Türk Ulusal Birliğinin Güvencesi, “Türk Dünyası Dayanışması”nın Yolu: Yazı ve Dil Devrimleri !

1 Kasım 2010′da da Yazı Devrimi’nin 82. yıldönümünü kutlayacağız!

Büyük önder Atatürk’ün, “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır!” bilinciyle başlattığı devrimlerin yıldönümleri.


Çağdaş toplum olmanın temel gereklerinden biri, gelişkin bir yazılı dile sahip olmaktır. Yani, bilimi, sanatı, teknolojiyi, en son aşamalarıyla,kendi dilinden türeteceği terimlerle işleyen ve geliştiren, bu yolda yazılı ürünler verebilen bir ulusal dil sahibi olmaktır!


Türk ulusunun tarih içinde birkaç köklü kültür değişimi dönemi ya­şadığını biliyoruz.

Bunlardan birisi de, Türklerin İslam dinine geçmeleri ve bu sırada Arap ve İran kültürlerinin derin etkisi altında kalmalarıdır.

İkincisi bütünsel bir özgürleşme, bağımsızlaşma ve böylece de çağdaşlaşma devi­nimi niteliğinde olan Cumhuriyet Devrimleri dönemidir.

Her iki kültürel değişim döneminde de Türk halkı, dil ve yazı alanında temelli değişimler yaşamıştır.

Birincisinde dilini nerdeyse yitirecek ölçüde Arap ve İran kültürünün boyunduruğuna girmiş, Uygur abecesi olan ya­zısını da bırakarak Arap
yazısını almıştır. Bu dönem içinde Türk ulusu, usu inancın kılavuzu yapmayı öneren Hacı Bektaş, Yunus Emre çizgisindeki ozan geleneğinin
çabalarına karşın, bilimden, sanat ve felsefeden, uygulayım ve gönençten yoksun kalmış, koyu bir kara-bilgisizlik (cehalet) ve yobazlığın tutsağı olmaya başlamıştır. Öyle ki yalnızca Arapça’nın Kur’an dili olması dolayısıyla, Arap dili ve yazısı sanki büyülü bir güce sahipmiş gibi, kendi başına kutsal sayılmaya başlanmıştır. Böylece Türk ulusu, Atatürk’ün dediği gibi, “yüzlerce yıl, tek sözcüğünü anlamadan Kur’anı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndürülmüştür”.

Cumhuriyet devrimleri döne­minde ise hem Arap-İran, hem de Avrupa boyunduruğuna baş kaldırıp kendi diline en uygun yazıyı özgürce arayıp bulmuş ve dilini yabancı diller bo­yunduruğundan kurtarmıştır.

Türk yazı ve dil devrimleri Türkçeye tarihinde ilk kez olmak üzere bu olanağı açmıştır.

O zamana değin Türkçe bir “yazılı dil” (bilim, felsefe, sanat ve uygulayım dili) değildi.

Denizli ağzı ile Trabzon ağzı, Diyarbakır ağzı ile İzmir ağzı, Balıkesir ağzı ile Kayseri ağzı, … bugün Azeri ile Kırgız ağızları arasındaki fark
kadar büyüktü.

Türk devrimiyle kurulan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtaran dil ve yazı devrimlerini yapabildiği ve eğitim birliğini kurarak tüm yurttaşlarını ve özellikle kız çocuklarını okur-yazar kılabildiği için, Türk dili bir bilim, sanat, teknolji dili, yönetim, hukuk ve yasa dili olabildi. Halkın dili ile bilgin, sanatçı ve yöneticilerin dili arasandaki kopukluk sona erdi. Türk ulusu, dil ve yazıda kutsallık olduğu, anlamadan da olsa, eksik-yanlış da olsa, Arapça sözleri söylemekle esenlik ve gönence ulaşılabileceği gibi us- ve mantık-dışı, bilim-dışı, demokrasi-dışı bir anlayışın baskısından kurtuldu.

