayasayla yasalara uymak kaydıyla iktidar oluyorsun demektir! Çünkü bu milli irade dediğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Türkiye Devletinin kuruluş temelindeki felsefedir, o felsefenin içinde yatan, işte  milli irade odur.
Değişik zamanlarda yapılan seçimlerin milli irade olduğunu söylemek mümkün değildir.

Demokrasi
Biz zor zanaate soyunduk. Kendimizi demokratikleşmiş saydık. Demokrasiyi başaramadık, beceremedik...
Biz sadece çok partili siyasi hayata girdik. Onun alt yapısını hiç düşünmedik.

Demokrasiyi beceremedik.
Bir kere yanlış yerden başladık. 1946 ‘da çok partili siyasete girdiğimizde  onun alt yapısını hiç düşünmedik
1949’da seçimleri bir hakim denetimine, yargı denetimine sokmayı yeterli zannettik.
Anayasa Mahkemesini kurmadık. Özerk bir üniversite yaratmadık.
Yargı bağımsızlığını sağlamadık.
Öyle bir ortamda  bir iktidar değişimi  yapıldı ki, zaten gelenler de geçmişteki tek partili idarenin hâlâ devam ettirilebileceğini düşündüler.

Biz bunun için;
1960’ı yaşadık,
1962 ve 1963’te iki darbe teşebbüsünü de bu yüzden yaşadık,
12 Mart’ı bunun için yaşadık...
12 Eylül  bunun için geldi...

Darbelerin Nedeni
Çünkü hiç bir siyasi parti, aslında demokrasinin siyasi partilerin belirli bir süre için iktidar olabileceklerini ve yine halkın oyuyla o iktidarı gönül rızası içersinde devredeceğini hiç düşünmedi.

Her iktidar Türkiye’de bir kez seçildi mi artık seçilemeyeceği bir  dönemin olmayacağını düşünmeyi başladı...Bu nedenle o alt yapı yokken giriştiğimiz bu girişim bizi belirli noktalarda sıkıştırmaya ve onun tersine bir takım eylemlerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Aynı Film Tekrar
Şimdi yine aynı dönemi, aynı filmi bir kez daha seyretmeye zorlanıyoruz:
Çünkü gerçekte yine milli iradeden bahsediliyor.
Yine çoğunluktan bahsediliyor.
Gerçekte çok partili siyasi hayatlarda dahi, yani o rejimin güvencesini sağlayacak anayasal  güvencelerin dışında sandığa oyun, eşit durumda gitmesi lazım geldiği dahi, artık anlaşılmamaya başlandı.
Siyasi iktidarı elinde tutanlar belirli zümrelere, katmanlara  bir takım olanaklar tanıma imkanını sanki ona verilmiş  bir hak gibi görmeye başladı.

Gerçekte eşit şartlarda siyasi partiler sandığın başına gidiyor ise orada bir demokrasiden bahsetmek mümkün olur. Eğer hani şimdi aslında olmaması lazım gelen ama bir olgu olarak Türkiye’de yaşanan kömür dağıtma, şeker dağıtma artık buzdolabı dağıtmaya  kadar dayandı. Ben valimi yedirmem diyen hükümet  başkanları gördük.

Ama o valilerin  mahkum olduğunu görünce gözler açılmaya başlandı.Ve netecede sandıktan çıkan oyların güvende olup olmadığı konusunda hepimizde kuşkular, şüpheler oluşmaya başladı. Biz bunu demokrasi kabul etmeye başladık.

Demokrasi Bir Kurallar Rejimidir
Herşeyden önce demokrasi bir kurallar rejimidir.
Kurallara uymadan bu oyunun oynanabilereceğini zannedersek yanılırız.
Kuralsız rejim anarşiden başka bir şey değildir. O kurallara uygun hareket etme, hoşgörü, anlayış, diyalog varsa orada demokrasiden bahsedilebilir.

