kapitalizm225

Bankerlerden devrim çağrısı!

Bank of International Settlements (BIS), dünyanın önde gelen altmış merkez bankasının üye olduğu uluslararası bir kuruluştur.

“Merkez bankalarının bankası” diye bilinir; üyelerine akıl verir; bankaların izlemesi gereken standartları oluşturur; finansal konularda araştırma yapar.

Herve Hannoun ve Peter Dittus, geçen yıla kadar bu bankada Genel Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreter olarak görev yapmışlar ve bu yakınlarda Devrim Gerekiyor (Revolution Rquired) başlıklı bir “manifesto” yayımlamışlar. Bankacılardan “devrim çağrısı” beklenmez. 114 sayfalık manifestoyu bu nedenle merakla okudum.  

Karşıtlıklardan oluşan ilginç bir bileşke ortaya çıkıyor: Bir anlamda tutucu bir dünya görüşü: Kapitalizmin temellerinin aşınmasından tedirginlik ve borçlanarak büyüyen devletlere muhalefet...  

Öte yandan, Batı’daki devlet borçlanmasının NATO’nun saldırgan politikalarından kaynaklandığını vurgulayan bir eleştiri... Büyük merkez bankalarını teslim alan finans çevrelerinin yol açtığı toplumsal yıkımların teşhisi… Bunlara, iklim değişikliklerine karşı duyarsızlık eleştirileri de ekleniyor.

Tespitler, Manifesto’nun ilk sayfasında özetleniyor:

“İklim değişikliği hızlanıyor. Dijitalleşme ve küreselleşme ücretleri aşındırıyor. Gelir eşitsizlikleri  artıyor. Jeopolitik kargaşa yaygınlaşıyor. Yalanlar, gerçek gibi sunuluyor. Gerçekler susturuluyor... Savaş fitili ateşleniyor… Halk kızgındır. Karl Marx’a göre kapitalizm, kendisini yok edecek bir devrimin tohumlarını ekmekteydi. Biz ise G7 ülkelerindeki modelin bir piyasa ekonomisinin temellerini aşındırdığını; …bir sonraki finansal çöküntüye yol açacağını [ve]… kapitalist sistemin dayandığı pek çok inancı sorgulatan bir sistem krizi doğuracağını düşünüyoruz."

Bankerler, eleştirdikleri “G7 modelinin”, aslında “Batı toplumlarının ABD öncülüğünde biçimlenen neoliberal örgütlenmesi” olduğunu belirtiyorlar. Neoliberalizm, “bütün varlıkların özel mülkiyet haklarının güvencesi altında olmasına ve ekonomik aktörlerin kendi çıkarlarını izlemesine” dayanır (s.83).

İki bankere göre neoliberalizm, sistemi tehdit eden bir saatli bombadır ve patlamaması için bir “düşünce devrimi” gereklidir. Bu devrim, “sürdürülebilir, az karbon kullanan, askerî tırmanmayı durduran; azınlığın çıkarlarına değil, ortak çıkarlara öncelik veren; ekonominin meyvelerini daha adil dağıtan; … yıllardan beri ekonomik ve finansal çıkarları hizmetkârı olan devletin tekrar daha geniş bir rol üstleneceği” bir ekonomiyi hedeflemelidir.

Hannoun ve Dittus, böylece, tırmanan askerî harcamalardan kaynaklanan borçların, finansal ve ekonomik çıkarların hizmetkârı bir devlet yarattığını düşünmektedir: Finans kapitale borçlanarak dev savaş sanayiini besleyen ve insanlığı tehdit eden devletler…

Alternatif, olsa olsa, bu iki sermaye grubunu vergileyerek (yani borçlanmadan) toplumun ortak çıkarları için harcama yapan dengeli bir devlettir.

Gerektiğinde kamu açıklarını savunan Keynes’gil maliye politikalarına göre elbette “tutucu” bir seçenek ima ediliyor… Son tahlilde “piyasa ekonomisinin temellerini, kapitalist sistemin dayanaklarını korumak” hedeflendiği için de tutucu… Ancak, bu tutucu öz, bugünkü kapitalizme dönük sert bir eleştiriyi önlememiştir.

“Çizmeden Yukarı” Eleştiriler...

