PKK ile mücadele edenler Lahey’de yargılanabilir
Askerî plan gereğince silahlı çatışmalarda PKK’lı bir teröristi öldüren veya yaralayan bir asker ya da polis, TCK’da yer alan “insanlığa karşı bu suç” fiilini işlemiş sayılabilir mi? Hemen “Olmaz öyle şey” demeyin...

Anayasa’da yapılan ve yapılması düşünülen değişikliklerin, İkiz Yasalar’ın her halka kendi kaderini belirme hakkını tanımasının ve öngördüğü öteki hükümlerin, merkezî devlet yetkilerinin yerel yönetimle ve Türk ve yabancı özel sektöre devri ile ilgili yasal düzenlemenin, Türkiye’yi nasıl bir uçuruma doğru sürüklemekte olduğu kendiliğinden ortadadır. Ama bunlara bir de dil ve benzeri konularda verilen ödünleri, iktidarın izlediği teslimiyetçi politikayı, özelleştirmelerle kamu varlıklarının bunların çoğunun askerî ve ekonomik stratejik kuruluşlar olduğu göz ardı edilerek yabancılara peşkeş çekilmesini ekleyin!...

Ne var ki, Türkiye’nin özellikle korumasız bırakılarak bölünüp tasfiyesi ile sonuçlanacak bir başka olumsuzluk da Yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer alan bazı hükümlerdir. 301.madde değiştirilerek “Türklüğe hakaret” in suç olmaktan nasıl çıkarıldığı herkesçe bilindiği için, burada bu madde üzerinde bir kez daha duracak değilim. Ama öncelikle, bu yasanın 305. ve 76-77.maddelerinin konumuz açısından içerdiği tehlikeleri belirtmekle yetineceğim. İstinaf Mahkemeleri ise, Türkiye’nin hukuk birliğini bozarak bölgesel hukuk düzenleri oluşmasına yol açacaktır.

Yeni Türk Ceza Yasası
Yasayı Kimler Hazırladı? Ama önce, bir geçeğin altını çizmek gerek: Türkiye’de bu kadar çok tanınmış Ceza Hukuku profesörü varken neden bu yasanın üç doçente hazırlattırıldığını araştırdığımızda karşılaşacağımız durum şudur: Yasayı hazırlayanlardan Doç.Dr. Âdem Sözüer ile Doç.Dr.Ahmet Gökşen, Recep Tayyip Erdoğan hakkında İstanbul Belediye başkanı iken kimi başka kişilerle birlikte Üsküdar 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin E.2002/265 sayısı ile görülen davada, bilirkişi olarak 6 Ekim 2003 tarihli ve sanıkların lehine rapor vermişlerdir. Mahkeme, 2003/413 sayılı ve 1 Aralık 2003 tarihli kararı ile Erdoğan’ın dokunulmazlığının kaldırılması istemini TBMM Başkanlığı’na bildirmiş bulunmaktır. (Sanıklara yüklenen suçlar ise şöyledir: “zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmî evrak ve kayıtlarda sahtecilik ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak”.)
Doç. Dr. İzzet Özgenç hakkında ise, Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında, Eyüp C.Başsavcılığı’nın “kamu kurumunu dolandırmak, dolandırıcılığa iştirak, cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak, ihalelere fesat karıştırmak, hizmet sebebiyle emniyeti suiistimal” savları ile yürüttüğü hazırlık soruşturması sonucunda öteki kimi kişilerle birlikte Hz.2001/1790 ve 12 Mart 2002 tarihli Ek Takipsizlik kararı verilmiş bulunmaktadır. (İzzet Özgenç, şu anda profesör olarak YÖK Başkan Vekilidir.)
Demek ki, bu üç doçentin de Erdoğan ile şu ya da bu biçimde bir ilişkisi bulunmaktaydı.
Başbakan’la yakın ilişki içerisindeler
Şunu da anımsatayım: Yeni bir ceza yasası hazırlamak görevi bu üç kişiye verildiği tarihte, Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer başkanlığında bir yeni ceza yasası hazırlanmış, hatta bu taslak Adalet Bakanlığı tarafından kitap olarak bastırılmış bulunuyordu!... Vatanın Bağımsızlığı, Toprak Bütünlüğü, Rejimi Adalet Bakanına Emanet Şimdi önce Yeni Türk Ceza Yasası’nın 305.maddesini okuyalım:
“Temel millî yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddî yarar sağlayan vatandaşa ya da Türkiye’de bulunan yabancıya, üç yıldan on yıla kadar hapis .... hükmolunur.

