Emperyalizmin İğrenç Oyunu - İzmir Nasıl İşgal Edildi ?

İzmir’in işgal edildiği haberi telgrafla Baltalimanı’ndaki yalıya ulaştığı zaman, Sadrazam Damat Ferit Paşa düşüp bayılmıştı. Boylu-poslu olan sadrazamı ayıltmak, hizmetlileri bir hayli uğraştırmıştı. Elinde sıkı sıkı tuttuğu telgraftaki metin her şeyi anlatıyordu: “İzmir işgal edildi!..”

Sadrazam aynı gün Sultan Vahdettin’e hükümetinin istifasını sundu. Emperyalizm, iğrenç yüzünü bir  kez daha göstermişti.

*Dr. Orhan Çekiç

Aslında şaşılacak hiçbir şey yoktu. Mondros Ateşkes Anlaşması 30 Ekim 1918’de  imzalanmış, bu anlaşmanın 7.nci maddesi uyarınca da işgaller ülkenin üstüne kara bir bulut gibi çökmüştü. Çünkü bu maddede, “…İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehlikede gördükleri her stratejik noktayı işgal hakkına sahiptirler…”deniyordu ve İstanbul Hükümeti bu şartı bile kabul etmek zorunda kalmıştı.

Anlaşmayı Osmanlı Devleti adına imzalayan Bahriye Nazırı Rauf Bey, müzakereler esnasında her maddeyi Saray’a bildiriyor, onay alıyor, diğer maddelere öyle geçiliyordu. Daha 1.nci maddeyle İstanbul ve Çanakkale Boğazları düşmana teslim edilmiş, böylece başkent İstanbul düşman donanmasına  açılmıştı. 5.nci maddeyle de tüm ordular ve cephanenin düşmana teslimi kabul edilmişti. 

3 Kasım’da Musul, 6 Kasım’da Kerkük, 8 Kasım’da da İskenderun  işte bu 7.nci madde uyarınca işgal edilmişti. Arkasından da tüm ülkede işgaller, hep bu madde işletilerek sürüp gitmişti. 

İzmir’in bütün  bu olanların dışında kalması düşünülemezdi. Ne var ki, İzmir’in işgali bir başka “emperyalist ince hesap” işiydi ve temelleri yıllar öncesine dayanıyordu. 

Balkan Savaşlarında uğradığı bozguna bakarak Osmanlı Devleti’nin gücünü hafife alan İngiliz Savaş Konseyi fena halde yanılmış, Boğazları 15 günde geçip İstanbul’a girerek Osmanlı Devleti’ni savaşın dışına itebileceklerini hesaplayanlar, Çanakkale’de duvara değil de duvardan daha sağlam, Mehmetçiğe toslamışlardı. Birinci Dünya Savaşı henüz başlamıştı ama İtilaf Devletlerinde, yani “Müttefiklerde” de panik tavan yapmıştı.

İşte bu panikle İngiliz Başbakanı Lloyd George, o günlerde henüz safını belirlememiş ama arayış içinde olan İtalya’ya yanaşmıştı:

-“Savaşa bizim saflarımızda katıl, kazanırsak Batı Anadolu senin.” 

İtalya bu öneriyi kaçırmamış ve 1916’da savaşa Müttefiklerin yanında katılmıştı. 

Aradan bir yıl kadar daha geçti. İngiltere’nin de içinde bulunduğu cephe beklediği sonuca bir türlü ulaşamıyordu. Lloyd George bu kez Yunanistan’a yanaştı:

-“Savaşa yanımızda katıl, kazanırsak Batı Anadolu senin…”

Venizelos da bu fırsatı kaçırmadı ve Yunanistan da savaşa girdi. (1917).

İngiltere, Batı Anadolu topraklarını peşkeş çekerek iki Avrupa ülkesini de savaşa işte böyle sokmuş, durumdan habersiz bu her iki ülke de Batı Anadolu topraklarının kendisinin olacağı hayaliyle bu savaşa girmiştir. Emperyalizm de zaten işte tam da böyle bir şeydir. Orada çıkar ilişkisi her şeyin önünde gelir. İzmir meselesinde de aynen böyle olacaktır.

Şimdi gözlerimizi bir başka sahneye çevirelim, bu meseleler hangi karanlık sokaklarda, hangi kirli masalarda nasıl kotarılmış, ona yakından bir bakalım:

Savaşın bitmesine bir yıl kala savaşa giren Venizelos, Mondros imzalanır imzalanmaz fırsatı kaçırmadı ve üç gün sonra, 2 Kasım 1918’de Anadolu’nun batı kısmının Makri’den Erdek’e kadar Yunanistan’a bırakılmasını istedi. Aradan iki ay kadar geçtikten sonra, bu kez 30 Aralık 1918’de “Barış Kongresi Huzurunda Yunanistan “ adlı memorandumunda bu isteğini yineledi.(1).

