“Post” Uğruna Ulusu Yıkıma Götüren Sözde Siyaset Adamları!

İlkokul’da ilk tarih dersini 4. sınıfta almıştım.
O yılın Tarih kitabında Türk devletleriyle ilgili olarak beni en çok etkileyen ve bu devletlerin hemen hepsi için yinelenen, hiç unutamadığım bir cümle vardı: “Post kavgaları yüzünden yıkıldı.”

Fransızca olup ‘mevki, koltuk’ anlamına geldiğini o yaşta bilemediğim ‘post’ sözcüğü, çevremde en sık gördüğüm keçi, koyun postunu çağrıştırıyor ve bu Türk devletlerini yönetenlerin, ellerinde birer keçi postu, birbirine saldırdıklarını düşündürüyordu.

Atatürk önderliğinde, uygar insanlığa her bakımdan örnek olacak ilke ve değerler üzerine kurulan güzelim Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün içinde kıvrandığı kıskacın baş sorumlusu da, ne yazık ki, iktidarı ve muhalefetiyle ‘post’ uğruna tepinen siyasal parti yöneticileridir.

Evet, Türkiye’mizi bu yatırımsızlık, işsizlik, meslek ve eğitimden yoksunluk ve bunları hem örtmek hem de sürdürmek için körüklenen din, mezhep, tarikat, etnik köken bölücülüklerinin burgacında bunaltan etken, büyük bölümüyle yıpranmış, kirlenmiş, birçok krizlerin etkeni olmuş, hiçbir krizi başarıyla yönetemediği birçok kez kanıtlanmış olan, yurdun kimi yörelerinde örgütlenemeyecek, hatta bir seçim toplantısı düzenleyemeyecek ölçüde demokratik temsil gücünü yitirmiş olan, ama koltuğa yapışmaktan sıkılmayan, bu uğurda iç ve dış sömürgenlerle, ortaçağ artıklarıyla işbirliği yapan, bu yolda topal-ördek gibi yarışa kalkışan bu siyasal kadrolardır; onların ‘post kavgası’dır.

Bir tanesi bile gerçek demokraside bir politikacının siyasal yaşamına son vermeğe yetecek onca başarısızlık ve/ya da yolsuzluklarına karşın, milletvekili adaylarını bile kendileri belirleyen, milletvekili dokunulmazlığını adi suçların koruyucu zırhına dönüştürmekten sıkılmayan, gençlere yol açmayan, çoğu 30-40 yıllık bu sözde politikacılar, bu ‘post’ tutkularıyla siyasal partileri demokratik yapı ve işleyişten yoksun kılarken, aynı zamanda ulusun de sesini kısmış bulunmaktadırlar. Atatürk’ün deyişiyle, “Ulusa ait gerçekleri, ulustan gizli etmektedirler”.

Bu ‘post-kavgası’ nedeniyledir ki, söz konusu siyasal parti yöneticilerinin hiç birisi, sömürgeciliği ayıp saymayan ABD ve AB’nin:

A) Yurt bütünlüğümüze, ulusal birlik ve bağımsızlığımıza, ekonomik gönencimize saldırmasını;
B) Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine, ortaçağcıl,sömürgeci-oyuncağı, Türk ulusunu da İslam dinini de aşağılayıcı “Ilımlı –doğrusu Güdümlü- İslam devleti” kurmaya girişmesini;

C) PKK terör ve eşkıyalığını, Rum, Yunan ve Ermeni saldırılarını desteklemesini;

Ç) Türk ulusunun direnç ve özgüvenini yıkmak için Atatürk’e saldırmasını, subayımıza çuval giydirmesini, ulusumuzu sağlam bir ekonomik yapıdan yoksun kılıcı “özelleştirme” soygunculuğunu dayatmasını,

D) tıpkı 1918’de yaptıkları gibi sömürü amaçları için Türkiye ve Orta-Doğu’nun haritasını yeniden çizmeğe kalkışmasını ulusumuza karşı düşmanca niyet ve eylem sayacağını ilan etmek ve gereğini yapmak niyetine, gücüne ve bilincine sahip olmadığı görülüyor.

Tam da Atatürk’ün betimlediği gibi “aşağılık insanların, yabancı devletlerin örtülü ödeneklerinin ve uluslar arası para dünyasının etkisi altına girerek” ulusu gerçeklerden habersiz kılan yazılı ve görsel basının, demokratik düzende GAYR-I MEŞRU olduğunu görüp ilan etmek ve ulusu yanına alarak bu duruma son vermek anlayışından yoksun oldukları görülüyor.