İki bankerin bugünkü kapitalizme dönük eleştirilerinin bir bölümü, yakın geçmişin (özellikle 2008 krizi sonrasındaki) iktisat politikaları ile ilgilidir. Bir bölümü ise Batı’nın dış politikalarına odaklanıyor; daha eskiye, SSCB’nin yıkılışına ve sonrasına  taşınıyor. Önce bunlara bakalım.

Manifesto’nun 4. Bölümü, Savaşa Doğru Uyurgezerlik başlığını taşıyor ve 1989 sonrasındaki Batı, NATO ve AB dış politikaları sert eleştirilere hedef  oluyor.

Bankerlere göre, Rusya ile Batı arasında askerî bir çatışma olasılığı bugün zirveye çıkmıştır ve NATO’yu ve AB’yi Doğu’ya doğru genişletme politikalarından kaynaklanmıştır.

Manifesto, SSCB’nin dağılmasının, Sovyet anayasası çiğnenerek ve halk muhalefetine rağmen gerçekleştiğine işaret ediyor. Benzer bir dağılma Yugoslavya’da gerçekleşmiştir. Batı devletlerinin katkıları ima ediliyor.    

Doğu Avrupa ülkelerinin NATO’ya katılımı, Almanya’nın birleşmesi sırasında Sovyetlere verilen güvence çiğnenerek gerçekleşmiştir. Rusya sınırlarında milyonluk orduların manevraları, (bankerlere göre) Rus halkına 1941’deki Nazi güçlerinin SSCB sınırındaki yığılmasını hatırlatmakta; Rus milliyetçiliğini kışkırtmaktadır.

SSCB’nin son bulmasıyla oluşan barış primi, yani astronomik savaş harcamalarını aşağı çekme fırsatı Batı devletlerince kullanılmamıştır. Tam aksine askerî / sınaî lobi çeşitli (Gürcistan, Ukrayna, Kırım) yapay “kriz vesileleri” keşfederek bu harcamaları tırmandırmaktadır.

Hannoun ve Dittus, Batı’nın Suriye politikalarını da suçluyor. Bunlar terörü tırmandırmış; göçmen krizine yol açan felaketlerle sonuçlanmıştır.

Bankerler, anti-emperyalist öz taşıyan bu eleştirilerle, “çizmeden yukarı çıkmış” oluyorlar. Ama istikrarsızlık yaratan iktisadî sonuçlarına değinerek “hizaya geliyorlar”: Bu saldırgan politikalar Batı devlet borçlarını tırmandırmaktadır ve savaş riskleri finansal piyasalarda “fiyatlanmamaktadır”.

Merkez Bankaları Üzerinde Finansal Tahakküm!

Hannoun ve Dittus’un iktisadî eleştirileri, büyük ölçüde 2008 krizi sonrasında merkez bankalarının uyguladığı astronomik likidite genişlemeleri ile bağlantılıdır.

Bankerlere göre, bu politikalarla büyüme hedeflenemez. Para yaratarak servet ve gelir yaratılamaz. Batı’nın büyüme hızı, nüfusun yaşlanması, verim artışlarının yavaşlaması ve borç yükü nedeniyle düşüktür. Üçüncü dünyanın emek depoları, Batı ücretlerini aşağı çekmekte; emek verimini yükseltecek yatırımları frenlemektedir.

Parasal genişlemenin gerekçesi olarak gösterilen deflasyon (düşen fiyatlar) ise, abartılmaktadır; pek çok ülkede geçersizdir. Para arzını pompalayarak enflasyonu yükseltme çabası bu nedenle de yanlıştır.

Manifesto hatırlatıyor: Batı merkez bankalarının bilançoları on yılda 3 trilyon dolardan 15 trilyona (on yedi bin milyara) çıkmış; negatif faiz oranları yaygınlaşmıştır. 7 trilyon (yedi bin milyar) dolarlık tahvil, fiilen negatif getiri içermektedir. Faiz oranlarında yüzde 1’lik bir  artış, 40 trilyon dolarlık ABD tahvillerinin 2,4 trilyon servet kaybına uğraması anlamına gelir. Tahvil sahiplerinin bu boyuttaki kayıplarını önleme çabası, likidite pompalamasını kalıcı hale getirebilir. Yüksek getiri arayışları ile, servet (varlık) değerlerini artırmak isteyen çevreler arasındaki karşıtlık, büyük bir finansal çöküntü olasılığını artırmıştır.