Eğer siz, bir anayasa değişikliğini ortaya atıyorsanız ve  işte ben bunu hazırladım bu konudaki düşüncelerinizi üç gün içinde bana vereceksiniz. İşte ben de ona bakacağım, olursa olur, olmazsa olmaz ve diyalog budur, diyorsanız ki deniyor; orada diyalog uzlaşma arayışı yok, dayatma vardır...

İşinize geldiği zaman darbe anayasası diye eleştireceksiniz ve onun bir dayatma sonucu olduğunu söyleyeceksiniz ve aynı dayatmayı siz yapacaksınız.

Dayatma Anayasası
Şimdi bu dayatma dediğimiz olay nedir?
Gerçekte anayasaların kimin tarafından nasıl ve niçin yapıldığı  önemli değildir. Anayasa kimin tarafından, nasıl ve niçin yapıldı diye sorulduğun da  eğer iyi bir anayasaysa kim yaparsa yapsın önemli olan o değildir, o anayasanın o ülkeye yakışmasıdır.

Siz hiç Almanlar’dan 1949 Bonn Anayasası aleyhine bunu Amerikalılar yaptı, onların dayatmasıyla bunu kabul ettik gibi sözler duydunuz mu?

Türkiye’ye Yakışan Anayasa
Soruya şöyle gelelim:
1982 Anayasası Türkiye’ye yakışan bir anayasa mıdır?
- Evet Türkiye’ye yakışan bir anayasa değildir.

Bu anayasa değiştirilmeli midir?
- Elbette değiştirilmelidir.

Neden değiştirilmelidir?
- Anayasalar gelecek için yurttaşlarına umut veren bir vizyon ortaya koyan, gelecekte yapılması gerekeni de açıkça ifade eden yasalardır.O nedenle Anayasalar yurttaşların katmanlarının da katılımıyla yapılmalıdır.

Bizim 1982 Anayasası böyle bir vizyonu taşımaz. Baskıcı bir dönemin kötü bir mirasıdır. Bunların hepsi doğru!

Dünyada en kötü bir dille yazılan anayasadır.. Türkçe ancak bu kadar kötü kullanılabilir. Bir maddenin üç tane değişik yorumu yapılabiliyorsa o zaman zaten o anayasanın çok açık ve  net olarak yurttaşlar tarafından anlaşılır olduğu iddia edilemez!

Bu 1982 Anayasası’nın bir çok maddesi birbiriyle çelişir.

Çünkü öyle bir dönemde yapılmıştır ki ve bu yüzden dayatma olduğu da gözönüne alınırsa, bu anayasa yurttaşlar tarafından evet denip özümsenmemiştir, içselleştirilmemiştir...

Evet değiştirilmesi gerekir.

1982 Anayasası
Ama elimizdeki anayasa acaba 1982 yılında halkımızın yüzde doksan iki küsurunun  oyunu alan o anayasa mıdır?

Yine orada bir aldatmaca var!

Bu anayasa 16 kere değiştirilmiştir!
Bu anayasanın 86 tane maddesinin değiştiğini kimse hatırlamıyor.
Bunun artık 1982 Anayasası olduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Evet değişmesi gerekir. Çünkü bu Türkiye’ye yakışan bir anayasa değildir!

1982 Anayayası Değişmeli midir?

Peki şimdi değişmeli midir?  Zamanı mıdır?

Seçime bir yıl kaldıysa ve siz uzlaşma aramıyorsanız ve kendi partinizin ileri gelenleriyle bir anayasa hazırlayıp bunu halka sunuyorsanız bu bir siyasi partinin anayasası olmaktan kurtulamaz.

Buna karşı çıkanlar, bunun için karşı çıkıyorlar zaten!

1961 Anayasası
1961 Anayasası Türkiye’de bugüne kadar yapılan en iyi anayasa iken, hem de  yüzde altmış yedi kabul oyu almış bir anayasa iken, bir siyasi düşüncenin tamamen dışlandığı bir ortamda yapıldığı için, siyasi iktidara, Türkiye’nin yönetimine  onların varisi olan  bir takım siyasi partiler geldiğin de Türkiye’nin yönetimi onların  ellerine geçtiğin de, hedef olarak seçilmiştir.
Uzlaşma yoksa dünyanın en iyi anayasasını yapın yine bir  karşı cephe bulacaksınız.

