Büyük dil bilgini Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugat-it Türk isimli muazzam eseri, 1910’a kadar adı bilinen, fakat kendisi meçhul bir eserdi. Diğer bir deyişle, o zamana değin, eserin sadece adı vardı, fakat kendisi ortada yoktu.

Eser, bugün bütün dünyada biliniyor, hakkında kitap, makale yazılıyor ve üzerinde tartışmalar yapılıyorsa, bunu büyük kitap aşığı, ilim ve kültür sevdalısı Ali Emiri Efendi’ye borçluyuz. Ali Emiri Efendi, Abbasi Halifesine sunulmak üzere Bağdat’ta 1072-1074 yıllarında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan bu muhteşem eseri, sahaflarda Divan-ı Lugat-it Türk olduğu bilinmeden satılırken, fark etmiş ve satın alarak Türk kültür hayatına kazandırmıştır. Bu sebeple, Ali Emiri Efendi’nin isminin, eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud ile birlikte anılmayı her zaman hak ettiğine şüphe yoktur.

Bundan dolayı,"Divan-ı Lügati't Türk" Orijinal Kitabı Divan-ı Lugat it Türk ile ilgili toplantılarda kendisinden bahsetmenin bir vefa borcu olduğu muhakkaktır. Aslında, Ali Emiri’nin kitabı buluşu ve daha sonra yayınlatışı romanlara konu olacak güzellikte ve kültürün, kitabın önemini somut bir biçimde vurgulayacak olgulara haizdir. Ziya Gökalp ve Talat Paşa’nın kitabın yayınlanmasına yaptıkları tiyatral katkı ise çok ilginçtir. Ayrıca Ali Emiri Efendi’nin hayatı, kitaba verilen değerin ve kitap okumaya ayrılan zamanların bir hayli azaldığı günümüzde, sadece gençlere değil, hepimize kitap sevgisi konusunda, örnek teşkil edebilecek ögelere haizdir.

Bu yazıyı hazırlamada, büyük ölçüde Dr. Muhtar Tevfikoğlu’nun Ali Emiri Efendi isimli eserinden faydalandık. Tevfikoğlu, Ali Emiri Efendi hakkında çeşitli kaynaklardaki bilgileri toplayarak büyük bir hizmeti ifa etmiştir.[1]

Ali Emiri Efendi’nin çocukluğu

1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi, daha küçüklüğünden itibaren okumaya ve araştırmaya meraklıydı. Sekiz on yaşlarında, eski yapılar üzerindeki yazıları okuyup anlamaya çalışıyordu. Ayrıca şiiri de seviyordu. Güçlü bir hafızaya da sahip olan Ali Emiri, dokuz yaşındayken, beş yüzden fazla şairin şiirlerinin yer aldığı Nevadir’ül Asar isimli eserdeki dört bin beyiti ezberlemişti bile. Gençliğinde hat sanatıyla da meşgul olan Ali Emiri bu konuda oldukça başarılı sayılır. Çünkü, yazdığı bazı levhalar Diyarbakır’da camilere asılmıştı.

Hastalık derecesinde kitap okuma sevgisi

Görüldüğü gibi, Ali Emiri çok yönlü bir şahsiyete sahipti. Fakat, kitap okuma merakı her şeyin üstündeydi. Durmadan ve büyük bir iştahla devamlı surette kitap okuyordu. Bundan dolayı daha gençlik yıllarında Doğu Edebiyatı’na ait bir çok kitabı okuyup ezberlemişti. Bu yıllarını kendisi şöyle anlatıyor: "Eğlenmeye merakım yok idi. Üstadımızla gezintiye gittiğimizde, çocuklarla oyun oynarken, ben bir tarafa çekilir kitap okurdum."[2]

Ali Emiri, özellikle, tarih kitaplarını okumayı çok seviyordu. Bu sevgi o kadar büyüktü ki, bazen uykusunu bile bu uğurda feda ediyordu. Geceleri kitabı okurken, çoğu zaman sabahı ettiğinin farkına bile varmazdı. Uyuduğu zaman da yanındakileri uyutmazdı. Çünkü, uykudan önce okuduğu kitapları, uykusunda yüksekle sesle tekrar ederdi. Okumaları o dereceye vardı ki, vücudu zayıf düşüp hasta oldu. Doktorların kitap okumayı bırakıp gezmeye çıkma tavsiyesini de yerine getiremedi.