Herşey bakanın iki dudağı arasında
Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine tabidir.
Temel millî yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.”
Demek ki, bu maddede öngörülen suç, bir düşünce açıklaması değildir. Belirtilen amaç veya nedenle “fiil” de, yani eylemde bulunmaktır. Üstelik, bu fiili işleyen kimse, bunu maddî çıkar karşılığında yapacaktır. Bu da yetmezmiş gibi, bu maddî çıkarı yabancı kişi veya kuruluşlardan sağlayacaktır. Böyle biri yakalandığında, bütün kanıtlar da onun suçluluğunu açıkça ortaya koysa, Adalet Bakanı izin vermezse yargılanamayacaktır! Söz gelimi, yabancı vakıflardan ya da AB fonlarından para alarak bu eylemlerde bulunanların yargılanabilmeleri, Adalet Bakanı’nın iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı olmaktadır.
Gelelim 76. ve 77.maddeye. Maddelerin yer aldığı Kısım başlığı şöyle: Uluslararası Suçlar “. Bu, bu suçları işlediği öne sürülenlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları demek.
76.madde ” Soykırım “, 77.madde de ” İnsanlığa Karşı Suçlar “ başlıklarını taşıyor. Her ikisinde de zamanaşımı süresinin söz konusu olmadığı öngörülmüş.

Soykırımı suçlaması baş ağrıtacak

76.maddeye göre; ” Bir planın icrası suretiyle millî, etnik, ırkî veya dinî bir gurubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu gurupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, soykırım suçunu oluşturur.
77.maddeye göre de; “Aşağıdaki fiillerin siyasal, felsefî, ırkî veya dinî saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur.”
Her iki maddede de kasten öldürme ve yaralama eylemleri bu türden sayılmış. Bu eylemler tek bir kişiye karşı işlenmiş olsa bile 76.madedeki maksatla ve 77.maddedeki saiklerle ve bir plan doğrultusunda işlenmiş olması da buna dahil. Şimdi şöyle düşünelim: Cumhurbaşkanının ve başbakanın kendi anlatımlarına göre “Kürt sorunu” nu çözmek için hazırlanan bir askerî plan gereğince silahlı çatışmalarda bu maksat ve saikle PKK’lı bir teröristi öldüren veya yaralayan bir asker ya da polis, bu suçu işlemiş sayılabilir mi?
Hemen “Olmaz öyle şey” demeyin. Anımsayın: Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere TSK mensupları PKK’ya karşı çete kurmakla suçlanmaya kalkışılmadı mı? Ergenekon soruşturması nedeniyle, tutuklanan asker ve polis kişilerin hemen tümü PKK ile aktif mücadele yapanlar değil mi? PKK’nın sonunu getirmek amacıyla yapılan silahlı mücadeleye kimlerin karşı çıktığını da bir düşünün!
Hele, 76.maddenin bir (c) fıkrası var ki, önlem olarak köy boşaltmalarını gerçekleştirenler için rahatlıkla söz konusu olabilecektir: “Gurubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.” İşte, bu da soykırım suçu sayılıyor.
Tüm bu söylenenler “varsayım” ya da “vehim” denebilir. Ne var ki, 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa’nın 38.maddesinin son fıkrası değiştirilmiş ve vatandaşın suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemeyeceği hükmü kaldırılarak madde şöyle olmuştur:

TSK karşıtı kampanyalar

“Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak  üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.”
Başka bir deyişle, 76 ve 77.maddelerdeki suçları işlediği öne sürülen kişinin La Haye’deki bu mahkemede yargılanabileceği öngörülmüştür.
Buna koşut olarak da Yeni Türk Ceza Yasası’nın 18/2. maddesine şu hüküm konulmuştur: “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.”
Sıra şimdi ilgili sözleşmenin imzalanmasında... Söylediklerimi “varsayım” ya da “vehim” olarak düşünenler varsa, şimdi şu soruları yanıtlamalıdırlar: Türkiye’de kim, kimler ya da hangi kuruluş üyeleri soykırım suçunu işlemekle La Haye’deki savcı tarafından suçlanabilir?
Bu Anayasa değişikliğinin yapılması ve ceza yasasına bu maddenin konulması ne için?
Bu soruları yanıtlarken, AB’nin ve onun yerli işbirlikçilerinin TSK’ne karşı yürüttükleri karalama kampanyasını aklınızdan çıkarmayın.

Türk hukuk birliğine İstinaf darbesi

Bu mahkemelerin kurulması AB’nin dayatmasıdır. O kadar ki, Diyarbakır İstinaf Mahkemesi’nin binası AB fonları ile yaptırılmaktadır

Ulusal bir devletin en başta gelen koşulu hukuk birliğidir. Bu nedenle de, Cumhuriyet kurulur kurulmaz bu amaçla devrimci uygulamalar yapılmıştır. Federal devletlerde ise, federal hukuk düzeninin yanı sıra her federe devletin kendine özgü bir hukuk düzeni bulunur.
Bu gerçeğin ışığında gelişmelere baktığımızda önce şunları görürüz: Birincisi, Yeni Türk Ceza Yasası, eskisinden apayrı bir dünya görüşünün sonucudur. İkincisi, yeni birtakım suçlar ve cezalar öngörmüştür. Üçüncüsü, bazı hükümleri içinden çıkılmaz, çelişkili ve hatta uygulanması olanaksız niteliktedir. Örnek vermek gerekirse, kasden yaralama suçunun ihmalî davranışla işlenmesinden söz edilmektedir.

Çelişkiyi ifadeler

Kasıt ve ihmal aynı eylemde nasıl bağdaşabilirse! Kasdı aşan yaralama suçunda, yani yaralamak kasdıyla (öldürme kasdı olmaksızın) işlenen bir eylem sonucu mağdur ölmüşse, cezayı arttırıcı neden olarak yaralama dolayısı ile hayatî tehlike, yüzde sabit eser, çocuk yapma yeteneğinin kaybolması gösterilmektedir. Bir kimsenin hayatı tehlikeye girmeden ölmesi olanaklı imiş gibi; ölünün yüzünde sabit iz kalması önem taşırmış gibi! Fuhuş suçunda fahişelerin tedavi ve terapi altına alınması öngörülmektedir, fahişelik nasıl iyileştirilecekse! Dolayısı ile, bir kere 80 yıldır oluşan Yargıtay içtihatlarının büyük bir bölümünün artık bir anlamı kalmamıştır. Yargıçlar, bu içtihatlara bakarak değil, yeni baştan hüküm kuracaklardır.
5235 sayılı ve 26 Eylül 2004 tarihli yasa ile istinaf mahkemelerinin kurulması kararlaştırılmış, buna koşut olarak da 5271 sayılı ve 4 Aralık 2004 tarihli Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 272-285.maddeleri bu mahkemelerle ilgili olarak düzenlenmiştir.

AB fon yağdırdı
AB’nden gelen istek üzerine İstinaf Mahkemelerinin öncelikle Diyarbakır, Ankara ve Erzurum’da kurulması kararlaştırılmıştır. Aslında, Yasa gereğince bu mahkemelerin 1 Haziran 2007’ye kadar faaliyete geçmeleri gerekiyordu ama maddî nedenlerle bu gerçekleştirilememiş bulunuyor.Bu mahkemelerin kurulması AB’nin dayatmasıdır. O kadar ki, Diyarbakır İstinaf Mahkemesi’nin binası AB fonları ile yaptırılmaktadır ve inşaatın girişinde de bu durumu bildiren bir yazı bulunmaktadır.
Ne var ki, AB, kendi üyeleri için bu mahkemeleri gerekli görmemekte ve hatta bazı durumlarda sakıncalı bile görmektedir. Örneğin; Avrupa Birliği Değerlendirme Komitesi 2001’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yönünden bu mahkemelerin uygulamada kaos yaratacağı, uygulama birliğini bozacağı sonucuna varmış bulunduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de üç ayrı kararında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin âdil yargılama ile ilgili 6.maddesinin 1.fıkrasının sözleşmeci devletlerin istinaf mahkemeleri kurmalarını zorunlu kılmadığını belirtmiştir. (Gilles Duterte (Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel Direktörü): Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar; Avrupa Konseyi yyn., 2005, s.216)

Yargı bölgeselleşiyor

Bu yeni düzenleme ile Bölge Adliye Mahkemeleri (İstinaf) tarafından verilen 5 yılı aşmayan özgürlüğü kısıtlayıcı (hapis) cezalarla ilgili ya da 5.000 TL para cezasını geçmeyen kararların Yargıtay incelemesine ve denetimine tabi olmadan kesinleşeceği öngörülmüş bulunmaktadır. Bu, tüm ceza davalarının %80’nin Yargıtay denetimine tabi olmaması demektir. Yukarıda sıralanan gerçeklerle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’nin değişik bölgelerinde aynı hukuksal durum için değişik ve hatta çelişkili kararların verilecek olduğunu ve bu kararların tüm mahkemelerin üstünde ve onların kararlarının denetim yeri olan Yargıtay’dan geçmeyerek kesinleşecek olduğunu kestirmek hiç de güç değildir. Böylece ülkede hukuk birliği yok edilmekte, “Yargıtay’ın yetkileri bölgelere dağıtılmaktadır. Yargı erki bölgesel hale getirilmekte, öngörülen modelle federalizmin yargı ayağı hayata geçirilmektedir.” (Ömer Faruk Eminağaoğlu: “İstinaf Ve Yargıtay” ; Cumhuriyet, 5 Nisan 2005)

Hitabeyi hatırlayın
Bir yanlış anlamayı önlemek için şu da belirtilmelidir ki, Bölge İdare Mahkemeleri’nin İstinaf Mahkemeleri ile bir ilgisi yoktur. Çünkü bu mahkemelerin verdikleri kararların temyizen incelenmesi Danıştay’da yapılmaktadır.

Türkiye’nin gittikçe ivme kazanan adımlarla nasıl parçalanmaya doğru sürüklendiği konusunda söylenecek daha çok şey var. Burada yalnızca Anayasa’da yapılan bazı değişiklikler ve gerçekleştirilen yasal düzenlemelerden yalnızca birkaçına değinerek karşı karşıya bulunduğumuz yıkıma bir parça olsun dikkati çekmek istedim. Atatürk, bu günleri görmüştü. Gençliğe Hitabesi’ni anımsayın.

Çetin YETKİN

YeniÇağ Gazetesi

Kaynak : http://www.toplumsalhaber.com/haberoku.php?id=145770

Son Yazılar

SP_WEATHER_HEAVY_RAIN

20°C

Istanbul