Şimdi Yapılan Yanlıştır
Onun için şimdi yapılanın da yanlış olduğunu ifade etmek istiyorum.
Hem öylesine bir yanlıştır ki, oradan geriye dönüş de olmayacak.

Neden olmayacak?
Hepsi bir takım olasılıklara bağlı bir anayasa değişikliği bu! Ama bu değişiklik  eğer belirli gayeye ulaşırsa ve bu anayasa  değişikliği  kabul edilmiş bir  şekilde ortaya çıkarsa, bunu Türkiye’de de değişik yerlerde söyledim, yine tekrarlamakta yarar var, bu anayasa değişikliğinin ömrü  bu siyasi iktidarın  ömrüyle  doğru orantılıdır. Çünkü siyasi iktidar değiştiği  gün bu anayasanın da değiştirilmesi gerektiği söylemi ortaya atılacaktır ve gündeme egemen olacaktır! Ve değişecektir!
Siyasi Partilerin Ömrü Kadar Ömrü Olan Anayasa

O halde anayasalar böyle siyasi partilerin ömrüyle sınırlı olarak yapılmaz.

Düşünebiliyor musunuz şimdi Amerika’yı, kendi özellikleri içinde bir sistem kurmuşlar. Ne zaman? 1887’de.

Üzerinden 223 yıl geçmiş. Elbetteki buna eklemeler yapılmış.

Ama falan bölümlerini ortadan kaldıralım, anayasa değişikliği yapalım demek kimsenin aklına gelmemiş, gelmez! Çünkü öylesine yazılmış ve öylesine ilkeler ortaya atılmış ki bunların değişmesini ortaya atanların herhalde akıllarından kuşku duyulur..

Anayasalarımız

Biz 1876 dediğimize göre neredeyse onlardan yüz sene sonra  ilk anayasayı yaptık. Sonra bu 1909’da değişikliğe uğradı.Ve ondan sonra gelen anayasaları sayıyorum:

1921,
1924,
1961,
1982 anayasaları.

Bu anayasalarda da devamlı değişiklik yaptık. Bir türlü artık bizim anayasamız  var onunla uğraşmayalım, değiştirmeyelim demek halkımızın aklına fikrine yerleştirilemedi.

Şimdi yine bir anayasa değişikliğiyle ortaya çıkıyorsak...

Anayasa Yapmanın Usulleri
O zaman bunun usullerine bakalım. Anayasa değişiklikleri, doğrudur Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tam yetkisi altındadır. Ama yine kabul etmediğimiz ve konuşmamın başında söylediğim, “demokraside  kurallara uymak gerekir!” sözümün altında da bu yatıyor! Zannediliyor ki  yasama istediğini yapar.
Hayır istediğini yapamaz! Neden yapamaz?

Yasama İstediğini Yapamaz
Zaten 4. madde yukarda sayılan Cumhuriyetin temel niteliklerini belirleyen  o maddelerin değiştirilemeyeceğini, degiştirilmesinin  teklif bile edilemeyeceğini söyler.
O halda yasama da sınırlıdır!

Bu anayasa değiştirilmesi evet TBMM’nin yetkisidir, görevidir.
Ama onun da uyması gereken birinci ilke 175.  maddede net olarak gösteriliyor. Nedir bu?
Bunlar bir hükümet tasarısı olarak getirilemez  ancak teklif olarak verilebilir.
Anayasa değişikliğini herhangi bir siyasi  parti, parti olarak ortaya atamaz, bu iş  milletvekillerinin teklifiyle olur.
Ancak bizde böyle olmadı bu iş! Böyle başlamadı!