3 ve 4 Şubat 1919’da toplanan “On’lar Şürası” huzurunda da bu ısrarını sürdüren Venizelos , “Söz konusu bölgede 1.132.000 Rum’a karşılık sadece 943.000 Müslüman yaşadığını”  ileri sürüyor, yalan söylüyordu. Bütün bunların üzerine Yunanlılara ait arazi meselelerini tetkik için 5 Şubat 1919’da bir komisyon kuruluyor ve bu komisyon 30 Mart 1919’da, bölgenin Yunanistan’a verilmesini teklif ediyordu. Böylece adeta dinamitin ucu fitilleniyordu. İtalya devre dışı bırakılmanın şokunu yaşıyordu ama artık çok geçti. (2).

Bu neden böyle olmuştu? Neden İtalya bir kenara itilmişti?

Büyük Patron İngiltere öyle istemişti de, onun için. Akdeniz’deki güç dengesini kontrol eden İngiltere’nin işine nispeten daha zayıf bir devlet olan Yunanistan daha çok geliyordu. 1.nci Dünya Savaşı’ndan daha da güçlenerek çıkan İtalya bir de Batı Anadolu’ya sahip olursa bu, İngiltere’nin Akdeniz’deki çıkarlarına zarar verebilirdi. Bir emperyalist devlet için asıl olan da, devletin çıkarıydı, verdiği söz değil… 

Tezgâh buna göre kuruldu ve istenen sonuç alındı. İzmir’e Yunanistan çıkarılacaktı. 

Oysa, Mondros Ateşkesi’ni İtilaf Devletleri adına imzalayan ve bu karardan habersiz Amiral Calthorpe, 3 Nisan 1919 günkü raporunda bakın neler yazıyordu?

“…Ümit etmek isterim ki, Helen Krallığı Ege Denizi’nin doğu kıyılarına yayılmayacaktır. Bu ümidimiz geçmişteki zulüm idaresinden kurtulmak emellerine duyduğumuz sempatinin şiddetinin eksikliğinden değil, ama bu hareketin ilgili taraflarından hiçbirinin mutluluğuna hizmet edeceğine inanmamış, belki bunun tam tersine inanmış olmamızdandır.” 

Calthorpe adeta geleceği görüyor ve günah çıkarıyor gibiydi ve üstelik bu görüşünde de yalnız değildi. Zira, diğer bir İngiliz, Lord Harding de, İngiliz Harbiye Nezareti’nin 23 Ekim 1919’da sorduğu bir soruya verdiği yanıtta, “ İtalyanların da, Yunanlıların da İzmir’e çıkmamalarını “ tercih edeceğini bildirmişti. 

4 Kasım 1918’de ilk İngiliz Savaş Gemisi İzmir Limanı’na girdiği zaman şehirdeki Rumlar ortalığı karnaval yerine çevirmişler, ellerinde Yunan bayrakları ve Venizelos’un fotoğrafları, gün boyu şehir turu atmışlardı. İzmir Valisi Nurettin Paşa bu durumu hükümete rapor ederken, “…Rumların amacı Müslümanları galeyana getirip olay çıkarttırarak, 7.nci maddenin uygulanması için zemin hazırlamak” diyordu. 

General Milne, İzmir’deki temsilcisi İan Smith’in bir raporunu 20 Şubat 1919 günü Londra’ya  Savaş Bakanlığı’na gönderiyordu. Bu raporda “…Yunan isteklerinin Türkler arasında mevcut huzursuzluğu arttırdığını, Türk köylerine silah dağıtılmasından da anlamak mümkün…”deniyordu.

Smith’e göre ise, “…Yunan işgali vuku bulursa Türkler direnecektir. İtalyan işgaline ise hem Türkler hem de Rumlar karşı koyacaklardır.”

İşgalin bir an önce başlaması için yoğun bir Yunan baskısı sürerken, öte yandan böylesi bir işgale mutlaka karşı çıkacağı bilinen İzmir Valisi Nurettin Paşa, İngilizlerin talep ve şikâyetleri üzerine hükümet tarafından görevinden alınmış ve yerine İngilizlerin adamı olarak bilinen eski Evkaf Vekili (Vakıflar Bakanı) İzzet Bey (Kambur İzzet) 11 Mart 1919’da  getirilmişti. Plan sinsi bir şekilde, içerden dışarıdan, adım adım uygulanıyordu.

İŞGAL İÇİN BULUNAN BAHANE:  ŞEHİR GÜVENSİZ !...

