Sosyalist Kültür (SK): Sizce son ekonomik krizin dinamikleri nelerdir?

Arslan Başer Kafaoğlu: Benim son on yıl içinde yazdıklarımı okumuş olanlar bu krizin en geç 2010 yılında geleceğini haber verdiğimi bilirler. Kapitalist ekonomi bu krize mutlaka uğrayacaktı. Nedenini anlamak için Karl Marx’ın –kapitalist düzenin işleyişini en iyi çözümleyen odur- kapitalin organik kompozisyonu analizine eğilmek ve bu analizin getireceği sonuçları araştırmak yeterlidir.

Marx Capital’in III. cildinde bu konuyu ele almıştır. Şöyle: “Kapitalist üretim, üretime yönelmiş kapitalin her zaman ve durmadan büyüdüğü bir süreçtir. Eğer üretim bittiğinde, sürecin başındaki kapital büyümemişse ve hele kapitalin büyümesi amaç olarak gözetilmemişse bu üretim zaten kapitalist üretim değildir.”

Ancak kapital bir bütün olarak aynı nitelikteki değerlerden oluşmaz. Onun bir kısmı üretimde birden fazla kez kullanılabilir üretici değerler toplamıdır. Buna “sabit kapital” diyoruz. Üretimde kullanılan binalar, makineler, tesisler, ham madde ve ara mal stokları, üretime ait bilgiler sabit kapitali oluşturur. Diğer taraftan üretimdeki emekçilere ödenen bedeller ise “değişken kapital”dir. Kapital üretimle birlikte büyürken zaman aralıklarında sabit kapital, değişken kapitalden hızlı büyür. Bunun sonucu her üretilen mal ve hizmetle beraber satış zorlaşır. Çünkü üretilen mallar göreceli olarak daha yavaş büyüyen dolaşan kapital kadar talep yaratır. Kapitalin bütünü içinde bu iki kapitalin oranına göre oluşan bütünleşmeye Marx “kapitalin organik kompozisyonu” adını veriyor. Kapitalin organik kompozisyonu demek oluyorki üretim kapitali büyüdükçe, satışı (tüketimin) ve ürünlerin piyasaca eritilmesini zorlaştıracak biçimde gelişir. Kapital içindeki sabit kapital daha hızlı büyüdüğünden, kapitalist düzende üretim için büyüme oldukça hızlı olur. Artan sabit kapital de üretimin hızla büyümesini sağlar. Asıl zor olan bu üretimin tüketilmesinde ortaya çıkar.

1929 Bunalımı

Kapitalist düzenin bu niteliğinden doğan ilk kriz 1929 yılında ortaya çıkmıştır. Bu kriz, burada ayrıntıları verilemeyecek dönemlerden geçtikten sonra, sonraki kapitalizmin işleyişinde o günlere kadar ana kurallardan bir önemlisinin ortadan kaldırılmasıyla çözülmüştür. Üretimin satılamadan kalmasında, Altın Para Sistemi denilen ve alış veriş araçlarının altın üretiminin kısıtlı kalışıyla ilgili kural da rol oynamıştı. Krizden sonra parada “altın esasından” ayrılındı. Artık piyasayı döndürecek ödeme araçları kamu otoritelerince ve üretimin eritilmesinde sıkıntıya düşülmeyecek biçimde ayarlanıyordu. Ancak bununda kısa zaman sonra yeterli olmadığı meydana çıktı. Her fırsatta tüketiciyi gelirinin bir kısmını harcamaya yöneltecek önlemler alınmaya başlandı.