“Şeriat bir gemidir, gerçeklik denizidir – Ne denli sağlam olsa geminin tahtaları – Ona dalga vurdukça kırılıp gidesidir” diyen Yunus Emre’yi, Türk ulusunun çoğunluğu ancak Cumhuriyet dönemi okullarında öğrenebildi.

Böylece islam dininin de saygınlığı sağlandı.

Türkiye dışındaki Türkler ise büyük çoğunluğu ile Rus boyunduruğunda kaldıkları için, bu olanağı bulamadılar. Tam tersine bunların ağız farkları,sanki ayrı diller söz konusuymuş gibi dayatılıp, Rusya güdümündeki okul,kitap, radyo, tv, türkü, halay … ile pekiştirildi, derinleştirildi. Çağın tüm bilim, sanat, teknik konularında Atatürk Türkiye’sinin yaptığı gibi Türkçe kökenli sözcükler kullanılıp bu köklerden yeni terimler türetmek yerine, Rusça bilim, sanat, teknik, yani kısacası eğitim dili yapıldı.

Yunanistan’daki, Suriye, Irak ve İran’daki Türkler de yoğun baskılar altında bu durumda tutuldular. Böylece Türkiye dışındaki Türklerin büyük çoğunluğu dünyaya -o da izin verildiği ölçüde- Rusça (Yunanca, Farsça ve Arapça) penceresinden bakmak zorunda bırakıldılar.

Türkiye’de siyasal iktidarlar Türk yazı ve dil devriminin değerini bilecek,
bu devrimin Türk dünyasını kaynaştırıcı olanaklarına sahip çıkacak yerde,
çocuklara ve gençlere bir yandan Arapça Kur’an ezberletmeği özendirdikleri,
öte yandan okul ve üniversitelerde İngilizce, Fransızca, Almanca eğitim
yaptırdıkları ölçüde, Atatürk Türkiyesi’nde de Türk ulusu dünyaya ve
uygarlığa yeniden yabancı diller penceresinden bakmak zorunda bırakılmıştır.
Hiç bir ulus yabancı bir dilde bilim, sanat ve teknolji sahibi olamayacağına
göre, ulusumuzun giderek artan bölümleri uygar insanlığın çok gerilerinde
bırakılmış, giderek cehalet karanlığına itilmiş olmaktadır.

Ve ne acıdır ki bütün bunlar, “milliyetçilik” ve “dindarlık” adına
yapılageliyor! Hem de sömürgeci devletlerin kuklası olan din, milliyet, ..
tacirleri, ortaçağ hortlağı, sömürgeci beslemesi tarikat-şeyhleri, baba ve
dedeleri eliyle!

“Ulus” birliği yerine “cemaat” parçalanması konularak!

Bu yıkıcı siyasalar, bir yandan da yöresel ağız farklarının sürdürülmek
istenmesi, folklorun yüceltilmesi gibi bir yanlış tutum eşliğinde
yürütülegelmiştir. Sık sık da yine “mozaik” kavramının gerçek tanımına tam
ters bir anlamda olmak üzere “Türkiye bir mozaiktir!” aldatıcı sav-sözü
eşliğinde yürütülmektedir.

a) Herşeyden önce folklor düzeyini yüceltmek, bir ulusun dağılıp yok
olmasını amaçlamak demektir. Çünkü ulus, bilim, sanat ve teknoloji
düzeyine çıkabilen insan topluluğu demektir. Oysa folklor ne bilimdir, ne
sanattır, ne de teknolojidir. Folklor ancak bunların ham maddesi olarak
ulusal rengi, tadı, biçemi etkiler. Folkloru yüceltmek ise Denzili ile
İzmiri, Van ile Elazığ’ı, Trabzon ile Adana’yı … ortak özellikler
etrafında birleşmek yerine farklı yerel özelliklere odaklanıp ufalmaya
götürür. Oysa ne Denizli, ne Van, ne Trabzon … kendi başına ne bir
demiryolu, ne bir havaalanı, ne bir üniversite, ne bir fabrika, ne bir opera
ya da tiyatro, ne bir spor alanı ya da sarayı … kuramaz. Dışardan gelecek
saldırıları kendi başına savuşturacak güçte hiçbir savunma örgütü kuramaz.