Bankalar negatif (eksi) faizleri mevduata taşıdığı ölçüde, nakit paraya (banknotlara) talep artacaktır. Bu olasılığı önlemek için tamamen banknotsuz bir ekonomi tasarımları başladı. Nakitsiz / banknotsuz günlük hayat, yoksullar için çekilmez olacaktır.

Hannoun ve Dittus’a göre, Batı ülkelerinde''merkez bankaları, finansal piyasaların tahakkümü altına” girmekte; yani “para politikaları finansal piyasalarca tutsak alınmaktadır” (ss.33-34).

İki banker, finans kapital kavramı yerine finansal piyasalar terimini yeğlemektedir. Bu piyasaları yönlendiren güçlü aktörlere ilişkin örnekleri ise, büyük finans sermayesini işaret etmekte; suçlamaktadır.

İnsanlar Kızgın ve Endişeli!

Manifesto’da Bölüm 7, finansal politikaların Batı halk sınıfları üzerindeki etkilerini gözden geçiriyor. İlk tespit şudur: “Sıradan yurttaşlar endişeli ve kızgındır, …çünkü kendilerini ekonomik olguların tehdidi altında hissediyorlar; iktisat politikalarında haksızlığa uğradıklarını ve bunları değiştirecek güçlerinin olmadığını düşünüyorlar.”  Tehditkâr ekonomik olgular, “artan eşitsizlikler, pahalılık, işsizlik, güvencesiz istihdam ve emeklilik sorunları” olarak sıralanıyor (s.74).

Tepkiler yaygındır; siyasete taşınmaktadır. Bankerler, Wall Street’i işgal ve Podemos gibi “sol”dan veya Brexit ve seçimlerde güçlenen popülist akımlar gibi “sağ”dan yansımalara işaret ediyor.

Manifesto, bu “kızgınlık ve endişelerin” nicel boyutlarını, finansal politikalara bağlayarak inceliyor.

Ayrıntıları aktarmak gereksizdir. Sadece iki alandaki tespitlere değineceğim.

Batı Merkez bankaları deflasyon (“düşen fiyatlar”) “efsanesi”nde ısrar ederken tüketiciler “yüksek ve artan hayat pahalılığından”  yakınmaktadır. Hannoun ve Dittus, tüketicilerin haklı olduğunu, örneğin Batı Avrupa tüketici fiyat hareketlerinin, AMB’nin resmî fiyat istatistiklerini yüzde 6-7 oranında aştığını ileri sürüyor. Ücretlerin aşınma temposu, bu nedenle de hızlanmaktadır.

Gevşek para (düşük faiz) politikalarında ısrar, Manifesto’ya göre, borsalara emanet edilen emekli fonlarına büyük riskler taşımıştır. Fonları yöneten finansal kuruluşların cari gelirleri aşınmakta; yükümlülükleri tırmanmaktadır.  İflaslar ve emekli tasarruflarının “buharlaşma” riski gündemdedir.

Öte yandan, faizlerdeki düşme, çalışan nüfusa belli bir emekli aylığını sağlayabilecek prim yüklerini tırmandırmaktadır. Özel sigortalara dayalı emeklilik sistemlerinin ücretlilerin katkılarıyla sürdürülmesi güçleşmektedir. Manifesto bu açmazı sayısal örneklerle açıklamaktadır. Bu durum, tüketim harcamalarında durgunluğa katkı yapan etkenlerden biridir.

*** *** ***

İki kıdemli bankerin Devrim Gerekiyor  manifestosu, emperyalist devletlerin (G7’nin) dünya halklarını dört nala savaş ve yıkıma sürüklemekte olduğunu tespit ediyor. Finans kapitalin devletleri tutsak aldığını, halk sınıflarını çaresiz bıraktığını nicel kanıtlarla ifşa ediyor. Bu olguları emperyalizm ve finans kapital kavramlarını kullanmadan, açıkça ortaya koyuyor. Çizdikleri tablo da bana, Haiti folklorunun ünlü “Zombiler” efsanesini hatırlatıyor: “Zombiler” gibi kapitalizm de ölmüştür; ama farkında değildir: Çevresine yıkım getirmekte; yaşayanları gerçekten öldürmektedir…

Korkut BORATAV – 17 Kasım 2017 – HaberSol

Yazarın Konuyla İlgili Bir Diğer Yazısı :

Kapitalizmin sonu: Nasıl?

