dusunadami2

Tanrı'nın esaretine son vermeliyiz!

Her ne kadar Batı kendini medeniyetin bayrak taşıyanı olarak görse ve tanımlasa da Türk-İslam bilginleri medeniyet unsurunun gereğini üstlenmiş; birçok bilim dalında dünyaya kıymetli hazineler miras bırakmıştır.

Miras bırakılan dilin çoğunlukla Arapça ve Farsça olması mirasın büyüklüğünü etkilememiş ancak tarihsel süreçte bu kişilerin aidiyeti hakkında spekülasyonlara hatta kasten yanlış bilgilerin verilmesine neden olmuştur. Ancak ne yazık ki bu alimler yaşadıkları toplumun politik kargaşasından ve baskılarından en yüksek oranda nasiplenmiş, yaptıkları işin bedelini kaybolan hayatlarıyla ve bedenlerine yapılan işkencelerle ödemişlerdir.

Bu alimler yaşadıkları dünyanın siyasi gerçeğini yenemedikleri gibi kendi varlıklarını da koruyamamış; dönemin siyasi gerçeklerine ruhlarını değil bedenlerini bırakmak zorunda kalmıştır. Ancak aslolan ruhları günümüz medeniyetini tartışmak için dahi yeterlidir.

FARABİ DE DOĞDUĞU BÜYÜDÜĞÜ TOPRAKLARDAN UZAKLAŞMAK ZORUNDA KALMIŞTI…

Nitekim tıbbın maddesel anlamda temellerini atan Razi, dönemin İslamcı bağnazlarının hiddetinden nasiplenmiş, idarecisi olduğu hastanedeki pozisyonunu kaybetmiş, hasta bakması engellenmiş, kafasının kesilmesi için karar çıkartılmış, hastalarına şefkat ve merhametle baktığı gözleri kör edilmiştir. Dünya tıbbında bazılarının İbni Sina’nın dahi önünde gördüğü bu akademisyen, yazar ve dahi, fakirlik, kimsesizlik ve işkencelerin cenderesinden geçerek ölüme terk edilmiştir. Aynen Razi gibi İbni Sina’da sürgünlerde, hapislerde, çoğu zaman kaçarak bir hayat yaşamış, uğradığı iftiralar zihninde bedeninden çok daha ağır tahrifatlar yapmıştır. Aynen onlar gibi Ebu Reyhan el-Biruni de dönemin idarecilerinin hışmından nasiplenmiş, varlığını korumak için teslim ettiği bedenine zihni itiraz etmiş, siyasi idarecilerin hayatından uzak durmaya çalışarak yapayalnız bir hayat yaşamıştır. Yine Razi ve İbni Sina’nın düşünce sistematiğini olgunlaştıran ve Aristo’dan sonra en büyük öğretmen olarak kabul edilen Farabi de doğduğu büyüdüğü topraklardan uzaklaşmak zorunda kalmış, politik kargaşalardan nasiplenmiş, en verimli dönemlerini geçirdiği Bağdat’tan ayrılmak zorunda kalmıştır. Asya toprakları dışında bilimini ve Tıp sanatını icra eden El-Zahravi’nin hayatı da çağdaşlarından farklı değildir. Radikal İslamcıların hiddetinden o da nasiplenmiş, yaşadığı toplumdaki farklı kimlikten insanlara uygulanan politik baskılara itiraz edince tutuklanmış, tam yedi yıl boyunca Marakeş’te hapiste kalmış; çıktığında ise bedeninde uğradığı işkencelerin izlerini, zihninde ise kötü hislerini taşımıştır.

KAPİTALİZM VE EMPERYALİZM, TANRI’YI ELİNE GEÇİRMİŞ !

İşte bu noktada sorulacak soru Tanrı bilimin neresinde olduğudur. Tanrı adına yaşanan kargaşanın neticesinde oluşan sonuçların gerçeği göz önüne alındığında Tanrı’nın çoğunluğun tekelinde, bilimin karşısında olduğu anlaşılabilir. Daha doğru ifade etmek gerekirse Tanrı çoğunluğun tanrısı olmuş, bilimi ve bilimsel bakışla dünyayı değerlendiren, varlığı tartışan, varoluşunun gerekçelerini analiz eden alimleri koruyamamıştır. Materyalist gerçek bu olmasına rağmen Tanrı’yı sahiplenen grubun Tanrı’yı temsil edip edemediği ise günümüz biliminin mevcut durumundan anlaşılabilir. Aynen Tanrı gibi Bilim de güç dengeleri içerisinde güçlü olanın elinde kalmış; varlığını onların temsil ettiği ölçüde temsil etme şansı kazanmıştır. Bir nevi Tanrı sıradan insanların, cehaletin, şiddetin, insan bilmezliğin pençesinde daha ironik söylemek gerekişe Tanrı tanımazların elinde kalmıştır. İşte bu noktadan itibaren çağımızın en büyük Tanrı’sı Kapitalizm ve Emperyalizm, Tanrı’yı eline geçirmiş, onun adına konuşmaya ve insanlığı yargılamaya başlamıştır.