28 Mart 1919’da İtalyanlar Antalya’ya çıkmışlardı. Yunanlıların buna mukabele olarak İzmir’e çıkabileceklerini Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa 7 Nisan 1919’da Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya bildirmişti. Olaylar ardı ardına böyle gelişirken, Amiral Calthorpe, “İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali olayının nereye varabileceği hakkında bir tahmin yazısı “ yazmalarını Askerî Ataşe Wyndam Deeds ile Yarbay Ian Smith ve Philip P. Graves’den oluşan bir komisyondan istedi. Komisyonun vardığı sonuç, her şeyi açıklamaya yetiyordu:

“Eğer yeni bir savaş isteniyorsa, gidilen yol tamamiyle oraya çıkar…”  

12 Nisan 1919’da Venizelos şaşılacak bir şey yaptı, Aydın vilayetinde yaşayan Rumlara Türklerin katliam yaptığını iddia ederek, Fransız Başbakan’ı Clemenceau’ya  verdiği bir notayla, bu durumu protesto etti. Oysa tüm İtilafçıların bir bahane peşinde olduklarını bilen Türk yetkililer, sürekli olarak Türk halkını ve Müslümanları tahriklere kapılmamaları hususunda uyarıyorlardı ve bu nota mesnetsizdi ama İzmir yıllar öncesinden Yunanistan’a söz verilmişti bir kere. Ne yapılacak yapılacak, bir bahane bulunacak ve Yunan İzmir’e çıkarılacaktı. Bu gibi konularda başvurulan klasik bir söylem de tarih boyunca hep var olagelmişti: “Türkler Hıristiyanları katlediyor!...” 

Sonunda beklenen oldu ve Lloyd George Ege’deki Rumlara karşı bir katliam yapılacak olursa bunu ancak Yunan askerlerinin önleyebileceğini öne sürerek, Yunanistan’ın İzmir’e çıkmasına izin verilmesini 5 Mayıs 1919 toplantısında önerdi. Fransa Başbakanı Clemenceau ile ABD Başkanı Wilson bu öneriyi desteklediler. Üstelik Başkan Wilson Yunan birliklerinin derhal İzmir’e çıkarılmasını istiyordu. Böylece, sonuçları çok ağır olacak olan bir karar, bir iki dakika içinde alınmıştı. İngiliz Genel Kurmay Başkanı General Wilson meseleyi doğrudan Başbakan Lloyd George’dan öğrendiği zaman, “ İzmir’in işgali bir diğer savaşın başlaması demek olacaktır” diyecek ve bu konuda Türkiye’nin ve İtalya’nın mutlaka önceden bilgilendirilmeleri gerektiğinde ısrar edecekti. Venizelos bunun üzerine, Türklerin durumdan son anda haberdar edilmelerini önerecek, Başkan Wilson bu fikri destekleyecek ve ayrıca bu konunun son derecede gizli tutulması da Amiral Calthorp’dan istenecekti.

Bir tek şehrin bile işgali için emperyalistler kafa kafaya veriyor, utanmadan sıkılmadan “bahane” üretmeye kafa yoruyor ve bunu da uygulamaya koyuyorlardı.

“Türk Kurtuluş Savaşı sadece Yunana karşı verilmiştir” diyerek konuyu hafife almaya çalışan günümüz “güya aydın düşünürlerine” umarız bu yazdıklarımız “biraz daha insafla düşünme” fırsatı ve olanağı verir.

“MÜTTEFİKLER İZMİR’E ÇIKACAK”  DENİLİYOR…

21 Nisan 1919’da İstanbul Hükümeti’ne verilen bir notada, Samsun yöresinde güvenliğin kalmadığı, bu duruma seyirci kalınamayacağı ifade edilmiş ve hedef saptırılarak dikkatler Karadeniz’e çevrilmişti. Tam da bu sırada Venizelos İzmir’deki 30.000 Rum’un da hayatının tehlikede olduğunu ileri sürerek, adeta İzmir’e çıkışı meşrulaştırmaya çalışıyordu. 

10 Mayıs’ta durum yeniden gözden geçirildi ve aşağıdaki plan yapıldı:

1. İtalyan Başbakan Orlando 12 Mayıs’ta bilgilendirilecek ve Amiral Calthorpe’un emrine bir İtalyan İrtibat Subayı vermesi istenecekti.
2. İtalyan Savaş Gemileri’nin İzmir’de bulunuyor olması nedeniyle, harekât boyunca Amiral Calthorpe mutlaka İzmir’de bulunacak ve bu harekâtı bizzat yönetecekti.
3. Yunan birliklerinin İzmir’e çıkmalarının kararlaştırılmış olduğu zamandan 36 saat önce, İzmir İstihkâmlarının İtilaf müfrezelerine teslim edilmesi gerektiği İstanbul’da hükümete tebliğ edilecekti.
4. Yunan birliklerinin İzmir’e çıkacakları saatten 12 saat önce, İtilaf Kıtalarının mütareke hükümleri gereğince, güvenliği sağlamak maksadıyla İzmir’e çıkarılacakları İstanbul Hükümeti’ne bildirilecek, bu birliklerin tümüyle Fransız askerlerinden oluşacağı belirtilecekti.

Yani yalan söylenecekti. 

Böylece tam bir “siyasi ahlâksızlık” sergileniyordu. Sanki İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali diye bir şey yoktu da, “…Şehirdeki asayişi sağlamak için Müttefikler İzmir’e çıkıyor…” gibi gösteriliyordu. Fransız Birlikleri İzmir’e çıkıp Müttefikler adına İzmir’deki tabyaları teslim alacak, böylece buraları savunmasız hale getireceklerdi. Halkın tepkisinden korkulduğu için, olay İstanbul halkına bu şekilde duyurulacaktı.