21.yüzyılın ilk çeyreğine yaklaşırken, sistem-karşıtı düşünürlerin bir bölümü “hükmetmiş”: Kapitalizmin geleceği yoktur!

Neden? Nasıl? Sonrası? Yanıtlar farklılaşıyor; ama teşhis değişmiyor: Hastalık ölümcüldür…

Bugün, iki önemli düşünürün, Immanuel Wallerstein ve Samir Amin’in bu doğrultudaki son katkılarına değinmek istiyorum.

Immanuel Wallerstein: Kapitalist Sistemin Bunalımı!

Immanuel Wallerstein,  bir dünya sistemi olarak kapitalizmi inceleyen sosyal tarih okulunun önde gelen temsilcisidir.  Bu özelliği, kapitalizme ilişkin öngörülerine önem kazandırır.  

“Kapitalizmin Geleceği Var mı?” başlıklı, ortak imzalı kitabın (Metis, 2013) yazarlarından biridir. Bu soruyu, kitapta, “Yapısal Kriz” başlığı altında tartışıyor.

Wallerstein, ayrıca, ayda iki kere “Yorumlar” yayımlar. Bunlardan ikisi “kapitalizmin geleceği” teması üzerindedir. Birincisi “1945’ten Bugüne Küresel Sol, Küresel Sağa Karşı” başlığını taşıyor (15 Mayıs 2017). Diğeri de “Radikal Sol’un İkilemleri”dir (15 Ağustos 2017).

Wallerstein, uzun dönemlerin tarihçisidir. Temel önermesi “Yapısal Kriz” yazısının ilk cümlesinde yer alıyor: “Kapitalizm bir sistemdir ve tüm sistemlerin bir ömrü vardır; hiçbiri ebedi değildir.” Bu önermenin doğa sistemlerinden hareketle yapıldığı ve “orta ölçekli tarihsel toplumsal sistemleri” de kapsadığı ifade ediliyor (s.19).

Böylesine bir genelleme elbette sınırsız tartışmalara açılır. Günümüz kapitalizmine  nasıl taşınıyor? Asıl önemlisi budur.

Wallerstein’e göre, kapitalist dünya sisteminin iniş-çıkışları, iki farklı çevrim tarafından belirlenir: Teknolojik değişimlerin sürüklediği (kabaca ellişer yıllık) Kondratief çevrimleri ile çok daha uzun süreli hegemonya çevrimleri…

21.yüzyılın başında, son Kondratief çevriminin iniş aşaması, ABD hegemonyasının bunalımı ile üst üste gelmiştir. Bu eşleşme, kapitalizmin yapısal bir krizi ile de birleşmiştir.

Yapısal kriz, kâr hadlerinin kalıcı olarak düşmesi sonunda oluşmuştur ve  kapitalizmin belirleyici özelliği olan, sonsuz sermaye birikiminin sürdürülememesi ile sonuçlanacaktır.

Wallerstein’ın somut göstergelerle desteklenmeyen bu anlatımı, bence, ikna edici değildir. Kısa dönemli ekonomik çözümlemeler, Braudel okulunun bu parlak temsilcisinin güçlü yanı değildir.

İki çevrimin olumsuz aşamaları ile son yapısal krizin eş-zamanlı gerçekleşmesi, bir sistem bunalımı doğurmuştur: “Sonsuz sermaye birikimini rehber alan modern [kapitalist] dünya sistemi 500 yıl sürmüştür… Devam edemez, çünkü denge durumundan çok uzaklaştı ve artık kapitalistlerin sonsuz sermaye biriktirmesine müsaade etmiyor. Alt sınıflar da torunlarının bu dünyayı miras alacağına artık inanmıyor. Sonraki sisteme dair mücadelenin sürdüğü yapısal bir kriz içinde yaşıyoruz.” (s.21, 47).