Görüldüğü gibi folklor yüceltilerek, ulusal birlik bilinci yerine yerel
ayrılık bilinçsizliğinin işlenmesi, çok bilinen “Böl ve yönet” sömürgeci yol
ve yönteminin bir uygulamasıdır. Antropoloji’nin (Budunbilimin) toplumsal
bilimler dünyasında saygınlığının düşük olmasının başta gelen nedeni, bu
sömürgeci emellerine araç edilegelmesidir.

Orta Asya Türklüğü’nün uğradığı yıkım, bu yolla olmuştur. Bugün de Rusya,
hem de sözde “ulusların kardeşliği”ni savunduğunu öne süren Rus komünistleri
bile, Asya’daki Türk toplumlarının uygarlığa Rusça penceresinden bakmak
zorunda olduğunu çekinmeden söyleyebilmektedirler! Altunordu devletinin
çağın gerisinde kalıp Büyük Petro sayesinde Aydınlanma çağına giren Rusya
Çarlığına yenik düşmesiyle birlikte, Orta Asya Türklüğünün 150 yıllık
Çarlık, 80 yıllık Sovyet dönemi boyunca budunsal kümeler (= folklorik
gruplar, yani “etnografya malzemesi”!) düzeyinde kalmaları sağlanmış
olduğundan, hiç çekinmeden bunu söyleyebiliyorlar. Bugün bağımsızlığa
kavuşmuş gibi görünen Orta Asya Türk devletlerinin çoğunun devlet, yönetim
ve bilim adamlarının hemen tümü, bilim, sanat, teknoloji, yönetim
alanlarında hep Rusça konuşmakta ve yazmaktadırlar. Türk hükümetleri de bu
ülkelere Atatürkçü bir ulusal egemenlik, yani demokrasi anlayışı ve ulusal
dil ve kültür politikasıyla yaklaşacak yerde Arapça Kur’an ve Hafızlık
Kursları, İngilizce okullar, tarikatçılık .. ile gitmekle, hem bu kardeş
Türk toplumlarının yine sömürge durumunda kalmalarını kolaylaştırmakta, hem
gerçek anlamında bir uygar Türk Dünyası oluşumu yolundaki olanak ve
fırsatları yıkıp yok etmekte, hem de yakın bir gelecekte bu toplumların
Türkiye Türklüğü ile bağların kendilerine bir şey kazandırmadığını, tersine
bağımsızlık fırsatlarının boşa gitmesine Türk hükümetlerinin de katkıda
bulunduğunu görmenin derin düşkırıklığını yaşamalarına neden olmaktadır.

b) “Mozaik” aldatmacasına gelince:

Uzun süredir “Türkiye halkı bir mozaiktir” savsözü yeni-sömürgeciliğin
sözcülüğün yapanlarca sık sık yineleniyor. Bundan amaç, Türkiye nüfusunun
bir “Türk ulusu” oluşturmadığı yolunda gerçeğe tümden aykırı bir aldatmacayı
toplumumuza şırınga etmektir. Bunu yaparken “mozaik” kavramını bile yanlış
tanımlıyor, temelinden bozuyorlar. Sanki “mozaik” değişik renkteki taşların
“bir uyumlu bütünlük oluşturacak biçimde, bilinçli bir araya getirilişi”
değilmiş de, o taşların biribirinden ayrı, gelişigüzel
serpiştirilmesinden oluşuyormuş gibi yapayalış bir tanımın yaymacası
yapılıyor.

Oysa her ulus gibi Türk ulusu da, aralarında kültür ayrımcıkları (nüans)
olmakla birlikte Türkçe’nin yüksek gücü eşliğinde yüzlerce yıldanberi
birbiriyle kucaklaşarak yaşayan, böylece ortak bir coğrafyayı ve tarihi
birlikte yurt (vatan) yapmayı, “Çoğunluğun dili dilimiz, çoğunluğun adı
adımız!” demeyi başaran bütünlenmiş bir ulus-toplumdur.