Tüm bu travmatik hayatları incelediğimizde aslolan sorunun ne olduğunu bir nebze de olsa algılayabilmek günümüz biliminin çıkmazlarını bize tanımlaması için önemlidir. Tüm bu bilim insanlarının kendi çağdaşlarıyla olan yazışmaları, ilmi ve felsefi tartışmaları bir boyutta Tanrı’yı koydukları yeri anlamamız için gerekli. Hepsi de Felsefi boyutta tartışmalar ve dönemin siyasal İslâm gerçekliğinde Tanrı kavramını ve varlığı tartışmaktalar.

İNSAN GERÇEĞİNE TESLİM OLMAK TANRI’YA TESLİM OLMAK DEĞİLDİR !

Her ikisi de Cürcan’da sürgün hayat yaşayan, hatta birlikte çalışan,  İbni Sina ve Biruni’nin tartışmaları günümüz siyasi tartışmalarından ve bilimsel gerçeğinden hayli farklı. Anlaşmazlığa düştükleri şeyler Tanrı’nın amacının ne olduğu, varlığın felsefesi boyutunda. Tartışmanın hiçbir yerinde Tanrı’nın kutsallığı boyutunda fikir ayrılığı yok! Biruni’ye göre, Tanrı’yı ve tabiatı anlamak için yalnızca tek bir yol ve metot izlenmemelidir. Gözlem ve deney kadar tefekkür, akıl yürütme, mukayese yanında ilahi vahyin işaretlerini değerlendirmek gereklidir. O dünya yaşantısında felsefeyi reddetmemekle birlikte matematiği tabiatın yapısını çözümlemeye yarayan bir disiplin olarak görmüştür. Bİruni'nin, İbni Sina’ya yönelttiği sorular arasında; Dünya’daki cisimlerinin ağırlığa sahip olup olmadığı, alemin neden kadim olduğu, maddenin neden bölünemeyen parçalardan (atomlardan) oluştuğu ve neden bu aşamadan sonra madde parçacıklarının parçalanmadığı, neden Aristo ve diğer bilginlerin altı yön belirledikleri, yönleri belirlemede ölçünün ne olduğu, neden diğer bir alemin varlığının da kabul edilmediği, neden Dünya’nın elips şeklinde değil de küre şeklinde olduğu, ısı ve ışığın cisim olup olmadığı, maddenin değişim ve dönüşüm hallerinin ne olduğu, basiret potansiyelinin varlıkları nasıl algıladığı şeklinde olup, Bir'in tanımı, irade ve yokluk hakkındadır. O bir anlamda tabiatın kendi içindeki gerçeklerden Tanrı’nın birliğini ve siyasi erkini savunmuştur. İbni Sina da iftiraların aksine hiçbir zaman Tanrı’nın varlığını sorgulamamış o da tabiattaki tezahürlerinden Tanrı’yı aramış; ancak Tanrı’nın her şeyi kontrol noktasındaki gerçekliğini sorgulamıştır.  İnsan gerçekliğini göz ardı etmemiştir. Bu anlamda bakıldığında İbni Sina, Biruni’ye göre daha materyalisttir ve görüşlerinin doğru olduğu tarihsel süreçte ortaya çıkmıştır… İnsan gerçekliğinde Tanrı’yı aramak zor ve meşakkatlidir de. Nitekim bu gerçekliğin içerisinde Biruni gibi siyasi erke teslim olmamış; kaçmayı ve kaçarken üretmeyi seçmiştir. Bir nevi Biruni’den daha fazla bedel öderken daha kalıcı olmayı başarmıştır. İnsan gerçeğine teslim olmak Tanrı’ya teslim olmak değildir gerçeğini tarihe not olarak düşmüş; dünden bugünü görmüştür.

İNSANLIĞIN KURTULUŞU İÇİN ZORUNLU GERÇEK BU !

İçerisinde binlerce dram bulundursa da Bilim, Tanrı, İnsan kavramlarının iç içe girmiş tartışmaları günümüzün gerçekliğinde öylece yerini korumakta. Tanrı’nın varlığını tekeline almış bir grup, bilimi ve insanlığı yönetmeye çalışmakta. Tanrı tanımaz bir grup, Tanrı adına konuşurken ve Dünya hayatını şekillendirirken acaba Tanrı’yı ne kadar algılıyor, esas soru bu! Bilim, insan ve Tanrı penceresinde Tanrı’nın üç beş bilim adamının düşünce sistematiğinden çıkarılıp Tanrı tanımaz bir grubun elinde esir tutulması insanlığın sonunu getirmesi işte bu yüzden.

Her koşulda Türk-İslam tarihinin bu dönemi Dünya’yı yeniden şekillendirecek tartışmaları içerisinde barındıracak olgunlukta ve büyüklükte. Önemli olan bu tartışmalardan sonuç çıkarmak ve Tanrı’nın esaretine son verebilmek. İnsanlığın kurtuluşu için zorunlu gerçek bu…

Gülümser HEPER – 19 Şubat 2018

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yazarlar

Cloudy

19°C

Istanbul