“Cenazenin kalkacağı” tarih de 2040 ya da 2050 olarak öngörülüyor. (s.45).

Dünya Çapında Bir Sınıf Mücadelesi!

Wallerstein,  kapitalizmin kendiliğinden yok olacağını düşünmüyor. Sistemin kaderini, Dünya solu ile Dünya sağı arasındaki çatışma belirlemektedir.

Dünya Sağı, Kapitalizmin Altın Çağı içinde emek ve sermaye arasında gerçekleşen tarihsel uzlaşmayı 1980 sonrasında bozan; sömürüyü, eşitsizliği yoğunlaştıran; neoliberal “tek seçenek” programlarını yerleştiren, gezegenin en varlıklı yüzde 1’inden oluşmaktadır. Bu blok, Altın Çağ’ın liberal değerlerini de reddetmiş; Batı’daki “kültür savaşları” içinde aşırı, tutucu sağın  konumlarını benimsemiştir. Wallerstein, böylece, “popülist” yaftası altında saygınlaştırılan neo-faşist akımları da egemen bloka yerleştirmektedir.

Dünya Solu, ise, bu politikaların tüm mağdurlarından, dünya nüfusunun yüzde 80’inden oluşmaktadır.  Wallerstein, 1980 sonrası dönüşümlerin öyküsünü anlatırken, emekçilerin  ve Güney coğrafyalarının yaşadığı “mağduriyetleri” de sıralamaktadır. Ancak, Küresel Sol’un öğelerini, sınıflara, ülkelere göre değil, muhalefet akımlarına göre ayrıştırmaktadır.

Buna göre Küresel Sol üç akımdan beslenmiştir. Birincisi,  kapitalizmin altın çağı içinde dünyanın üçte ikisinde iktidarlarla tanışmış olan “Eski Sol”dur. Komünist, sosyal demokrat partilerden ve Üçüncü Dünya’da ulusal kurtuluş hareketlerinden oluşmuştur. Sosyal demokrasinin sistem-dışı programları zamanla aşınmış; komünist rejimler çökmüş; “kalkınmacı devletler” tarihe karışmıştır. Wallerstein’in “Eski Sol” ile gönül bağı pek olmamıştır; bugünkü durumlarını da “marjinal” görmektedir. Ancak, izleri, kalıntıları, deneyimleri ile Küresel Sol içinde yeri vardır.

İkinci akım (“Yeni Sol”) ise, Wallerstein’in 1968 Devrimi olarak adlandırdığı dalganın bugünkü uzantılarıdır. 1999 sonrasında küreselleşme karşıtı muhalefeti uluslararası alana taşımıştır. Son yıllarda iktidarlara uzanan Syriza, PODEMOS, Melenchon hareketleri tarafından da temsil edilmektedir.

Küresel Sol’un bugünkü bileşiminde, Eski Sol ve 1968 Ruhu, radikal solu oluşturuyor. Eski Sol, bu bileşkeye, dikey örgütlenme, iktidara el koymayı hedefleyen partiler, büyümeci, kalkınmacı programlar ile katılıyor. Yeni Sol ise, merkezsiz, hiyerarşisiz, yatay örgütlenmeye öncelik veriyor; “göreli demokrasi ve göreli eşitliğe yol açacak toplumsal hedeflerin akılcı bir dengesini arıyor.” (s.46)

Wallerstein, cinsiyet, ırk, kimlik ayrımlarına karşı mücadeleleri oluşturan, çok-kültürlüğü, özgün halkları temsil eden   tüm  akımları da Dünya Solu’nun bir öğesi olarak öneriyor. (1945’ten Bugüne Küresel Sol, Küresel Sağa Karşı).