Bu siyasal kadroların çoğunluğu, Atatürk’ün 1918’deki birçok Osmanlı siyaset ve düşünce adamlarında gözlemlediği gibi, “celadet göstermekten (=yiğitçe baş kaldırmaktan)” âciz, “büyük (!?) devletlerin bir tanesiyle bile tek başımıza baş edemeyeceğimiz kuruntusu”na kapılmış kişilerden oluşuyor.

O nedenle hepsi açık ve gizli, doğrudan ve dolaylı yollardan BOP’a da, Ilımlı İslam hilekârlığına da, ortaçağ artığı tarikatçılığa da, bugünün ve geleceğin Türk annelerinin torbalar içine sokularak insanlık onurundan habersiz ve yoksun kılınmasına da, Kur’an kurslarında Türk çocuklarının “Bireylik ve özgürlük bilincinden yoksun, beyni sulanmış hafızlara döndürülmesine” de... “boyun eğmek”, “pis su çukuruna süpürülmek yerine sömürgeci devletlerce kullanılmayı” dilenmek üzere kutsal yerlermiş gibi Vaşington’u, Londra’yı, Paris’i, Berlin’i, Brüksel’i .. Ziyaret etmeğe özen göstermektedirler.

Seçimler yaklaşınca sanki ulusun birliği, yurdun bütünlüğü, hukukun üstünlüğü, ülkenin kalkınması .. Konularında özenli oldukları kanısını verip ulusumuzu aldatmayı akıl edebiliyorlar; ama Türk ulusunun bu konularda içtenlikli olduklarına inanabilmesi için, ABD/AB’nin sömürgeci saldırılarına ödünsüz karşı koyacaklarını ilan etmeleri gerektiğini anlayamayacağını umabilmektedirler!

O nedenle, heyecan ve umut uyandırmak şöyle dursun, artık güven bile vermeyen bu sözde siyaset-adamlarının seçim döneminde içe ve dışa sergileyebilecekleri kimi çalımlara da. Ağızlarından akıtacakları ballı sözlere de ulusun kanmayacağı açıktır.

Böyle siyasal kadrolarla, ne gerçek anlamda bağımsız bir ulusal varlığın gerektirdiği bilim, teknik ve ahlak gücü oluşturulup geliştirilebilir.

Ne de ulusal gelişmemiz ve güvenliğimiz için gerekli olan ve Ankara’da, yani yabancı güdümünden bağımsız olarak saptanacak meşru ulusal ereklerin hizmetinde bir ulusal ekonomi maliye, eğitim, hukuk, bayındırlık, dış politika... Sistemi kurulup uygulanabilir.

Bir kez daha altını çizelim, hemen tüm partilerin tepe noktalarını ele geçirmiş olan ve parti içi demokrasiye olanak bırakmayarak o konumlara tutkal gibi yapışıp kalan bu politikacıların pek çoğu, engin dersler alabilecekleri Atatürk’ü de bırakalım ders almalarını, gereğince incelemiş bile değildirler.

Atatürk’ün bir ulus için izlenecek en geçerli stratejiyi ortaya koyan şu ilkesel bakışına, bu politikacıların pek çoğu yabancıdır:

“Ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok güçlü olmakta bulunduğunu kabul ederim. En çok güçlü olmak deyiminden anladığım, yalnız silâh gücü olduğunu sanmayınız. Tersine, bu bence güç toplamını oluşturan etkinliklerin sonuncusudur. Bence en çok güçlü olmak, bilim bakımından, teknik bakımından ve ahlâk bakımından güçlü olmaktır. Çünkü bu saydığım değerlerden yoksun bir ulusun bütün bireylerinin en son silâhlarla donatıldığını tasarlasak bile, güçlü olduğunu kabul etmek doğru olmaz. Bugünkü insanlık toplumunda insan olarak yer alabilmek için, eline silâh almış olmak yetmez. ... Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanıdığım ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmek için, huzur ve sükûn ile, ama her halde özgürlük ve bağımsızlığı kurarak, çok ve sürekli çalışmak gerektiğine inanmış bulunuyorum."

Bu bilinçten yoksun, post kaygıları içindeki sözde siyasetçilerin elinde Türkiye Cumhuriyeti’nin, bağımsız varlığı için zorunlu olduğu halde Avrasya, Karadeniz, Balkanlar ve Orta-Doğu’da ve böylece dünya ölçeğinde etken bir öğe konumuna gelmesi şöyle dursun, dar anlamda güvenliği, gönenci ve onuru bile yerlerde sürüklenmektedir.