Daha sonra Fransızlar İzmir’den çekilecek ve hareketten sadece 12 saat önce bu kez

Yunanlıların İzmir’i işgal edecekleri resmî makamlara bildirilecekti. Böylece bir gün önce Fransızların korumasız hale getirip sonra çekildikleri savunmasız İzmir, Yunanlılar tarafından kolayca işgal edilecekti. Bu iğrenç durumu içine sindiremeyen İngiliz Genel Kurmay Başkanı Wilson Hatıra Defterine 10 Mayıs günü şu notu düşecekti: “…Bütün bunlar çılgınca ve kötü şeyler…Bliss, Le Born, Fuller ve ben, saçma bir iş yapmakta olduğumuzda ittifak etmiş bulunuyoruz…”(3).

Düğmeye basıldı. Amiral Calthorpe 12 Mayıs 1919’da durumu meslektaşlarına yani Fransız Yüksek Komiseri Defrance ile İtalya Yüksek Komiseri Kont Sforza’ya bildirdikten sonra, Amiral Gemisi Iron Duke zırhlısıyla İzmir’e hareket etti ve 13 Mayıs’ta İzmir’deydi. Hemen bir toplantı ve durum değerlendirmesi yaptı. İşte bu toplantı sonucunda Foça’daki Türk Topçu Birliğini Fransızların, Karaburun’u İtalyanların, Kösten Adası’nı İngilizlerin, Sancakkalesini (Kadifekale) ise Yunanlıların 120’şer kişilik eşit kuvvetlerle işgal etmesi kararlaştırıldı. Böylece görünürde İzmir’e Müttefikler girmiş olacaktı. Ama sürpriz ertesi gün ortaya çıkacak, 15 Mayıs günü, “İzmir’in askerî kontrolünü teslim almak üzere “ bir Yunan Tümeni İzmir’e çıkarılacaktı. Plan buydu.

Calthorpe’un emriyle Mr. James İzmir Valisi Kambur İzzet’e , Yarbay Smith ise 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya 14 Mayıs günü saat 09.00’da ilk notayı verdiler. Aynı saatlerde İstanbul’da Amiral Webb de aynı notayı saat 11.00 sularında Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya veriyordu. 

Böylece oyunun birinci perdesi kapanıyor ve sanki İzmir’e çıkarılan Müttefik’lere ait 120’şer kişilik birliklerle şehrin düzeni sağlanacakmış süsü veriliyordu. Tabii bu arada istihkâmlar da işgal edilmiş olacağı için şehir savunmasız hale getirilmiş oluyordu. 

Bu esnada İstanbul’da hükümetin bütün dikkati Samsun’a çevrilmişti. Bu şehrin  ve çevresinin güvensizliğini ileri sürerek bölgeye çıkacağı tehdidini ileri süren İngiltere’nin elinden bu bahaneyi almak üzere bir müfettişin süratle Samsun’a gönderilmesi çalışmaları sürüyordu. Bu görev için seçilen Mustafa Kemal Paşa, son hazırlıklarını yapmakla meşguldü. Oysa Samsun,  buz dağının su üzerinde görünen kısmıydı. Asıl kütle suyun altındaydı ve gerçek hedef İzmir’di. Böylece Müttefikler Samsun’u gösterip, İzmir’i vuruyorlardı. Sol gösterip, sağ vurur gibi.

OYSA İZMİR’E MÜTTEFİKLER DEĞİL, YUNANLILAR ÇIKARILIYOR…

Bu plan 14 Mayıs günü sabahı aynen uygulandı. Öğleden sonra ise planın ikinci ve asıl vurucu aşamasına geçildi. Saat 19.00’da yapılan toplantı sonucu hazırlanan Nota’lar saat 22.00 sularında Vali ve Kolordu Komutanı’na verildi. Böylece “ Yunan işgalinden 12 saat önce” Türk makamlarını bu işgalden haberdar etme kararı yerine getirilmiş oluyordu. Hani, yukarda anlatmıştık, İngiliz Genel Kurmay Başkanı Wilson, “bu durum Türk makamlarına mutlaka haber verilmelidir” demiş, bunun üzerine de Venizelos bu bildirimin son anda yapılmasını önermişti ya, işte şimdi bu yapılıyordu.

Verilen notanın metni şöyleydi:

“14 Mayıs 1919

Ekselans,

1. Müttefik Devletlerin hükümetleriyle Türkiye arasında akdedilen mütarekenin 7. maddesine dayanılarak İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgaline karar verilmiş olduğunu bildirmeye memurum.
2. İşbu karar, Osmanlı Hükümeti’ne de bildirilmiştir.
3. Bu askerî kafilenin yarın 15 Mayıs’ta mahalli saatle 08.00’de İzmir’e varması beklenmektedir. Karaya çıkarma derhal başlayacaktır. Yunan Deniz Müfrezesi rıhtım ile rıhtımın yanaşılacak bölümlerini “ihraç hazırlığı için” saat 07.00’de işgal edecektir.
4. Türk Kıt’alarının, yarın sabah Yunan Askerî Makamları taleplerini bildirinceye kadar kışlalarında kalmalarını, çıkması muhtemel esef verici bir hadiseyi önlemek maksadıyla dilerim. Gümrük ile Punta yakınlarına yerleştirilmiş olan Türk kıtaları saat 07.00’de “Merkezî Kışlada” toplanmış bulunacaklardır.
5. Bu yolda çıkacak bir olayın İzmir ile çevre Sancak ve Kazalarda heyecan ve asayişsizlik yaratabileceğini Ekselansları pekiyi bilirler. Binaenaleyh, sükûnu devam ettirmek için idareniz altında bulunan bütün vasıtaları kullanmanız mutlak lüzumunun üzerinde kemal-i ehemmiyet ve ısrarla durmaktayım. Postane, memleket içlerine heyecana yol açacak mahiyette haberlerin gönderilmesini önlemek üzere , yarın sabah erkenden Britanya askerleri tarafından işgal edilmiş bulunacaktır. Türkçe Resmî telgraflar, sansür memuruna teslim edilmek koşuluyla, Hükümete gönderilmekten men edilmeyecektir.

İmza: Amiral A. Calthorpe   

15 Mayıs 1919 sabahı saat 08.00 sularında ilk Yunan birlikleri İzmir’e çıktığı zaman, ilk iş olarak Yunan İşgal Kuvvetleri Komutanı Albay Zafiriou’nun 13 Mayıs günü kaleme aldığı ve “Askerlerin dinî inanışlara, adap ve geleneklere saygılı davranacaklarına herkes emin olsun” mealindeki bildirisi okundu ama bu bildiriye riayet edileceği yerde, Metropolit Hrisostomos’un rıhtıma çıkan askerleri takdis etmeye başlaması halk üzerinde çok acı bir etki yaptı.

Daha sonra birlikler şehir içinde yürüyüşe geçtiler. Yol kenarlarına birikmiş Rumların yaptığı tezahürat da ortalığı birden germişti. Sonuç tam bir trajedi oldu. “Hukuk-u Beşer” gazetesinin Yazı İşleri Müdürü Osman Nevres ( Takma adı Hasan Tahsin) sinirlerine hakim olamayarak Yunan Efzun Alayı’nın önünde yürüyen sancaktarı vurdu ve bunun üzerine hemen orada şehit edildiği gibi, yol kenarına toplanmış, meraklı gözlerle olanı biteni kavramaya çalışan çoluk çocuk, yaşlı, genç binlerce Müslüman, kaçmaya fırsat bulamadan hunharca katledildi. Yağma ve kıyım ertesi gün de devam etti. İki günde 2000 dolayında Müslüman öldürülmüştü.  

Amiral Calthorpe olayı haber alır almaz müdahale etti ama, geç kalmıştı. Talebi üzerine kurulan bir Yunan Askerî Mahkemesi birkaç idam kararı verdi ve bu kararlar infaz edildi. Öte yandan olaylar, tüm engellemelere ve sansür yasağına rağmen tüm ülkeye bir şimşek hızıyla yayıldı. 

İşte tam da bu sırada İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa, olaylardan henüz habersiz, Samsun’a gitme hazırlığı içinde “Veda Ziyaretleri” yapıyor ama hiçbir Bakanı da makamında bulamıyordu. Hükümet İzmir olaylarını duymuş, toplantı halindeydi. 

Emperyalistler, bir tek şehri işgal etmek için aylardır hazırladıkları planı uygulamaya koymuşlar, “maşa “ olarak da Yunanı kullanmışlardı. Asıl hedefleriyse gene Yunanı öne sürüp arkadan her türlü desteği vererek, hazırlamakta oldukları Sevr yoluyla tüm ülkeyi parçalamaktı. Sevr bir Yunan planı değildi, emperyalizmin planıydı. 

Ertesi gün 16 Mayıs 1919.

Mustafa Kemal Paşa sessizce Samsun’a doğru yola çıkıyordu. Olayların karşısında diz çökmüş, her türlü zillete boyun eğmiş ve düşmanın merhametini sağlamayı politika sanan Saray ve Hükümetini geride bırakarak, “Sevr” adı verilen emperyalist oyunu bozmak, onun yerine “Lozan”ı yazmak üzere, ağır ağır Samsun’a doğru yol alıyordu. 

İşte “biz”, o yolun yolcularıyız.

Ya siz? “Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı değil, Yunana karşı verilmiş bir savaştır” diyen, ya sizler?   

Destur, Ya rezalet!...

Dr. Orhan ÇEKİÇ -  Maltepe Üniversitesi Cumhuriyet Tarihi Bölüm Başkanı

Kaynak :
http://www.orhancekic.com/

Dip Not :

(1). Orhan Çekiç, “ İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Türk Kurtuluş Savaşı Belgeseli (1917-1920), Sf. 172.

(2). Orhan Çekiç, “ Samsun’dan Erzurum’a”, Cumhuriyet Yayınları, Sf. 83.

(3). a.g.e., 89.