Sokak mücadeleleri mi? Seçim mi? Halkların çektiği acıları azaltacak sol iktidarlar küçümsenmemelidir. “Kısa dönemde hem sokak, hem seçim yolları denenmelidir. Zira, kısa dönem, sonraki hedeflerin denendiği alandır.” (Radikal Sol’un İkilemleri)

“Unutulmamalıdır ki hedef, kapitalizmin reformu değildir; onu izleyecek sistemdir. Kemer sıkmaya karşı çıkan güçler, çok-kültürlülük güçleri ile birlikte dünya nüfusunun  yüzde 80’idir. Bu algılanırsa zafer kazanılabilir. Zirvedeki yüzde 1’e karşı savaş açıp, gerideki yüzde 19’u kendi saflarına çekmeye çalışılmalıdır.  Sınıf mücadelesi de tamı tamına budur.”  (1945’ten Bugüne Küresel Sol, Küresel Sağa Karşı)

“Wall Street’i İşgal” hareketinin %99’a karşı %1 ayrışmasına dayalı bu sınıf mücadelesi çağrısı, elbette Marksist-Leninist geleneğin dışındadır. Wallerstein de “bizim takım”ın eleştirilerine âşinadır.

Sonuç ne olur?  

Wallerstein, kehanetten uzak duruyor: “Mevcut sistemdeki temel özellikleri, hiyerarşiyi, sömürüyü ve kutuplaşmayı koruyan bir yeni sistem de mümkündür. Kapitalizm bu özelliklere sahip tek sistem değil ve yeni sistem kapitalizmden çok daha kötü olabilir… Alternatifi de görece demokratik ve görece eşitlikçi  bir sistem…”

“Tarih kimsenin yanında değil…Tercih ettiğimiz dünya sistemine ulaşma şansımız en iyi ihtimalle yarı yarıyadır.” Bu olasılık dahi küçümsenmemelidir (Yapısal Kriz, s. 47).

Samir Amin: Bir Yeni Enternasyonal Çağrısı

Samir Amin, 20. yüzyılda emperyalizm Marksist analizini geliştiren öncülerden biridir. Kapitalist dünya sistemine anti-emperyalist perspektifle bakarak bağımlılık okulu ile köprüler oluşturdu. Üçüncü Dünya için “metropollerden kopma” öneren kalkınma stratejilerini savundu. 1968 dalgasına ve SSCB-ÇKP ayrışmasına Maocu çizgi içinde katıldı.

Sosyalist konumunu hep koruduğu için (Wallerstein’in sınıflaması içinde) Eski Sol’u temsil eden bir düşünür olarak görülmelidir.

Samir Amin, bu yakınlarda “İşçi sınıfının ve dünya halklarının Enternasyonalini yeniden inşa etmek zorundayız” başlıklı bir çağrı yayımladı. Türkçe çevirisini bana Fikret Başkaya iletti. İngilizce metin ise, Defend Democracy Press’te (29 Temmuz 2017) yer aldı.

Samir Amin’in çağrısının ana mesajı şudur: Çağdaş emperyalist kapitalizm, sürdürülemeyecek özellikler kazanmıştır. Bugünkü sistem-karşıtı muhalefet yetersizdir. Kapitalizme karşı önce direnmek; sonra da ona son vermek için örgütlü, kolektif bir müdahale gerekmektedir. Bu örgütlenme İşçilerin ve Dünya Halklarının Enternasyonali biçiminde oluşmalıdır.

Emperyalist sistemin eleştirisi açısından Amin, Wallerstein’in tespitlerini ayrıntılarla zenginleştiriyor: Tekelleşme, sınıf tahakkümünün yoğunlaşması, kârların tırmanması, finans kapitalin denetim-dışı büyümesi, ekonomilerin durgunlaşması, temsilî demokrasinin fiilen tasfiyesi, totaliterleşme, artan askerî müdahalelerle Güney’i yeniden kolonileştirme eğilimleri…

Samir Amin’e göre metropolde tüm muhalif akımlar, egemen güçlerin denetimi altındadır. Avrupa’daki, Syriza, PODEMOS, Melenchon-türü “sol” muhalefet seçenekleri etkisiz kalmaya mahkumdur. Kültürel muhalefet türleri ise, kapitalizmle uzlaşma içindedir.

“Güney” coğrafyasına gelince, buralarda  kapitalizme muhalefet, bir boyutuyla dinci/gericiliği güçlendirmektedir. “Diğer Güney ülkelerinde geçtiğimiz yıllar içerisinde başarılı bir ekonomik büyüme ivmesi yakalanması da, ‘gelişmiş’ ulusal bir kapitalizmin inşa edilebileceği yanılgısını besliyor… Emperyal güçlerin, küçük ya da büyük hiçbir çevre ülkesinin bu boyunduruktan kendini kurtarmasına müsaade etmeye niyeti yoktur. Bu tür gelişimlere  karşı askeri saldırganlığı da içerecek [müdahaleler] kuvvetle muhtemeldir.”