Hükümet Tasarısı Bir Anayasa
Düşünebiliyor muyuz ki bu anayasa değişikliği teklifi  denen ama gerçekte tam bir hükümet tasarısı olan, yani bakanlar ve  Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan bir yasa biçimiyle ortaya konmuşsa, orada evvelâ   konulan ilkeye aykırı hareket ediyoruz.
Bunu hazılayanlar, parti grup başkan vekilleri, adalet bakanı ve son sözü söyleyen olarak da başbakandır.

175. Madde
Öylesine bir olay ki bu, o 175. madde de bir kaide var. Hangi hükümlerin ayrı ayrı, hangilerinin bütün oylanacağına TBMM’si karar verir der. Buna keyfi karar verilemez.

Birbiriyle bağlantısı olanı ancak birlikte halk oylamasına sunarsın.

Bütünüyle sunuluyor burada. Millete, beğenmediğin olduğu halde hepsine evet diyeceksin, ya da beğendiğin hükümler olduğu halde hayır diyeceksin,diyorlar.

Bu hukuk devleti ilkesine aykırıdır.

Neden Bu Dayatma İhtiyacı
Neden acele biçimde anayasa  değişikliği dayatma ihtiyacı duyuyorlar?
Üç ana madde görüyoruz
1.     Partilerin kapatılmasının zorlaştırılması.
2.     Anayasa Mahkemesinin  oluşumunun değiştirilmesi .
3.     HSYK’nın  oluşumunun değiştirilmesi.

Hap yutmak ve Hapı Yutmak
Bu üç maddenin dışındakiler, onlara  eklenenler sostur, tatlandırıcıdır.  Yani açık bir biçimde ifade edildi, söylemekten de hiç çekinilmedi, bir hap haline getirildi. İşte bu hap haline getirme olayı..Gerçekte bütünüyle bir aldatmacadan ibaret bir hap bu.

Hap yutmak bizde rahatsızlıklarda onu yutmakta zorlanan kişiler için denir.Ve bizim halkımızda da hapı yuttu sözü vardır. Şimdi işte yutturulmak istenen bir hapla karşı karşıyayız.

Venedik Komisyonu
O dedikleri Venedik komisyonu bir danışma organıdır. 2006 tarihindeki 68 sayılı genel kurul kararı var, orada “Referandumlarda birbiriyle bağlantısı olmayan hükümleri birlikte sunmayın.” deniyor.

Burası bizim akıl alacağımız bir  yer de değil.

Venedik Komisyonu 1991’de kurulmuş.Yeni kurulan, Demirperde'den kurtulan ülkelere  yol gösterme için kurulmuş.

Çünkü Türkiye 1876’dan bu yana yüz küsur senedir, 130 senedir anayasa içinde pişmiş, nasıl anayasa yapacağını  bilen bir ülkedir. Bu komisyona sormak bizim için Türkiye için  zül olur.

Akıl, Aklını Kullanmak
Bir anayasa değişikliğinde bu işin altına  biz elimizi koyduk bedenimizi koyduk sözlerine hiç ihtiyaç yok. Yapılacak iş bu işin altına aklı koymak!

Aklı koymak! Aklı koysak başkalarına sormaya hiç ihtiyaç yok! Bu olayın temelinde yanlışlık var.
Bizdeki 175. madde, Venedik komisyonu ne söylüyor, onu söylüyor

İktidarı Kutluyorum

Bu siyası iktidarı bir noktada kutlamak lazım...

Çünkü hiç bir ülkede, gündeme bu kadar egemen,  istediği zaman  sıkıştığı zaman özellikle gündemi bu derece değiştirebilen  başka bir iktidarı görmedim. Onun için ben de kutluyorum.
Ama bu kutlama,  bir  aldatma, yanıltma olayı ise demokrasi böyle olmaz.
Şöyle bir olay oldu, Anayasanın 145. maddesi askeri yargının görevlerini ortaya koyuyor. Askeri Yargının nasıl görevli olduğunu ortaya koyuyor..
Bunun çaresini bir yasayla halletmek istediler. Yani bunlar o belirli suçlarda nasıl yetkili olacaklarını, kimi yargılayacaklarını  ortaya koyan bir madde. Burada DGM yerine kurulan mahkemelerin görevi.