Bu önlemler (özellikle para basımının arttırılması) sayesinde 2000 yıllarına kadar ufak tefek konjektür dalgalanmalar dışında özellikle büyük sanayi ülkelerinde 1929 benzeri krize uğranmadan gelindi. Ancak özellikle 1990’larda para babalarının daha fazla kazanma hırsı için onca önlem az gelmeye başladı. Para adı verilen “para yaratan” kuruluşlar kapitalizmin direksiyonunu imalatçıların, (Marx’ın ve Schumpeter’in girişimci dedikleri sınıfın) elinden aldılar. Marx döneminde ekonomik yaşama girişimci egemendi. 20.yüzyılın başında Lenin, Hılferding ve Rosa Luxemburg kuşağı iktisatçıları gerçi dümenin Finans Kapital’in eline geçtiğini ifade ettilersede bu doğru değildi. 20.yüzyılda daha doksan yıl girişimciler ekonominin dümenini elde tuttular. 1990’lı yılların ortalarında dümeni tutan ellerin değişmesi tamamlandı. 2000 yılında Goldman Sachs, Merrill Lynch vb gibi büyük yatırım bankalarının yanında onlara hizmet eden ve Hedge Fund denilen kısa vadeli araçları bunların reeskontuna sunan bankerler (ki bunlara iş sahipleri Sales and Loans = Satış ve Borç verme’nin baş harfleri olarak “S ve L” diyorlardı) özellikle ABD yaşamının kralları oldular.

Her bunalımdan önce bir aldatıcı bolluk yaşanır. 1929 bunalımından önceki ve 1. Dünya Savaşından sonraki altın yılları Amerikan Edebiyatı çok güzel yansıtır. Bu kez de bir ekonomi kitabından bunu yansıtalım: “Bugünün (2009 yılı) perspektifinden 2007 ilk baharına bakıldığında adeta farklı bir dünyada yaşadığımız sanılır. Amerikan finansal piyasası olağanüstü aydınlıktır; tüketici harcamaları güçlü bir tempoyla gelişmektedir; yatırım için kredi veren piyasalar boom halindedir ve riskli fonlar için bile istenen primler görülmemiş derecede düşüktür. S ve L kredileri için bile Mart-Mayıs aylarında yıllık faiz yüzde 9 idi.”

“İlk deprem dalgası Haziran’ın ortasında Bear Sterns “Mortgage” kredisinin marjinal ödemesi yapılamayınca geldi.” Öyleyse “Mortgage kredisi” ve marjinal ödeme neymiş görelim.

Mortgage Tsunamisi

Mortgage bir taşınmaz mal ipoteği ile garantiye alınmış kredi demektir. Bu taşınmaz mal zaten var olan bir taşınmaz da olabilir, kredi ile yapılmak istenen bir taşınmaz da… Kriz olayını daha iyi anlatabilmek için, Mortgage işleminin bir taşınmaz sahibi olmak için, kişinin bina bedelinin diyelim yüzde 20’sini kendisi koyup, kalan yüzde 80’i için bir Hedge fon sahibi kuruluşa başvurduğunu varsayalım. Bu hedge fon, borç yüklenecek kişiye geri ödeme koşullarını kapsayan bir Mortgage senedi karşılığında istediği hesabı açar. Ancak bu senedi bir büyük yatırım bankasına reeskont ettirerek, kendisi sanki borçludan ödeme gelmiş gibi yararlanır. Aynı zamanda düzenlediği senet tutarı kadar yeni “ödeme kolaylığı” sağlayacak “Varlığa Dayalı Tahvil” çıkartma hakkını kullanır. (Yalnız Mortgage kredilerinde bu hak vardır ve bu nedenle ABD’de olsun Batı Avrupa ülkelerinde olsun Mortgage kredisine çok rağbet edilmiştir.)

Şimdi düşünelim, Mortgage borçlusu sadece o, net borçludur. Buna karşılık,

- hem Hedge fon sahibi ve

- hem de yatırım bankası alacaklıdır.