Samir Amin, bu belirlemelerden hareketle, kapitalizme son vermeyi hedefleyen bilinçli, örgütlü bir müdahale gereksinimine ulaşıyor.

“Şu an, kapitalizmin sonbaharı aşamasını yaşıyoruz. Krizlerle dolu kapitalizmi sonlandırmaya ihtiyaç var… Sosyalist atılımı gerçekleştirebilecek yeteneğe sahip uluslararası radikal solun yeniden canlandırılmasından başka seçenek yoktur. Emperyalist kapitalist sistem tarafından kandırılmamış gerçek militanların asıl amacı işçiler ve halklardan oluşan yeni bir Enternasyonal yaratmak olmalıdır.”

Benzerlikler, Ayrılıklar...

Wallerstein’in “kapitalizmin sonu” çözümlemesi ile Amin’in anti-kapitalist çağrısı arasındaki temel benzerlik gözden kaçmamalıdır: Kapitalizm, bir sınıf mücadelesi ile son bulacaktır.

Bu önemli bir benzerliktir. Zira, bilinçli bir müdahale olmaksızın, kapitalizmin kendiliğinden (bir anlamda kendi zıddına)  dönüşerek yok olacağını ileri süren düşünürler de vardır. Paul Mason, Wolfgang Streeck, ve Randall Collins’in Marksist öğeler içeren bu doğrultudaki katkılarını ileride tartışmak istiyorum.

Wallerstein ve Amin arasındaki belirleyici farklara da değinelim.

Wallerstein, kapitalizmin son bulacağı öngörüsünü nesnel bir çözümlemeye dayandırıyor. Amin ise, çağdaş kapitalizmin bozukluklarını sıralıyor; yargılıyor  ve hükmediyor: “Bu bozuk sistem son bulmalıdır…”

Umuyor ki bu “dilek”, bir “müdahale programı” (“Enternasyonal”) ile hayata geçirilsin.

Wallerstein’in “kapitalizmin sonu” öngörüsünün dayandığı ekonomik çözümleme, yukarıda değindiğim gibi, zayıftır; ikna edici değildir. Ancak, Amin’in aksine, en azından, “sistem çirkindir; o yüzden son bulmalıdır” türü bir dilekten öteye gitmektedir.

Kapitalizme son verecek toplumsal aktörler açısından, Samir Amin, tümüyle “Eski Sol”un (açıkçası, “bizim takımın”)  geleneklerine dönüş  çağrısı yapmaktadır. Devrimci teoriyi temsil eden “gerçek militanlar” davet ediliyor: İşçi sınıfı hareketini yeni bir Enternasyonal oluşturarak uluslararası platforma taşıyınız!

Enternasyonal’in “dünya halkları”nı da kucaklaması, ulusal bağımsızlık, kurtuluş hareketlerinin mirasına, bugünkü temsilcilerine dönüktür.

Wallerstein’ın algıladığı sınıf mücadelesinin  iki önemli aktörü olan Yeni Sol ve çok-kültürlülük muhalefeti, Samir Amin’e göre “aykırı” öğelerdir. Zira, sosyalizme, sınıfsız topluma  dönük örgütlerle  yürütülen mücadelelerin geleneksel mirası, “kapitalizmin sonu” açısından hâlâ önemlidir; korunmalıdır.

Ne var ki, “Eski Sol”un dünya çapında bugünkü gücünü, eleştirel bilançolarını  tartışmaktan da kaçınmaktadır. Çağrısının muhatap bulacağı, etkili olacağı şüphelidir. Wallerstein ise, bu hareketlerin eleştirel bilançosuna hep önem vermiştir.

Bizlere ise, kapitalizm karşıtlığının günümüzde bayraktarlığını yapan, bu iki usta düşünüre “devam edin ve saygılar…” mesajını iletmek düşer.  

Korkut BORATAV – 25 Ağustos  2017 – HaberSol

Son Yazılar

Mostly sunny

15°C

Istanbul