Kitap okuma merakı babasının ticari işlerine de zarar verdi. Babası Ali Emiri’yi onbeş yaşındayken, onu çarşıda bir dükkan açarak ticarete hazırlamak istedi. Fakat Ali’nin aklı parada pulda değil, kitaplardaydı. Dükkan içinde de kitap okumasını sürdürdü. Dükkana bir müşteri girdiğinde, "Mal orada. Fiyatı da şudur. Alacaksanız indireyim, yoksa beni boş yere meşgul etmeyin" diye sesleniyordu. Bunun üzerine müşteri de mal almadan gidiyordu. Babası oğlunun ticarete faydadan ziyade zarar verdiğini görünce, onu dükkandan uzaklaştırmak zorunda kaldı.[3]

Ali Emiri kitap okumakla kalmadı, kendisi de kitap yazdı. İlk eseri eski metinler ve mezar kitabelerinden yararlanarak yazdığı Diyarbakırlı Şairler Tezkeresi’dir. Daha sonra bunu başka bir çok eseri takip etti.
Çalışma hayatı memuriyette geçti. Katip ve defterdar olarak Diyarbakır, Selanik, Adana, Leskovik, Kırşehir, Trablusşam, Elazığı, Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen’de otuz yıl kadar memuriyet görevinde bulundu. Çok sevdiği kitaplarla daha çok meşgul olabilmek için 1908’de kendi arzusuyla emekli oldu.[4]

Ali Emiri, kitap okumanın yanısıra, kitap toplamaya da aşırı derecede tutkundu. Tarih, edebiyat, biyografi ve bibliyografi sahalarındaki kıymetli kitap ve vesikaları satın almadan duramıyordu. Araştırma heyecanıyla uzak yakın demeden kitap, kitabe ve vesika peşinde koşmaktan büyük bir zevk alıyordu. Hatta onun bazı kitapları elde etmek için uzak diyarlara kendi imkanlarıyla gittiği veya tayinini çıkarttığı da oluyordu. Buralarda bulduğu kıymetli eserleri mümkünse, dişinden tırnağından arttırdığı paralarıyla satın alıyor, mümkün değilse, geceyi gündüze katarak istinsah ediyordu.[5] Bu derecede aşırı kitap merakı yüzünden Ali Emiri evlenip çoluk çocuk sahibi de olamadı.

Emekliye ayrıldıktan sonra Ali Emiri, kalan hayatını İstanbul’da kitapları arasında geçirdi. Akşamları Divanyolu’ndaki Diyarbakır Kıraathanesine gidiyor, dostları ile sohpet ediyordu. Onun bu sohpetlerini Dr. Muhtar Tevfikoğlu şöyle anlatıyor: "Dostları dediğim, öğrencileri, daha doğrusu öğrenci hüviyetine bürünmüş arkadaşları. Ama nasıl öğrenciler? Her biri kendi sahasında tanınmış ilim ve fikir adamı, eser sahibi, kalem erbabları. Sohpet dediğim de bir nevi ders. O yaşlı başlı, kelli felli adamlar öğrenme heyecanı içinde, Emiri’nin etrafını sarmışlar, durmadan bir şeyler soruyorlar. Bazı ilmi meselelerde tereddütlerini gideriyorlar. Bilmedikleri kaynakları öğreniyorlar. Yeni mehazlar elde ediyorlar. Kısacası ondan bir anlamda ders alıyorlardı."[6]

Divan-ı Lugat it Türk’ü Bulması

Ali Emiri Efendi sahaf Burhan’dan 33 liraya satın aldı. Ancak, Ne sahafın ve ne de eseri satanın onun Divan-ı Lugat it Türk olduğundan haberleri yoktu. Eğer bunun farkına varmış olsalardı, çok daha büyük meblağlara satacakları kesindi. Daha kötüsü, bu eser kitap avcılarının eline geçmiş olsaydı, anında yurt dışına kaçırıp karşılığında bir servet elde etmeleri mümkündü.