Demek ki gerçek ulusçuluk, diline sahip olmayı zorunlu kıldığı, gerçek
dindarlık da dinini kendi dilinde öğrenmeği, yani anlamayı gerektirdiği
halde, laiklik temeline dayalı Türk ulusçuluğunun yerine Türk-İslam Sentezi
denilen, gerçekte “Büyük Orta-Doğu’yu sömürge olarak tutma” stratejisi güden
Amerikan/AB emperyalizminin kılıfı olan bir “ümmetçilik” siyasası MC
dönemiyle başlatılmış, 12 Eylül dönemi ile azdırılmış, Özalcılıkla
doruğa ulaşmıştır. On yıldan beri de “Ilımlı İslam” ve “Büyük Orta-Doğu
Projesi” tuzakları ile İslam dinini de Türk ulusunu da çökertici bu
strateji sürdürülegelmektedir. Nitekim bu strateji, her düzeydeki okullarda
“İngilizce eğitim” gibi bir kültür soykırımını alabildiğine uygulamaktadır.

Oysa Atatürk’ün dil ve yazı devrimleri sayesinde Türkçe bir bilim, sanat,
uygulayım (teknik), yasa ve yönetim dili olmuş ve ulusal düzeyde bir
gelişkin yazılı dil oluşmuştur; böylece Türk ulusu uygarlığa Türk dili
penceresinden bakmak olanağına kavuşurken, yöresel ağızlar arasındaki
ayrılıklar da büyük ölçüde kalkmış, ulusal kaynaşma ve bütünleşme ileri
ölçüde gerçekleşmeye başlamıştır.

Kendilerine Turancılık, Türk – İslam sentezciliği, Yeşil Kuşakçılık, Ilımlı
İslamcılık, post-moderncilik … sıfatı verenler, bir yandan laiklik
düşmanlığı, öte yandan yabancı dilde eğitim . uygulamaları ile, -bilerek,
bilmeyerek yabancı sömürgecilerin emellerine hizmet etmek üzere- Türk dili
ve yazısının bu kaynaştırıcı olanağını zayıflatıp yok etmeğe çalışagelmekte,
böylece gerçekte Türklüğü de, İslam dinini de özgürlük, bilim, sanat ve
uygulayımdan yoksun bırakarak bu iki yüce değere en büyük zararı
veregelmektedirler.

Oysa Atatürk önderliğinde gerçekleşen Türk Dil ve Yazı Devrimleri,
baltalanmalardan kurtarılırsa, Türkiye Cumhuriyeti de, “Türk Dünyası” da,
dili ile, uygar insanlığın gerçekten önde gelen, etkin, saygın bir ögesi
durumuna yükselebilecektir.

Atatürk, “O günlerin geleceği dönemi düşünüyor ve kendimden geçiyorum.” diyordu.

Sömürgecilerle kuklaları ise bugün, bu kutsal ereği baltaladıkları için “kendilerinden geçiyor” olmalılar!

Ama Türk Devrimi, aklın ve bilimin gerekleri üzerine dayalı olmaktan aldığı güçle sömürgecilerin insanlık düşmanlığı olan onursuz eylemlerini yine yenilgiye uğratacaktır.

Bu zaferde, dünyanın en güzel dillerinden birisi ola Türk dilini bilim, sanat ve uygulayım dili düzeyine çıkarabilmiş olmasının payının çok büyük olduğu da görülecektir.

İsmet İnönü’nün deyimiyle “devletimizi kuran, ulusumuza doğruluk ve özveriyle hizmet eden, insanlık ülküsünün tutkulu ve seçkin kişiliği, eşsiz kahraman Atatürk”ün yolunda olmanın kıvancı ile, bu Dil ve Yazı Devrimi yıldönümünde de O’nun anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Özer OZANKAYA - 27 Eylül 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar

Makale Görünüm Sayısı
53679079