Üstelik Hedge fon sahibinin, çıkardığı varlığa dayalı çıkarılmış tahvil kadar borcu vardır. Yani tabir-i caizse bir koyundan dört post çıkartılma durumu vardır. Borçlu tabanı göreceli olarak bu kadar dar bir piyasa 2007 yılına kadar yaşanmış değildir. Üstelik ABD merkez bankası demek olan FED bu senetlerin bir kısmının toksik madde ( eşik altı bono ) olmasında sakınca görmemiştir, bunlara göz yummuştur. İşte borç pramidinin ilk ödemesinin geldiği duruma marjinal deniyor. Çok hallerde, bu marjinal reeskontla senedi portföyüne alan büyük yatırım bankası oldu. Ve ilk zorluğa ve iflas ve tasfiyeye uğrayanlar da bunlar oldu. Bunların konut kredilerinde ABD hükümetince kurulmuş sigorta kurumları çöktü. ABD’nin büyük yatırım kurumları bu senetleri Batı Avrupa ve özellikle ingiltere’ye devretmişlerdi. İlk iflaslara ABD kurumları kadar bunlar da muhatap oldu.

KISACA KRİZ KAPİTALİST BÜYÜK SERMAYENİN EN YÜKSEK KÂRI ELDE ETME HIRSIYLA EN BASİT GÜVENLİK ÖĞELERİNİN ÇOK ÜSTÜNDE PARA ( ÖDEME ARACI ) DOĞURMASINDAN KOPTU.

SK: Finans sektörünün bu derece ön planda olduğu bir dünya ekonomisinde, devletlerin planlı bir biçimde ekonomiye müdahil olmalarını ya da Keynesyen düzene geri dönmelerini mümkün görüyor musunuz?

2007’de kriz çok önemsiz görüldü hükümetlerce. Bir kural geliştirilmişti “ BUGUNKÜ KAPİTALİZMDE 1929 EMSALİ KRİZ OLMAZ: BİR KRİZİN İLK İŞARETLERİ GELİR GELMEZ MERKEZ BANKASI FAİZ ORANLARINI İNDİRİR VE KRİZİN ÖNÜNÜ KESER.” Böyle de hareket ettirler, merkez bankaları hemen kredileri düşürdüler. Ama 2007’nin Ağustos’undan yıl sonuna kadar bu önlemin krizi yavaşlatmadığını görünce devlet müdahalesi akıllarına geldi. Krizin ne kadar geniş ve derin olduğu başta ABD, zengin kapitalist ülkelerce ancak 2008 yılında fark edildi. Ancak müdahaleler onca büyük kamu fonuna rağmen etkisiz kaldı. Çünkü BU KRİZ ÇOK YÖNLÜ BİR KRİZDİR: 1929’daki gibi tek yönlü değil. Hala tedavinin ne olduğunu anlayabilmiş değiller. Bu nedenle bu soruya net yanıt veremeyeceğim: Ama krizdeki ülkelerin kapitalist ekonomi formüllerini terk etmede geç kaldıkları ayrıca bilinen kapitalist ekonominin Keynesci tedavi yollarıyla kurtarılamayacağı kanısındayım.

SK: 1970’lerdeki büyük krizle birlikte kapitalistler sanayide düşen kar oranlarını görüp finans oyunlarıyla düşen karlarını yükseltmeye çalıştılar. Değeri artan varlık fiyatlarına dayanan finansal enstrümanlarla ekonomiyi sığlaştırdılar. Doksanlarda teknoloji sektörü, iki binlerde konut sektörü… Son kriz bu yolun sonuna gelindiğini gösteriyor. Sizce kapitalizm yeni spekülasyon alanları yaratarak “açılım” yapabilir mi?

Sorunuzda krizin çıkış ve ilerleme sıralaması yanlış. ABD’de ilk bunalıma giren, yapılan sıralamaların aksine reel sektördür. Reel sektörde özellikle demir-çelik kesimi dünyadaki rakipleri karşısında havlu atmıştır. ABD hükümeleri bu nedenle demir-çelik sektöründe, çelik kesiminde ithalatı hemen hemen bütünüyle yasaklamıştır. Ancak pahalı yerli demir-çelik endüstri ürünlerini – başta otomobil – rekabet dışı bırakmıştır. Endüstri’yi kurtarmak için ölçüsüz bir şekilde maali sektörün genişlemesine göz yumulmuş buradan krize girilmiştir. Yani ekonomiyi kurtarmak için “her türlü açılılm” yapılmış ve kriz asıl bundan doğmuştur. Yeni spekülasyon ve açılım bulunma olasılığı oldukça zayıftır.

