su ve yasam2 

İçme suyumuzdaki ilaçlar!

Antibiyotiklerin içtiğimiz sular ve yediğimiz bitkiler yoluyla düşük konsantrasyonlarda sürekli alınması antibiyotik direncine sebep oluyor.

Başta antibiyotikler olmak üzere ilaç atıklarının özellikle içme ve sulama sularındaki yarattığı çevre ve toplum sağlığı sorunu, gelişmiş ülkelerin tartıştığı ve ciddi önlemler aldığı büyük bir sorun. Ülkemiz sağlık politikası üretenlerin gündeme getirmediği bu büyük tehlike, sinsi bir şekilde toplum sağlığını tehdit etmekte. Sorunun en büyüğü sorundan habersiz olmak derler ya bu sorunun daülkemizde ne adı ne muhatabı mevcut.

Ocak 2014’te “Çevresel Kirlenme” adıyla yayımlanan bir dergide yayınlanan bir makale tüm dünyanın ilgisini çekti. Çalışma su kaynaklarında ilaçların seviyelerini araştırmaktaydı. Çalışma atıksu sistemleriyle arıtılan sularla sulanan 50 bitkide, 56 aktif ilaç içeriğini çalışmıştı. Çalışmada yüksek kan basıncı tedavisinde doğrudan ve ilaç kombinasyonlarında sıkça kullanılan hidroklorotiyazid isimli ilacı, bitkilerin tamamında; metoprolol ve atenolol gibi yine yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan ilaçları ve karbamazepin gibi duygusal durum dengelenmesinde kullanılan bir diğer ilacı da bitkilerin %90’ındatespit etti. Çalışma yayımlandıktan sonra, çevre avukatları içme ve sulama suyu kaynaklarındaki bu kirlenmeye dikkati çeken uyarılar yaparak önlemler talep ettiler. Bu uyarılar toplum sağlığı için zorunluydu ve takibi de gerekliydi. Zira bu tür ilaçların su kaynaklarında olması başta antibiyotik direnci ve gençlerde hormonsal yan etkiler dahil birçok yan etkiyle insan ve toplum sağlığını tehdit ettiği bilinmekteydi. Bu ilaçların aynı zamanda sudaki yaşam döngüsünü yıkmakta olduğu da bilinen bir gerçekti.

SAĞLIK POLİTİKACILARININ GÜNDEMİNDE YOK !

Atık ilaç sorununda antibiyotiklerin özel bir yeri var, çünkü bu ilaçlar insan ve hayvan tıbbında tedavi edici amaçlar için sıklıkla kullanılıyor. Antibiyotiklerin bir kısmı metabolizma tarafından kullanılırken, kullanılmayan kısımlar idrar ve dışkı yoluyla kanalizasyona ve oradan da arıtma tesisine ulaşmakta.Yine kullanılmayan antibiyotiklerin çoğu çöpe atılmakta. Arıtma tesisine ulaşan antibiyotikler klasik arıtma yöntemleriyle giderilemediğinden çevresel sorunlara neden olmakta. Yüzey sularında yüksek yoğunlukta antibiyotikler sudaki organizmalar üzerine toksik etki yapmakta. Antibiyotiklerin içtiğimiz sular ve yediğimiz bitkiler yoluyla düşük konsantrasyonlarda sürekli alınması antibiyotik direncine sebep oluyor. Alıcı ortama yani canlılara verilmeden önce antibiyotiklerin fiziksel, kimyasal ve biyolojik yöntemlerle arıtılması zorunlu.

OECD 2017 Sağlık verilerine göre günlük antibiyotik kullanımında ülkemiz 39.8’le birinci sırada. Diğer ülkeler için bu oran sadece 21.5. Yüksek antibiyotik kullanım oranının insan organizmasında doğrudan yarattığı sorunlar saymakla bitmez. Ancak doğrudan ilaç içmeyenleri de bağlayan içme ve kullanma sularımızdaki ilaç sorunu, ülkemiz sağlık politikacılarının gündeminde yok.

İLAÇLAR YERALTI SULARINA DA SIZMAKTA...

İçme suyunun iyileştirilmesinin uzun ve zorlu bir tarihi var. Eski medeniyetlerde içme suyunun iyileştirilmesi tat, koku ve görünüm üzerinden başlatılmış. MÖ 4000 yılına kadar kayıtlar mevcut. 1800’lü yıllarda suyun içerisindeki partiküllerin insan sağlığına olumsuz etkileri tartışılmaya başlanmış. Louis Pasteur’ün 1880’li yıllarda mikropların içme suları aracılığıyla yayıldığını açıkladığı “germ teorisi”, içme suyunun toplum sağlığındaki önemini belgeleyen en önemli teorilerden birisi. 1960’lı yıllarda endüstriyel atıklarla içme sularının kirletilmesi tartışılmaya başlanmış ve 1974’de Sağlıklı İçme Suyu Sözleşmesi gündeme gelmiş. Bu sözleşme farklı arıtma yöntemleriyle bir insan hakkı olan sağlıklı içme suyu temini için yöntemler tanımlamışsa da, klasik arıtma yöntemleri ne yazık ki içme suyundaki kimyasallardan ve toksinlerden toplumları korumakta yetersiz kalmış. Hele bizim gibi içme suyu ve atıksu arıtma sistemlerinin yetersiz, ilkel, hatta olmadığı ülkelerde bu sorunun toplumsal önemi çok büyük. Ülkemiz içme ve kullanma sularında ilaç atıklarının düzeyi rutin bir analiz olmadığı gibi; ilaç atıkları sorununa dair hiçbir tedbir alınmamış durumda.     