Add a comment

Ergenekon Efsanesi Göktürklere Ait…

Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kuruluş felsefesine yönelik saldırılar dört koldan ve tam yol sürüyor. Bir merkezden düğmeye basılmış gibi, onlarca gazeteleriyle, bir o kadar televizyon kanallarında yapılan yüzlerce sözüm ona programlarla her gün Atatürk, Kurtuluş Savaşı, laiklik, cumhuriyetin kazanımları, kadın hakları, çağdaşlık, hukuk düzeni, şeriat, uzun uzun tartışılıyor…

Artık Birinci Cumhuriyet-İkinci Cumhuriyet tartışmaları çok gerilerde kaldı. Kemalist-Anti Kemalist tartışmalarını da, Kemalizm’in dönemini tamamlamış, demode bir fikir akımı olduğu yorumlarını da çok gerilerde bıraktık.

Avrupa Birliği yöneticileri bile benzer  telkinlerde bulunmaktan çekinmiyor. Atatürk fotoğraflarının devlet dairelerinden kaldırılması fikri de onlardan geliyor, Avrupa Birliğine girmenin en büyük engelinin “Kemalizm” olduğu telkini de onlardan ve ülkedeki işbirlikçilerinden geliyor.

Türkiye tam bir kuşatma halinde.

Bu toz-duman içinde bir de bakıyoruz Mustafa Kemal “Mustafa” oluvermiş.

“Bu Kurtuluş Savaşı’na ne gerek vardı? Biz zaten kendi kendimize kurtulmak üzereydik. “ denilirse bir gün, hiç şaşırmamak gerek.

Son günlerin modası ise , Kurtuluş Savaşı’na saldırmak. Habertürk ekranlarında günlerdir bu tartışılıyor ve Haksöz Dergisi yazarı Hamza Türkmen, utanmadan, sıkılmadan, tam bir kul-köle sadakatiyle, 23 yıldır Cumhuriyet Tarihi okuttuğunu söyleyen Prof. Dr.  Nurşen Mazıcı önünde  avaz avaz bağırıyor: “…Kurtuluş Savaşı’nda Türk Ordusu sadece Yunanlılarla dövüştü. Fransızlarla ve İtalyanlarla dövüşmedik.” diyor. Böylece, “… Onlar kendiliklerinden  çekildiler, bu yüzden de biz kolay bir galibiyet aldık. “demeye getiriyor. Yani “ Kurtuluş Savaşı’nı da o kadar  abartmayın canım…” der gibi bir yaklaşım. Güya Atatürk “laik bir devlet kuracağının” sözünü vermiş de, bu yapı batının da işine gelmişmiş de, o günlerde komünizm ciddi bir tehdit haline dönüşmüş de, batılılar Anadolu’da tampon bir laik devlet olarak Türkiye’nin kurulmasına kendi çıkarları yüzünden rıza göstermeye karar vermişler de, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar bu yüzden Türkiye’yi boşaltmışlar, çekip gitmişler, yani Atatürk’ün çok kolay, çocuk oyuncağı bir zafer kazanmasına olanak sağlamışlar.

Yani, “…Kurtuluş Savaşını da bu kadar abartmayın canım. Orada bir tek Yunanı yendik, buna karşılık Atatürk’ü yere göğe sığdıramıyorsunuz…”demeye getiriyorlar. Utanmazlığa bakar mısınız? 

Hamza Türkmen, bir başka yazının konusu.

Bugün 22 Şubat 2009 . ZAMAN yazarı Mümtaz’er  Türköne bir makale yazmış ve soruyor: “Ergenekon Efsanesi Kime Ait?”.

Oturduğunuz yerden doğrulup, “Elbette Türklere ait” demeyin sakın!... Siz, Mümtazer Türköne’den daha mı iyi bileceksiniz?. Eğer gerçeği öğrenmek istiyorsanız, hemen internetten Zaman gazetesine girin, makaleyi sonuna kadar sabırla okuyun ve bir daha silkinin, bir daha kendinize gelin.

Mümtaz’er diyor ki:

1. “Ergenekon bir Türk efsanesi olarak anlatılır ama doğru değildir. O bir Moğol efsanesidir. Bunun da kanıtı Cengiz Han’ın tarihçisi Reşidüddin’in  ünlü eseri “Cami-üt Tevarih” isimli eserinde bir Moğol efsanesi olarak bu konuyu anlatıyor oluşudur.”
2. “Bir yalana çok fazla insanın inanması, sahte olanı gerçek yapmaz.”
3. “Türklerin “çıkış” efsanesi olarak  anlatılan Ergenekon, bir safsatadan ibarettir.”
4. “Sahte masallar dünyasında mutlu bir şekilde yaşamak mümkün ama birilerini mutlu eden bu hayaller başkaları için bir kâbusa dönüşmüş ise, uyanmanın vaktidir.”
5. “ Çocukken tarih kitaplarında bize anlatılan ‘Göç Haritaları’ ile, …Ergenekon Efsanesi, Türk Tarih Tezi’nin sahteliklerinden geriye kalan birkaç izden sadece ikisi.”
6. “ Ergenekon bir Türk Efsanesi olarak Kurtuluş Savaşı esnasında Yakup Kadri tarafından icat edilmiştir. Osmanlı’da, Selçuklu’da  en küçük izine rastlanmayan bir hikâyeyi, Cumhuriyet, kuruluşuyla birlikte 5 bin yılın içinde birdenbire keşfetmek ve sadece tek yabancı kaynağa dayanmak ne kadar inandırıcı? Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu sahtelikleri ders kitaplarından acilen temizlemesi lâzım…”
7. “Bizim 5 bin yılın karanlığından,  Moğol kabilelerinden aşırdığımız sahteliklere değil, henüz üzerinden üç nesil bile geçmemiş yakın tarihimizin gerçeklerine ihtiyacımız var. Moğol efsanesindeki kurdun izini aramak yerine, Osmanlı’dan kalma haritaların ayrıntılarına bakmalıyız.”
8.   “Bizim yeniyetme halklar gibi büyük görünmek için sahte bir tarihe ihtiyacımız yok. Osmanlı’dan devraldığımız miras zaten yeteri kadar büyük.”

Mümtaz’er’in söyledikleri bunlar. Ayrıca şu görüşlere de yer veriyor:

“ Osmanlı form olarak bir imparatorluktu. Atatürk’ün kurduğu devlet ise bir ulus-devletti. Bu farklı bir formattı ve bir “ulusa” dayanmak zorundaydı. Ayrıca  Türklerin Anadolu’nun çok eski kavimlerinden biri de olduğunu kanıtlamalıydı. Atatürk bu amaçla 1930’larda “Türk Tarih Tezini” geliştirmeye çalıştı. İşte bunu sağlamak için de Yakup Kadri’ye “Ergenekon” diye bir kitap yazdırdı. İşte bu uydurma kitap nedeniyle de bizler Ergenekon’un bir Türk Efsanesi olduğuna inandırıldık ama gerçek bu değil, çünkü bu efsane Moğollara aittir.”

Yukarda tırnak içinde 8 madde olarak verdiğim ifadelerin tamamı, birebir Mümtaz’er’in sözleri ve iddialarıdır. Yazar bu analizden nasıl bir senteze ulaşıyor, şimdi onu görelim:

“Cumhuriyet yakın geçmişle yani Osmanlıyla bağlarını kopartmış, geçmişini binlerce yıl gerilerden gelen efsanelerde aramaktadır.  (Md. 1-5).

“ Oysa bu efsaneyi uyduran Yakup Kadri’dir. Atatürk’ün böyle bir teze ihtiyacı olduğu için, aslında Moğollara ait olan bu efsane oradan devşirilmiş ve Türklere ait bir efsaneymiş gibi yazılmıştır.” (Md. 6). Demek istiyor ki, bu durum bir sahtekârlıktır (Md.7). Emri veren de (yani Atatürk), yerine getiren de bu sahtekârlıktan sorumludurlar. Okul kitaplarından bu saçmalıklar derhal kaldırılmalıdır. (Md.6).

Böylece Atatürk ve ekibi gene ateş hattına alınmış, gene saldırı mekanizması işletilmiştir.

Şimdi gelelim işin aslına:

“ Zaman  yazarı Mümtaz’er tüm suçlamalarını neye dayandırıyor? Yakup Kadri’nin yazdığı “Ergenekon” kitabına. Güya emri veren de Mustafa Kemal. O zaman, bu fırsat kaçırılır mı? Böylece inanılmaz bir cehalet örneği verilerek, bu saldırılar yapılıyor. Görelim:

1. Mümtaz’er, Yakup Kadri’nin yazdığı “Ergenekon” kitabında, bu yazarın “Ergenekon Efsanesini” anlattığını sanıyor. Oysa Yakup Kadri bu kitabında Kuvayı Milliye’ye ait günlük yazılarını, Anadolu direnişini destekleyen yazılarını toplu olarak okuruna sunmaktadır. Kitabın “Ergenekon Efsanesi” ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

Siz komediye bakar mısınız?

Yukardaki maddeler dolusu hakaretlerin ne kadar asılsız olduğuna bakar mısınız? Bunu cehaletlerine vermeye kalksanız, oldukça zor, çünkü yazar tarih konusunda doktora yapmış bir cahil. Bunu nasıl kabul edebilirsiniz? Yakup Kadri bir “teşbih” yani benzetme yapmak istemiş, Anadolu’da her türlü zorluğa rağmen direnen Türk halkının bu direncinin tıpkı Ergenekon’da olduğu gibi başarıyla sonuçlanacağını ifade etmek üzere, direnişi destekleyen yazılarından oluşan kitabına bu ismi vermiştir, hepsi bu kadar…

2. Kaldı ki “Ergenekon” bir Türk efsanesidir ve kanıtı da son derecede basittir. Evet Moğollar bu efsaneyi sahiplenirler ama, Tarih ciddî bir bilimin adıdır ve her yanlışı çözer. Yeter ki  tarihçi denilen kişi gereken dikkat ve özeni gösterebilsin. O zaman yukardaki komik durumlara tarihçi düşmez.