SK: 1973’teki petrol şokuyla birlikte büyük sanayi parçalandı ve finans ve ticaret gibi parazit sektörler ön plana çıktı. Bugün İstanbul’a baktığımızda bile ne kadar çok Alışveriş Merkezinin olduğunu gözlemleyebiliriz. Bu Hong-Konglaşma sürecinin kapitalizmi orta çağa çevirdiği üzerine bir çok kitap ve makale yayınlanmaktadır. Siz de böyle düşünüyor musunuz?

Kapitalizmde en önemli sorun imal edileni satabilmektir. Kapitalizmi krize her zaman mahkum hala getirende budur.

SK: Servet beyanına göre çalışan Vergi Usul Kanunu’nu hazırlayanlardan biriydiniz. Dolaylı vergilere dayanan bugünkü vergi politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vergi sistemi ağırlığı,

Rantları,

Spekülasyonları,

Servet artış ve intikallerini,

Emek dışındaki gelirleri kapsayacak şekilde düzeltilmelidir. Servetlerin her türlü araçları sıkı izlemede tutulmalıdır.

SK: Özal’la birlikte bütçe açığına neden oluyor gerekçesiyle bütçeden Kit’lere yapılan aktarmalar durduruldu. Ancak bütçe açıkları bu sefer sosyal güvenlik harcamalarından ötürü yükseldi. Yeni çıkan SSGSS’nin halkımıza ne türden etkileri olacaktır?

Bu soruya ileride ayrı bir yazıyla cevap vereceğim.

SK: AKP iktidarının izlemiş olduğu para politikaları özel sektörü dışardan borçlanmaya itti. Eskiden genellikle devletler dışardan borçlanırdı. Bu durumu sağlıklı buluyor musunuz?

Hiç sağlıklı bulmuyorum. Dışarıdan borçlanma ister kamu ister özel kesimce yapılsın “geri ödeme” bakımından getireceği güçlük ve zorluklar aynıdır. Bizde özel sektörün geniş ölçüde dış borçlanması banka sistemimizin zayıf oluşundandır.

SK: Tayyip Erdoğan’ın, “Kriz dış kaynaklı. Türkiye’nin bir sorunu yok” yaklaşımını doğru buluyor musunuz? Akp döneminde izlenen politikaların ekonomiyi kırılganlaştırdığını söyleyebilir miyiz?

Krizin milli ekonomiyi en çok sarstığı ülkelerden biri Türkiye’dir. Gerek işsizliğin artması gerek reel sektörde işyeri kapatmaları ve gerekse bütçe açıklarındaki artışa bakıldığında bu açıkça görülür. Eğer sayın Başbakan’ın dediği gibi uğranılan durumlarda hükümetin hatalarının rolü olmadığı kaziyesi doğru olsaydı, durum böyle olmaz, uğranılan hasar hiç olmazsa durumu bize yakın olan ülkeler ( örneğin Yunanistan, Mısır ) hizasında kalmış olurdu. Hükümetin bugunkü cidden ağır duruma gelmemizde büyük hataları vardır.

1-) Hükümet 2008 ortasında 80 milyar doları bulan merkez bankası rezervlerini iyi kullansaydı dolar olduğu yerde kalırdı ( yani1.20 düzeyinde ).

2-) Hükümet uzun süre krizin ülkemize dokunmayacağı, belki sadece teğet geçeceği ham hayali ile avunmuş bir yılda işsiz sayısının bir milyondan fazla olmasına bakıp seyrede kalmıştır.

3-) Döviz fiyatlarının en az yüzde 40 yükselişine sebep olan faiz indirimleri, özel kesimin dış borç yükünü arttırmıştır. Yükselen döviz fiyatlarıda ihracatı arttırmamıştır.