Ne yazık ki bütün dünyada olduğu gibi bizim içtiğimiz sular da başta antibiyotikler, kalp ve tansiyon ilaçları, hormonlar ve psikiyatrik ilaçlar olmak üzere, çeşitli ilaçlarla yüklü. Bu ilaçlar, içme ve sulama amaçlı suların temininde sıklıkla kullanılan yeraltı sularına da sızmakta.

İLAÇLARINI YA TUVALETE DÖKMEKTE YA DA ÇÖPE ATMAKTA…

Bilimsel verilerle dünyayı tehdit eden bu sorun, tam bir açıklıkla ortaya konulmasına rağmen, ülkemizdeki tabloyu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma ne yazık ki yok. Bu türden çalışmalar bir yana, atıksu arıtma sistemlerimiz yetersiz, olanlar ilkel, kapsayıcı olmaktan uzak ve denetimsiz. Koskoca Kızılırmak’ıbile adeta çöp tenekesi olarak kullandık. Özellikle yaz aylarındaKızılırmak suyuyla sulanan alanların kuruduğuna dair tespitler mevcut. Bırakın sularımızda ilaç ve hormon seviyesi takibini kimyasal atık takibi bile göstermelik. Yeraltı su kaynaklarının denetimi yok hükmünde. İçme sularındaki klorlama bakterileri yok ederken kendi zehrini sulara salıyor; sudaki organik partiküllerle birleşerek toksitesini defalarca katlıyor. Plastik şişelerde halka içme amaçlı sunulan suların toksisite denetimi yetersiz olduğu gibi, plastiğin kendi yarattığı olumsuz hormonsal etkilerinden toplum tamamen habersiz. Evde filtrasyon sistemleri ilaç kalıntılarını temizlemiyor. Şişelenen ürünlerinin ilaç içeriği testleri dahi yapılmıyor.

İnsanlarımızca kullanılan ilaçların çok az bir bölümü kullanan insanın vücudunda kalmakta, tamama yakın bölümü idrar yoluyla atılmakta. Yine toplumuzda insanlarımız kullanmadıkları artık ilaçlarını, ya lavaboya ya tuvalete dökmekte ya da çöpe atmakta. Bu atılan ilaçlar atıksu sistemleri aracılığıyla göllerimize, ırmaklarımıza ve yeraltı sularımıza girmekte.

İçme ve kullanma sularında ilaçların olumsuz sağlık etkilerini yok etmenin en geçerli yöntemlerinden birisi uygun, etkin, kapsayıcı bir ilaç atık sisteminin oluşturulması ve kontrolü. Ancak ilaç atık sistemi uygulaması, kontrolü ve denetimi kavramının Türkiye’de adı bile yok. Ne yasalar konmuş ne de toplumu bilgilendirici bir sistem kurulmuş. Sağlık Bakanlığı da Çevre Bakanlığı da diğer sorunlar gibi bu büyük tehdide karşı umarsız.

ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER :

Kullanılmayan ilaçların toplanması, içme ve kullanma sularındaki ilaç seviyesi tehdidine karşı biran önce yasal düzenlemeler gerekli. Bir seferberlik lazım.Acilen şu tedbirlerin alınması gerekli:

1) Gereksiz ilaç ve antibiyotik kullanımıyla mücadele;

2) Süresi geçmiş, kullanılmamış ilaçların eczanelerce geri alındığı bir sistemin oluşturulması; teslim ve alımın etkin kaydı;

3) Toplanan ilaçların uygun yöntemlerle imhası;

4) Uygulanacak yöntemin kamu spotlarıyla duyurulması;

5) Hekimlerin bitmemiş ilaçların eczaneye iadesi konusunda hastaları eğitmesi;

6) Tarımsal ve hayvansal ilaç kullanımının denetimi, serbest satışının engellenmesi;

7) Sulama ve içme sularının uygun yöntemlerle arıtılması; ilaç atık analizlerinin yapılması ve toplumun bilgilendirilmesi;

8) Atıksu arıtma sistemlerinde ileri teknolojiyle desteklenmesi;

9) Atıksu arıtması uygunsuz yerel yönetimlere yasal yaptırım uygulanması;

10) Çevre ve insan sağlığında oluşturdukları tehditler nedeniyle ilaç firmalarından özel vergiler alınması;

11) İçme ve kullanma sularının özelleştirilmesinden derhal vazgeçilmesi.

Kader gibi ilkel bir yargıyla sağlığı kuşatılan insanımıza, ilaçlarla gelen bir sağlık modeli oluşturmak, bizim sağlık sistemimizin daha doğrusu kapitalist sağlık sistemlerinin çıkmazı. Tüm dünyada dördüncü sıra ölüm nedeni olduğu bilinen ilaçlardan toplumu korumak için daha ne kadar insanımızı emperyalist sağlık politikalarına kurban edeceğiz? Unutmamak gereklidir ki bir toplumun sağlığıo ülkenin tarihinden, uyguladığı ekonomik modelden,eğitiminden, toplumsal alışkanlıklarından ve sağlık sisteminden bağımsız değildir.

Gülümser HEPER – 30 Mart 2018

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yazarlar

Mostly clear

22°C

Istanbul