Oysa Atatürk, savaş meydanlarındaki siperler gibi, demokratik, bağımsız bir ulusal devletin temel ilke ve kurumlarının da, yalnızca içine girilip korunmak, yani savunmak amacıyla kullanılmasının yenilgi, yani bu kurum ve ilkelerden yoksun kılınma nedeni olacağı uyarısını yapıyordu: Yurdu ve ulusu düşman saldırısına karşı korumak için nasıl, o saldırıyı beklemeden, düşmanı caydıracak, eğer toprağımıza ayak değdirmişse, yok edip denize dökecek atak önlemler zorunlu ise, özgürlüklerin güvencesi olan cumhuriyet ilke ve kurumlarının da yalnızca içinde rahat uykuya çekilinebilecek siperler olarak değil, özgürlük düşmanlarını bir daha başlarını kaldırmalarına olanak bırakmayacak atılgan politikalarla caydırmak üzere değerlendirilmesi gerektiğini açıkça belirtmişti:

“Ulusal egemenlik düzenine karşı, hangi kılıf altında olursa olsun, yapılacak her saldırı, ulusun yüreğine yöneltilmiş bir hançerdir. Bugünkü Cumhuriyet kurumlarının, meclisin, hükümetin, yargının... Varlık nedeni, böyle adımlar atacak olanları, neye mal olursa olun, tepelemektir.”

Çünkü Atatürk, özgürlüklerin bir kez ulaşıldıktan sonra kasada ya da vitrinde saklanacak biblolar değil, her an uğruna mücadele verilmesi gerekli değerler olduğunu, bu konuda da durmanın çürümekle eş anlamlı olduğunu biliyordu.

Bu bilince sahip olmak ve gereğini yerine getirmek, “post” için siyaset yaptıkları artık apaçık ortaya çıkmış bulunan bugünkü siyasal parti yönetimlerinden beklenemez.

Bu burgaçtan çıkış, öyle görünüyor ki, artık milyonlarca namus erbabı, cumhuriyeti kavrayarak benimsemiş seçkin ulus çocuklarının, günümüz koşullarına uygun bir ANADOLU VE RUMELİ ULUSAL HAKLARI SAVUNMA ÖRGÜTÜ gibi, partiler-üstü, BÜTÜN ULUSU KUCAKLAYAN bir örgütleniş içinde bir araya gelmesi, YENİDEN MİSAK-I MİLLİ’yi bayraklaştırması ve bunun için ULUSAL GÜÇLERİ GERÇEKTEN ETKEN, ULUSAL İSTENCİ GERÇEKTEN EGEMEN KILMA’ya başlaması ile gerçekleşebilecektir.

İlk adım, bir AMASYA GENELGESİ yayınlamak olmalıdır: Kim, Amasya Genelesi’nde belirtildiği gibi, bugün de “Ulusun bağımsızlığının ve yurdun bütünlüğünün tehlikede” olduğunu yadsıyabilir?

ABD ve AB, “Hayır, biz Türkiye’yi Atatürksüzleştirmek gibi haince bir amacı asla gütmeyiz. Türkiye’deki yurtsever, demokrat aydınların bu konudaki kaygıları boşunadır.” diyor mu?

ABD ve AB, “Hayır, biz Lozan’la sınırları uluslararası antlaşmayla tanınmış Türkiye Cumhuriyeti için yeni sınırlar çizmek, Türk ulusal birliğini parçalamak gibi haince emeller ardında değiliz. Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal, hukuksal, eğitsel kurum, makam ve yurttaşları arasında bu yolda beliren kaygılar temelsizdir.” diyor mu?

Görüldüğü gibi Atatürk Türkiye’sine yönelmiş ağır tehdit, artık ufkun ardında da değil, gözler önündedir.

Oysa Türk bilgeliği ne diyor: “Göz odur, dağın ardını göre; akıl odur, başa geleceği bile!”

Atatürk de, “Yalnız ufku görmek yetmez. Ufkun ardında da bizi nelerin beklediğini, akıl ve kavrayış gözüyle görmek gerekir.” diyordu.

Yazık ki bugünkü siyasal parti yöneticilerinin % 1’inde bile bu niyet de, bu bilinç de, bu yetenek de yeterince yok görünüyor.

ABD ve AB’nin, Cumhuriyetimizi yıkma kastıyla yaptığı saldırıları, Kurtuluş Savaşı verip sömürgeciyi tepelemiş bir ulusa yaraşmayacak biçimde ağlaşarak, dövünerek karşılama aczinden kurtulmaya, Türk’ün sesini dünyaya gerçekten duyuracak Atatürk’çe bir “celadet”le ulusal derlenip toparlanmaya kesin zorunluluk vardır.

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Kaynak : http://www.toplumsalhaber.com/haberoku.php?id=145110

Son Yazılar

Partly cloudy

13°C

Istanbul