Gece Yarısı Gözden Kaçırma

Bir gece yarısı o üçüncü fıkrayı yasadan çıkardılar. Zannettiler ki anayasaya aykırı bu maddeyi, biz bu yasayı  uygularız...

Eleştirildi bu. Siyasi iktidara sahip olan düşünce, o değişiklikleri eleştirenlere dediler ki:

Gözlerinizi açsaydınız! dediler.

Eğer bir ülkede  göz açmak bir marifet veyahut  gözlerin açılmamasını  sağlamak da bir marifet ise, o marifet demokrasiye yakışmayan bir harekettir!..

O madde Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi ama şimdi uygulamaya bakınca şunu görüyoruz:

Anayasanın 145. maddesi yürürlüktedir. Askeri mahkemeler  yürürlüktedir. Burada  askeri mahalde işlenen suçlar ifadesine dikkatinizi çekiyorum. Askeri yargının askeri mahalde  işlenen suçlar ifadesine dikkatinizi çekiyorum. 250. maddenin de iptalinden sonra askeri yargının çok açık ve net olduğunu görmek lazım.

Korku Ülkesi Türkiye
Türkiye bir korku ülkesi haline geldi. Artık mevcudu, doğruyu söylemek eğer cesaret haline geliyorsa, herkes dinlendiğinden kuşku duyuyorsa, korkuyorsa,   başlarına neler gelebileceğini bir korkuyla, kuşkuyla karşılıyorsa artık o ülkede kimse konuşmasın!

Artık Kimse Konuşmasın
O ülkede kimse konuşmasın
Onun için ne oluyorsa bu çerçeve içinde değerlendirmenizi öneririm. Çünkü enteresan bir olay:

Belirli kişiler, belirli yargılar tarafından kovuşturuluyor, soruşturuluyor, eğer kimse de buna karşı çıkmıyorsa o halde hem sistemde bir yanlışlık vardır. Hem de bunun  yurttaşlar tarafından  karşılanmasında, kabullenilişinde bir yanlışlık vardır.

Hukuk Devletinin Bittiği Nokta
Bu hukuk devletinin bittiği noktadır. Sözün bittiği noktadır!

Sözün bittiği noktadır!
Şimdi devam edeceğim. Anayasa  değişikliğiyle  neler yapılmak istendiğini ayrı ayrı maddelere geçince daha iyi ortaya koyacağımı sanıyorum.

Böyle Bir Geçiş Döneminde
Böyle bir dönemden geçiş sırasında bu anayasa  değişikliğine giriyoruz.Yani karşı çıkmanın bir cesaret gibi karşılandığı bir ülkede bu kolay bir iş değil! Anlatmak zor!
Elbetteki  bu vatanın cesaretini kaybetmemiş, doğrunun doğru  olduğunu, doğruyu söyleme cesaretini gösteren  evlatları var.

Belirli Kişiler Belirli Yargıyla

Demin söylediğim örnek çok kütü bir örnektir.  Herşeyden önce bu ülkede hukukçular, ceza hukukçuları var. Üniversiteler var. Bu üniversitelerin  Hukuk fakülteleri var. Sayıları elliye yakın. Bunun profesörleri, doçentleri var. Onların içinde bu yapılanların, bu yapılan işlemin hukuka sığmadığını söyleyenler yok mu?

Elbette var. Yalnız sayıları çok az.
Ama mesele yolu açmaktır.
Bunun doğru olduğunu söyleyen kişilerin olmasıdır.

-Konferansın Birinci Bölümünün Sonu-

2. bölümü:
http://www.youtube.com/watch?v=S3lgppE1-Os

Eren TİRYAKİ - Bhaber.net’in Frankfurt Muhabiri
http://bhaber.net

Son Yazılar

Mostly cloudy

20°C

Istanbul