Cengiz Han’ın doğumu 1167. Tahta geçişi 1206.  İmparatorluğunun gelişimi de Cengiz’le birlikte işte bu yıllar. Ölümü de 1227.  Demek ki 13.ncü yüzyıldan bahsediyoruz. Cengiz’in tarihçisi Reşideddin bu tarihlerde, kendi yazdığı kitapta Ergenekon’dan bir Moğol efsanesi gibi bahsediyor.  Oysa o günlerden 600 yıl kadar önce bir diğer Türk İmparatorluğu Göktürkler tarih sahnesindeler ve aynı efsane bir Türk Efsanesi olarak o dönemde de anılıyor. Nereden biliyoruz? Çin kaynaklarından. Göktürkler varken Moğollar yok. Göktürkler M.S. 552- 744 yılları arasında hüküm sürdüler ve daha sonra Çinliler tarafından tarih sahnesinden silindiler. Bu Çinliler  ki Çin Seddini bile Türk saldırılarına karşı koyabilmek için  inşa etmişlerdi, Türklerin savaş araç ve gereçleri üretmekteki, özellikle demiri işlemekteki maharetlerini kendi kayıtlarında sık sık zikrederler. Kılıç, bıçak, kargı gibi silahlarını özellikle Uygur Türklerinden satın alırlardı. Çünkü Türkler maden işlemede o dönemde çok ileriydiler.

3. Ergenekon efsanesi neye dayanıyor? Demirden dağı delip, yol açıp, esenliğe çıkmaya dayanıyor. Yani demir işçiliğine. Çinliler de “Moğollar demiri işlemeyi bilmezlerdi” diyorlar kayıtlarında. O halde, ortada delindiği iddia edilen bir dağ varsa, ki var, bunu yapanlar ancak Türkler olabilir, Moğollar değil.

4. Ergenekon Efsanesi Bozkurt efsanesiyle yan yanadır ve birbirini takip eder. Efsaneye göre çıkış yolu arayanlara yol gösterecek olan kutsal hayvan, bir bozkurttur. Çin, Türk ve Moğol kaynakları göstermektedir ki;

Türklerin kutsal bildikleri hayvan,  kurttur,

Moğolların kutsal bildikleri hayvan, köpektir.

Yani eğer Ergenekon bir Moğol efsanesi olsaydı, öne düşecek olan hayvan, bir “köpek” olmalıydı, kurt değil.

5. Moğolların değil ama, Göktürklerin ataları demircidir. Anavatanları ALTAY ve SAYAN dağlarıdır. Türklerin bu dağlarda işlettikleri demir ocaklarındaki demirin cevherinin yüksek olması ve Türkler tarafından da mükemmel işlenmesi, o çağların savaş endüstrisinin en önemli özelliğiydi.  Oysa bu çağlardan 500 yıl kadar sonra sahneye çıkan Moğollar demir işlemeyi gene Türklerden, yani Uygurlardan öğrendiler. Ne var ki, Ergenekon Efsanesini kendi efsaneleri gibi dillendirmelerinden 500 yıl önce, bu efsane o ellerde zaten söylenip duruyordu.

6. Ergenekon Destanı, Hive Hanı EBULGAZİ BAHADIR Han’ın 17. yüzyılda yazdığı “Şecere Türk” (Türklerin Soykütüğü) adlı eserde de kaydedilir. ( Bu konularda daha fazla bilgi için, bak., Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, TÜRK MİTOLOJİSİ, 1.cilt, sf. 59-71.).

Bütün bu bilgilerin ışığında gelin, hükmünüzü siz verin.

Dr. Orhan ÇEKİÇ - Maltepe Üniversitesi Cumhuriyet Tarihi Bölüm Başkanı
Kaynak  :
http://www.orhancekic.com/
Add a comment
TURGUT ÖZAKMAN ANLATIYOR

Eşi benzeri olmayan bir mucize


“Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş - Çanakkale 1915”in yazarı Turgut Özakman’ın yeni kitabı “Cumhuriyet - Türk Mucizesi”nin ilk cildi okurlarla buluştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ve ilk 15 yılının gerçek hikâyesini derleyen Özakman, savaştan çıkan ve yoksul Türkiye’nin ilkelliği, çağdışılığı, bilgisizliği yenmesini, yüzde 90’ı okuryazar olmayan halkın kul yerine yurttaşlığa geçişini anlatıyor.

Turgut Özakman, “1923’te Doğulu bir ülkede cumhuriyetin ilanı tarihin mantığına aykırı bir şeydi” değerlendirmesinde bulundu. Özakman, dönemin en önemli özelliği olarak; Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyaya kapalı bir Doğu ülkesini cumhuriyete, Aydınlanmaya, uygarlığa, çağdaşlaşmaya adım adım hazırlaması ve halkın çağrıya katılmasını görüyor.

Add a comment

Devamını oku...

Page 92 of 96

Son Yazılar