4-) 2009 bütçesinin BMM’ne gelişi 2008 aralık ortalarıdır. Bu tarihte Türkiye ekonomisinin yıl içinde küçüleceği belli olmuştur. Hükümet bu gerçeğe seçim propagandası yararına gözlerini yummuş, 2009 milli gelirinin aksine yüzde 4 artacağına göre HAYALİ bir bütçe yapmış ve bu bütçeyi uygulamakta beis görmemiştir.

Sadece bu hatalar bile dünyadaki krizin bizde daha sert geçmesine yeterlidir. Krizden önceki kırılganlık bu hataların sonucunu dahada ağırlaştırmıştır.

SK: Hükümetin krize yönelik tedbirleri otomotiv sektörüne yoğunlaşmış gibi görünüyor: Kısa Çalışma Ödeneği, KDV indirimi… Otomotiv sektörünün ayrıcalığı nedir? Bu tedbirlerle krizi atlatmak mümkün müdür?

Aslında otomotiv sektörünün Türk sanayinde büyük ağırlığı varsa da, üretimi geniş ölçüde dışardan alınacak ithal ara malı ve yedek parçaya muhtaçtır. Hükümetin otmotivi ön plana alması ülkenin en büyük özel kesim kuruluşlarının bu kesimde yer alıp hükümet üzerinde ağır baskı yapmasındandır. Bence işe ilk olarak tekstilden başlamak ( eğer illa bir tek sektörden başlanacaksa ) daha doğru olurdu.

SK: Ekonomik kriz konusunda sendikaların tavrını yeterli buluyor musunuz? Türkiye’deki sendikal mücadelenin açmazları nelerdir?

Sendikalar 1980’lerden bu yana eski ağırlıklarını yitirdiler. Bunun nedeni dünya ekonomisinde ucuz emekle çalışan ülkelerin spesifik ağırlığının artışıdır.

SK: Türkiye ekonomisinin bir başka açığı da cari açık. Şimdi krizle birlikte bu açık azalmaya başlıyor. Öte yandan kurlar düşerken ihracatımız rekor kırdı. Bunlar çelişki değil midir? Türkiye sanayisinin ithalata bağımlılığının cari açıktaki rolü nedir?

Kurlar düşerken ihracatımızın rekorlar kırması imalat sanayiinde ucuz döviz kuru nedeni ile ucuza imalat yapmasındandır. Burada eski düşünüşle “döviz düşerken ihracat zorlaşır” şeklindeki düşünceye göre bir çelişki aranabilir ama bu yanlıştır. Birde şu düşünülmeli: İthalat da ihracata paralel olarak ucuz döviz kurları nedeniyle hızla artmıştır.

SK: 2001 devalüasyonun ardından, AKP iktidarı döneminde Türkiye sermayesinin kompozisyonunda önemli değişiklikler gerçekleşti. Karamehmet ve Uzan gibi gruplar tasfiye edilmek istendi, bir bölümü de edildi. Aydın Doğan’a verilen ceza göz önünde bulundurulduğunda, 2009 krizi sermaye içi hiyerarşiyi sarsabilir mi? Geleneksel büyük burjuvaziden, AKP döneminde devletin imkanlarıyla zenginleşen sermaye gruplarına bir sermaye transferinin gerçekleşebileceğini düşünüyor musunuz?

Türkiye’de sermayenin iktidarlara göre zümreler arasında yer değiştirmesi yeni bir şey değildir. Ancak AKP iktidarda olma kozunu en etkili biçimde oynayan bir tutum sergilemektedir.

SK: Demokrat Parti’ye olan muhalefetin TİP’in yükselişine ne gibi bir katkısı oldu? Bugün AKP’ye muhalefet de benzer bir yükselişe temel olabilir mi?

TİP’in yükselişi DP’ye muhalefet ile ilgili değil. Çünkü TİP, DP yıkıldıktan sonra kuruldu. AKP’ye muhalefetin partiyi yükseltmesi konusunda bir şey söyleyemeyeceğim.

SK: Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz.