boyner_boykotCem Boyner, “Atatürk bir fikir adamı değildi”demişti.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli kültür adamlarından biri olan Tahsin Yücel, Cem Boyner’i de içine alan ve 2007 yılında kaleme aldığı Atatürk ve Devrimleri adlı denemesinde, bugünün TÜSİAD’ına da ışık tutuyor. Makale uzunca sayılır, ama bütünlüğünü kaybetmemesi amacıyla tüm makaleyi buraya almayı uygun bulduk. Okuyunca, TÜSİAD’ın çıkışını ve Cem Boyner’in düşüncelerinin alt yapısını daha iyi anlayacağınızı umuyoruz.

***********************************************
İşte o makale:
cem_boyner
ATATÜRK VE DEVRİMLERİ

Yaklaşık on iki yıl önce, Türkiye’nin yöntemini ele geçirek üzere bir parti kurup yollara düşen genç bir hazır giyim patronu 1923’ün kendisini ilgilendirmediğini söylemiş, 1923’ün büyük yaratıcısına da yukarıdan bakarak “Atatürk bir fikir adamı değildi”, demişti.

Anımsadığım kadarıyla, pek bir tepki uyandırmamıştı bu sözler. Ama ben kısa bir yazı yazmış, “fikir adamı” ve “düşünür” kavramlarının tanımı üzerinde durduktan sonra, “Düşünürlük ya da fikir adamlığının koşulu yeni ve kendine özgü düşünceleri bulunmaksa, 1919 yılında, düşünürlüğüne ya da fikir adamlığına toz kondurmayacakları nice insan ‘Manda da manda!’ diye tutturmuşken, her şeyini yitirmiş görünen bir ülkede gücünü halktan alan bir kurtuluş savaşı başlatmak üzere yola çıkan bir adamı, eyleminin zararlı görülmesi durumunda bile, yalnızca bir tasarı olarak kalması durumunda bile düşünür saymamak için anadan doğna bön olmak gerekmez mi?” diye sormuş, sonra da şunları eklemiştim:

“Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni çizgi-roman okuyarak, Amerika’da beyin yıkatıp kilo düşerek kurmadı. Yaşadı, gördü, duydu, düşündü, okudu, tartıştı, savaştı. Ankara’ya yolları düşerse, Anıtkabir’e dek uzansınlar da yıllar yılı okuduğu, okuyup sayfa kenarlarına ince ince not düştüğü kitapların bir bölümünü içeren kişisel kitaplığına şöyle bir göz kararıyla baksınlar, sonra da ellerini yüreklerinin üstüne koyup söylesinler: babaları, dedeleri, amcaları, dayıları, halaları, teyzeleri, enişteleri arasında bu kadar kitap okumuş olan biri var mı? Kendileri de o gördüklerinin dörtte birini okuyabilecekler mi?”

Bana göre okumamışlardı okuyamacaklardı. Okumuş olsalar, ne kendileri böyle sözler ederlerdi, ne çocukları. Ayrıca, onların hiç açmadıkları, Atatürk’ünse, öteden beri okuyup yorumladığı ve herkesten daha iyi anladığı bir başka kitap vardı:

“Türk halkı. 1923’ün kendilerini ilgilendirmediğini söyleyenler okumayı deneseler de okuyamazlardı bu kitabı, çünkü onlar için Türk halkı değil, Osmanlı vardı. Osmanlı da, tıpkı onlar gibi, türk halkını küçümsemişti, belirli bir dönemden sonra, saraylarına hiçbir zaman bir Türk gelin gelmemişti; gözde komutanlarını ve gözde yöneticilerini hep devşirmeleri arasından seçmişlerdi. Son dönemlerde Türk halkına dönmeleriyse, tarihsel koşulların getirdiği bir zorunluluktu, gözde ülkelerini ve gözde uyruklarını yitirdikleri içindi. Belki de içlerinden hiçbiri tanıyamamıştı bu halkı, hiçbiri sevememişti, hiçbiri anlayamamıştı, dilini bile küçümsemişlerdi.

Buna karşılık, kimilerinin eylemlerini ve düşüncelerini bilmezlikten geldiği ya da tümden aykırı bulduğu Atatürk Türk halkına Kurtuluş Savaşı’yla bağımsızlığını ve özgürlüğünü, devrimleriyle de kimliğini ve haklarını vermiş, tüm iktidarı süresince onu uygar dünyada hakkı olan yere getirmek için çalışmıştı. 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’na koydurttuğu “cumhuriyetçilik”, “ulusçuluk”, “halkçılık”, “devletçilik”, “laiklik” ve “devrimcilik” ilkeleri çok kapsamlı ve çok tutarlı bir izlencenin ana başlıklarıdır. Tüm Atatürk devrimleri de bu ilkelerle açıklanabilir. Onun büyüklüğünün, bilgi düzeyinin ve geniş görüşlüğünün bir başka kanıtı da “ulusçuluk”, “halkçılık” ve “devrimcilik” ilkelerinin kaçınılmaz gereği olan iki devrim: “yazı” ve “dil” devrimleridir.

Büyük Atatürk’ün 1928 yılında gerçekleştirdiği yazı devrimi bugün bile kimi çevrelerde gereksiz bir özenti, bir köklerinden kopma, yurttaşların geçmişin çok zengin tarihsel kaynaklarına ulaşmasını engelleyen bir yanlış edim olarak nitelenir. Hiç kuşkusuz, Latin abecesinin benimsenmesi Türkiye’nin çağdaşlaşmasının temel simgelerinden biridir. Ama Cumhuriyet’in ilk yıllarında yüzde beşe bile ulaşmayan okuryazar oranının birkaç yıl içinde eskisinin dört beş katına ulaşmasını Atatürk ve arkadaşlarınınn getirdiği bu yeni abeceye borçlu olduğmuz da, böylece ekinin, bilimin, yazının hızla yaygınlaşması da yazı devriminin sağladığı bir sonuçtur. Kimi “münevverlerimiz”in bu devrimin yurttaşların Osmanlı dönemlerinin yapıtlarına ve belgelerine ulaşmamızı zorlaştırdığı savı bir ölçüde doğru olsa bile, zorluğun öncelikle bir dil sorunu oldunu da unutmamak gerekir. Öte yandan, Osmanlı’nın bir yılda ürettiğinin bugün bir günde, yüz yılda ürettiğinin bugün bir yılda üretilmesinde yazı devriminin küçümsenmeyecek bir payı bulunduğunu da unutmamak gerekir.

Dil devrimiyse, kimi karşıtlarının ileri sürdüğü gibi yapay bir dil yaratma çabası değil, Türk halkını adına “Osmanlıca” denilen yapay ekin ve yönetim dilinden kurtararak onun kendi anadilini gerçek bir ekin ve yazın dili konumuna getirmektir, bu da, bir anlamda, türkçeye ve Türk halkına elinden alınmış bir hakkı geri vermektir.

Ünlü bir Alman dilbilimci, Max Muller, 1861 yılında yayımlanan, üç yıl sonra da fransızcaya çevrilen Dil bilimi dersleri adlı yapıtında, türkçenin açıklığını ve düzenliliğini vurguladıktan sonra, gözlemine dayanak olarak “ünlü bir doğu bilimci”nin sözlerini anar: “Türkçe öyle düzenli, öyle uyumludur ki insanda bir seçkin bilginler kurulunun yaratımıymış gibi bir izlenim uyandırır”. Arkasından da bu gözleme küçük bir eleştiri getirir: “Hiçbir kurul böylesine güzel bir dil yaratamazdı”. Muller’in adını vermeden görüşünü aktardığı “ünlü doğabilimci”, çok büyük olasılıkla, 1790 yılında, Elements de la langue turque adıyla yayımlanan hayranlık verici bir türkçe dil bilgisi kitabı yayımlamış olan Pierre-François Viguier’dir. O değilse, türkçe konusunda aynı görüşe varmış “ünlü bir doğabilimci” daha yaşamış demektir. Osmanlıcaysa, ulusumuzun böyle bir anadili varken, bu anadille hiçbir yakınlığı bulunmayan iki yabancı dilden: arapçayla farsçadan yola çıkılarak oluşturulur: anadilimizin sözdizimi üzerine, gittikçe artan bir oranda, bu iki yabancı dilin sözcükleri aşılanır. Bu yabancı sözcük alımının dilsel, ekinsel ya da siyasal açıdan geçerli sayılabilecek bir nedeni de yoktur, halkın konuştuğu dilin sözcüklerinin, bu arada dilsel biçimlerinin, köklerinin ve eklerinin yerine bu iki yabancı dilin birimleri getirilir. Böylece, ancak küçük bir ayrıcalıklı azınlığın anladığı, iki kez melez bir ekin ve yönetim diline ulaşılır. Ne olursa olsun, osmanlıca Osmanlı ekinin taşıyıcısıdır, türkçe Türk halkının ekininin. Dil devrimimiz, Atatürk’ün öncülüğünde ve Türk aydınlarının bilinçli çabalarıyla, neredeyse her alanda yetkin bir ekin dili durumuna gelmiştir.

Yazık ki bugün gittikçe güçlenir görünen tutucu çevreler toplumumuza inanç özgürlüğünü getiren laiklik, özellikle kadınlar için giyim özgürlüğünü getiren giyim yasası, ekonomik kalkınmamıza temel olmuş devletçilik ve halkçılık ilkeleri gibi dil devrimimize de savaş açmış görünüyorlar.

Tahsin YÜCEL - Eylül 2007

*Tahsin Yücel, “Gün Ne Günü?”, Deneme, Can Yayınları, 1. Basım, Ekim 2010, s. 78-81

Odatv - 27 Mart 2011

Son Yazılar

Partly cloudy

12°C

Istanbul