kayirma ekonomisi2

Resesyon geliyor. Firmalar iflas kuyruğunda!

Firmalar iflas kuyruğunda. Holdingler kredi öteleme görüşmelerinde. Bankaların takipteki alacaklarının oranı her geçen gün artıyor. 

Yakın dönem ekonomi politikaları içinde önemli bir yer tutan ihalelerde yaşanan kayırmacılık, Esra Çeviker Gürakar’ın kitabı “Kayırma Ekonomisi”nde mercek altına alınıyor.

Gürakar, Prof. Dr. Korkut Boratav’ın önsözünü yazdığı, İletişim Yayınları etiketiyle yayınlanan çalışmasında yaklaşık 50 bin ihalenin incelenmesiyle oluşturulan verileri kullanarak, AKP döneminde kayırmacılığın nasıl sistematik hale geldiğini gösteriyor.

Esra Çeviker Gürakar ile yeni kitabı üzerine söyleştik.

-Kitabınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

“Kayırma Ekonomisi” Türkiye’nin öteden beri problemi olan kayırmacılığın niteliğinin ve boyutlarının AKP döneminde bambaşka noktalara taşındığını somut kanıtlarla ortaya koyan bir kitap. Ayrıca bu kanıtlar AKP hükümetlerinin Kamu İhale Kanunu’nu neden 150’den fazla kez değiştirdiği sorusuna da cevaplar üretiyor.

-Kitabınızda yaklaşık 50 bin ihaleyi mercek altına almışsınız. İncelediğiniz bu ihaleler neyi gösteriyor, bunların en belirgin özelliği nedir?

Analize konu olan 50 bine yakın ihale sözleşme bedeli 1 milyon TL’yi aşan büyük ihalelerden oluşmaktadır. Aslında Türkiye’de her yıl yaklaşık 100 bine yakın irili ufaklı ihale yapılmaktadır. Sadece 2017 yılında 230 milyar TL tutarında 135 bin adetten fazla ihale yapılmış ve 49 binden fazla firma ile sözleşme imzalanmıştır. Analizin daha en başında 1 milyon TL üzeri değere sahip ihalelerin sayısal olarak toplam ihalelerin küçük bir kısmını oluştursa da parasal değer olarak harcanan toplam kaynakların üçte ikisine tekabül ettiğini gördüğüm zaman ‘büyük ihaleler’ olarak nitelendirebileceğimiz 1 milyon TL üzeri ihalelere odaklanmayı tercih ettim. 

Büyük ihalelerin ihalelere ayrılan toplam kamu kaynakları içindeki payı genellikle hep bir artış trendinde olmuş. Sözleşme bedeli büyüdükçe ihalelerin neredeyse yarısını AKP ile direk siyasi bağlantıları olan firmalar alıyor. Üstelik bağlantılı firma tanımı kitapta ayrıca analiz edilen MÜSİAD vs. gibi İslami iş örgütlerine üye olan firmaları da içermemekte! Bu iş örgütlerinin ihalelerden aldıkları pay da eklenince toplam yüzde 65’lere varmakta!

-Büyük ihalelerin artışındaki temel neden olarak inşaat ihalelerini gösteriyorsunuz. Kabaca rakamsal olarak ne söyleyebilirsiniz?

Evet, büyük ihalelerdeki artış özellikle inşaat ihaleleri nedeni ile. 2004-2010 dönemi arasında toplam içindeki payı yüzde 30-35 bandında seyreden inşaat ihaleleri AKP’nin üçüncü seçim zaferi sonrası gücünü iyice konsolide etmesi ile birlikte yüzde 45-50 bandına yükselmiş.

-Siyasi bağlantılı firma kavramını biraz açar mısınız? İhaleleri kazanan bu firmalar medyada isimlerini hemen her gün duymaya alışık olduğumuz “havuz şirketleri” olarak da bildiğimiz şirketler mi?

Hayır, değil. Medyadan isimlerine aşina olduğumuz şirketler çok yüksek değerli kamu ihalelerinde etkin olsalar da asıl olarak ihale kanunu dışında yapılan kamu-özel işbirliği projelerinde varlık göstermektedirler. Kitapta analiz edilen ihalelerde ise ortakları/yönetim kurulu üyeleri arasında AKP’de aktif siyaset yapanların (bakandan il/ilçe başkanına ve hatta muhtara kadar) ya da siyaset yapanların birinci derece akrabalarının bulunduğu şirketlerin özellikle inşaat ihaleleri ve belediyelerin açtığı hizmet ihalelerini silip süpürdüklerini görüyoruz. Üstelik bu firmalar köklü firmalar da değiller. AKP ile direk siyasi bağları olduğunu tespit ettiğim bin 200 şirketin bin 120’si Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olarak siyaset sahnesine çıktığı dönemden itibaren, özellikle de 2000’lerde kurulmuş genç, küçük, tecrübesiz, öz kaynakları olmayan firmalardır.

-Anlıyorum. Yani Kamu Özel İşbirliği projeleri ile müşterek varlıklarımıza el konulurken Kamu İhaleleri uygulamada daha farklı?

Evet. Kamu alımlarına ayrılan kaynakların büyük bir kısmı vergilerimizden oluştuğu için kamu ihaleleri kamu özel işbirliği projelerinden bu anlamda farklılaşmaktadır. Fakat, ihale mevzuatı özelinde, el konulan müşterek varlıklarımıza ilişkin en önemli aktör TOKİ’dir ki TOKİ’nin de en büyük bedelli projelerini oluşturan AK-GO (arsa karşılığı gelir ortaklığı) projeleri “TOKİ kendi kaynağını yaratıyor” diyerek ihale kanunu dışına çıkarılmıştır. Halbuki TOKİ’nin kendi kaynağını yaratmasını sağlayan kamu arazileri de pek tabii her hangi bir siyasi partinin, hükümetin ve hatta devletin tekelinde değildir, vatandaşın malıdır. Adı üzerinde kamu arazisi. Kitapta sistemin anahtar oyuncusu TOKİ’nin ihalelerine genişçe yer verdim.

-Ekonomide belirginleşen duruma "kayırma ekonomisi" adını veriyorsunuz. Siyasal iktidarla sermaye arasındaki bağı biraz ayrıntılandırabilir misiniz?

Patronaj temelli politika Türkiye’nin siyasetini belirleyen en ciddi sorunlardan biri olarak öteden beri hep var olagelmiştir. Aynı şekilde rantiye ekonomisi de hem siyasi iktidarların hem de özel sektör aktörlerinin yaşamsal devamlılığı için hep kritik öneme sahip olmuştur. Ne var ki AKP hükûmetleri döneminde rant yaratım ve dağıtım mekanizmaları ve dinamiklerinde önemli dönüşümler yaşanmıştır. Buna bağlı olarak da yolsuzluk ve kayırmacılığın niteliği ve etkilerinde önemli değişimler gerçekleşmiştir.

AKP öncesi dönemleri AKP hükûmetleri döneminden ayıran temel farkı şöyle ifade edebilirim: 2002 yılı öncesinde yolsuzluk ve kayırmacılık daha çok kişisel düzeyde, belli siyasiler ve bürokratların yasadaki boşluklardan faydalanmak suretiyle kendi çevrelerine rant aktarımı şeklinde gerçekleşmiştir. 2002 yılı sonrasında ise bu durum bütünüyle değişmiş, yolsuzluk ve kayırmacılık yasa yapmak suretiyle merkezileştirilmiş genel bir uygulama halini almıştır.

-Kitapta kamu ihalelerinin siyasi patronaj ve oy kaynağı olarak kullanıldığını yazıyorsunuz. Sistem nasıl işliyor?

AKP’nin 2002 yılının hemen akabinde inşa etmeye giriştiği bu “yeni” düzenin üç temel yapı taşı var: (i) önceki hükümetlerden farklı olarak kanuni boşluklardan yararlanmak suretiyle değil de kanun yaparak rant yaratmak, (ii) yaratılan rantları AKP ile siyaseten bağlantılı ya da ilişkili özel sektör firmalarına dağıtmak ve (iii) yerel düzeyde seçmenlere kaynakları tahsis etmenin yeni biçimlerini oluşturmak. Seçmen memnuniyetinin sağlanması ve korunması konusunda AKP ile siyasi bağlantıları olan firmalar hayır işleri ile denklemin içine girmekteyken, belediyeler hedef kitlelerin belirlenmesi ve İslamcı STK’lar ise yardımların dağıtılması rolleri ile ön plana çıkmaktadır. Böylelikle kayırılmış ama hayır işleri ile kamufle olmuş firmalar üzerinden seçmene “süratle” hizmet götürülmektedir.

-24 Haziran seçimleri sonrası oluşan yeni sistemle birlikte bakanlar kurulu büyük oranda sermaye sahiplerinden oluştu. Devlet yönetimi sizin belirttiğiniz bu ekonomik ilişkiler çerçevesinde, piyasa çerçevesinde belirlenmiş olmadı mı?

Öyle görünüyor. Ve fakat içinde bulunduğumuz ekonomik durum ve eşikte kapıyı iteleyen büyük kriz göz önünde bulundurulunca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bundan daha başka bir yol bulamaması da gayet anlaşılır bir durum. Yıl sonuna kadar tam bir hezimet yaşaması hem yurdun içindeki hem yurdun dışındaki uzmanlar tarafından beklenen Türkiye ekonomisi için işler bir hayli sarpa sarmış durumda.

İstikrar ve reform vaadi ile yatırımcıların kaçması engellenmek isteniyor. Siyasi popülizm şu an yatırımcıların en son ilgilendiği şey. AKP’ye yakın medya organlarında da yatırımları artıracak en önemli mesele olarak ekonomi yönetiminde liyakat, disiplin ve bağımsızlık hassasiyeti gösteriliyor.

En nihayetinde ne olursa olsun Türkiye’de seçmen son kertede ekonomik motivasyonlarla oy verir. Kişi başına düşen gelir ile iktidar partisinin aldığı oy arasındaki pozitif ilişki birçok akademik makalede de test edilmiş ve onaylanmıştır. Ekonomik bunalımın ve yaşanacak krizin sokaktaki vatandaşa dokunmasını azami düzeyde engellenmesi kabinenin önceliği olmaz ise AKP için sonun başlangıcı olur. Bir yanda yerel seçimleri kazanma telaşı ile kamu harcamalarına yüklenmek, diğer yanda ekonomiyi bir dengeye oturtma çabası maalesef ciddi bir çelişki oluşturmakta. Bu şartlar altında oluşturulmuş kabinenin de piyasa çerçevesinde belirlenmiş olması aslında bir yandan gayet anlaşılır bir durum.

-Bu mevcut durum, bu ekonomi sürdürülebilir mi?

Çok zor. Resesyon geliyorum diyor. Firmalar iflas kuyruğunda. Holdingler kredi öteleme görüşmelerinde. Bankaların takipteki alacaklarının oranı her geçen gün artıyor. 

Reel kesim güven endeksi ve tüketici güven endeksi yapılan onca kamu harcamasına rağmen gerileme eğiliminde. Sektörel güven endeksleri de düşüşte. TÜİK’in derlediği Ekonomik Güven Endeksi de düşüyor.

Yaklaşan yerel seçimler nedeni ile kamu harcamalarına hız verilmek istenecek fakat kaynak yok. Kamu mevduatı azalıyor. Sermaye tüm gelişmekte olan piyasalardan kaçıyor. Yatırımlar için kreditör bulma problemi de cabası. Bir de sıcak para kaçarsa durum vahim. Kredi faizleri yüksek. Cumhurbaşkanı Erdoğan bankalara “faizi düşürün” baskısı yapsa da fon bulmakta zorlanan bankaların kredilerde daha seçici davranmaktan (ve dolayısıyla faizleri düşürmemekten) başka bir çaresi yok. Yoksa 2001’deki gibi bir batan bankalar faciası ile karşı karşıya kalınır ki bunun da maliyeti çok çok yüksek.

Söyleşi : Ali Cem TURAN – 20 Temmuz 2018 - Odatv

kayirma ekonomisi

Kitabın Tanımı :

“2001 krizi öncesinde ve içinde Türkiye ekonomisinin yönetimini üstlenmiş olan Dünya Bankası - IMF ikilisi, 1980 sonrasında yaygınlaşan yolsuzluk örneklerini yeterince algılamıştı. Bunalımın yarattığı fırsat, bu alanda yeni bir reformun hayata geçirilmesi için kullanılacaktı. Çözüm, bölüşümü etkileyen alanları siyasî iktidardan bağımsız kılan bir dizi ‘özerk kurum'un oluşması içinde arandı. (...) Bu inceleme, AKP iktidarı altında bu çerçevenin bozulmasını, tırpanlanmasını anlatan hazin bir öyküdür. (...) Sonuç, ihale sistemine getirilen reform çerçevesinin, kapsamlı bir kayırmacılığa dönüşmesi olacaktır. Sözü geçen kurumsal reformun mimarları da (Dünya Bankası - IMF ikilisi), projelerinin iflasını sineye çekecek; AKP hükümetleriyle imzalanmış anlaşmaları sürdürecektir.”

Korkut Boratav :

Türkiye ekonomisinde kayırmacılığın belirleyici etkisi, öteden beri tartışılır. Esra Çeviker Gürakar'ın çalışması, kayırmacılığın, AKP iktidarı döneminde kazandığı yapısal niteliği analiz ediyor. Kayırmacılığın bu dönemdeki sistematiğinin “ironik” sayılabilecek yanı, öylesi ilişkileri bertaraf etmeye dönük yapısal reformların sağladığı kurumsal altyapı içinde yeniden üretiliyor olmasıdır. Yaklaşık elli bin kamu ihalesinin verilerine dayanan kitapta, siyasal iktidarla sermaye arasındaki ilişki ağının haritası çıkarılıyor. Bu, bir karşılıklı bağımlılık ağıdır. Devlet-özel sektör ilişkisinin gerek kökleşmiş “geleneği, gerek yeni “muhafazakâr” burjuvazinin oluşum süreciyle iç içe geçen yeni dinamiklerinin ayrıntılı bir tasvirini görüyoruz. Hep “söylenti” ve “söylenme” konusu olan hayatî bir mesele hakkında, somut ve berrak bir analiz.

Son Yazılar

Mostly cloudy

16°C

Istanbul