Ali Emiri Efendi böyle bir esere malik olduğu için tarif edilemez bir mutluluk içindeydi. Çünkü, bu kitap Osmanlı ulemasının asırlardır peşinde koştuğu "Divan-ı lügat-it Türk"ün ta kendisiydi. Dünyada bir başka nüshası yoktu.[7]

Ali Emiri Efendi kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: "Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum... Bu kitabı, sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem."[8]

Büyük bir coşku içinde olana Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Divan-ı Lugat it Türk bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı; Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu.

Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tesipitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu. Sonunda belli olmuştu eser tamdı. Kilisli Rıfat Efendi karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Ali Emiri Efendi bu hizmeti karşılığında, Kilisli Rıfat Efendi’ye bir evini hediye etmek istediyse de kabul ettiremedi. Kilisli Rıfat Efendi, eğer illa kendisine bir mükafat verecekse, kitabı yayınlamasının yeterli olacağını söyledi.

Divan-ı Lugat it Türk’ün neşri

Ancak Ali Emiri Efendi kitabı hemen yayınlatmak istemedi. Ali Emiri Efendi bunun için biraz taltif ve takdir bekliyordu. Bu da ona çok görülmemelidir. Zaten atalarımız, marifet iltifata tabidir diye boşuna dememişlerdir. Aşağıda görüleceği gibi, Ali Emiri Efendi dünyalık ve maddi menfaatleri aşmış bir kimsedir. İsteği sadece çevresinden takdir ve saygıdır. Bunu da fazlasıyla hak etmektedir.

Kitabın neşrini en çok da Ziya Gökalp istiyordu. Kilisli Rıfat Efendi’ye şunları söyleyip duruyordu: "Rıfat ben sevda bilmezdim. Fakat bu kitaba tutuldum. Görmek için ne yaptımsa olmadı. Şu kadar var ki, cezmettim bu kitabı hem almalı, hem neşretmeliyiz. Bu hazinenin anahtarları senin elindedir. Gel, bana yardım et. Şu kitabı kurtaralım. Bütün Türklere armağınımız olsun. Haydi bana çaresini söyle!"[9]

Gerçekten de Kilisli Rıfat Efendi çareyi biliyordu. Çare, Sadrazam Talat Paşa’nın devreye girip Ali Emiri Efendi’den kitabı neşretmesini rica etmesiydi. Ama nasıl olacaktı? Talat Paşa, bunun için Ali Emiri Efendi’yi Babıali’ye çağırsa olmazdı veya Ali Emiri Efendi’nin evine gitse yine olmazdı. Bunun için yalnızca bir yol vardı. Ali Emiri Efendi’nin çok yakın dostu ve sık sık görüştüğü Adliye Nazırı İbrahim Bey’in evine yemeğe çağrılması ve yemekler yendikten sonra Talat Paşa’nın arkadaşlarıyla tesadüfen İbrahim Bey’in evine ziyarete gelmesi ve orada Ali Emiri Efendi’ye iltifatlar ettikten sonra, kitabın basımına izin vermesini rica etmesiydi. Ancak, böyle bir şeyi Sadrazam Talat Paşa kabul eder miydi? Ziya Gökalp, İttihat ve Terrakki’nin merkez azasından yakın dostu Talat Paşa’yı buna ikna edebileceğini söyledi.

Böylece, plan tatbik edildi. Tanıştırma esnasında ev sahibinden Emiri adını duyunca, misafirler, başta Talat Paşa olmak üzere, birden ayağa kalktılar, ilk önce Talat Paşa Emiri’ye doğru yürüyerek yanına geldi ve "Hay üstadı muhterem, mübarek elinizi öpmekle kesbi şeref etmek isterim. Müsaade buyurunuz" dedi. Elini tekrar tekrar öptü. Sonra ötekiler de aynısını yaptılar. Ali Emiri Efendi bu sahneyi daha sonra dostlarına anlatırken "ben o gece belki 33 kere estağfrullah çektim. Ben istiğfar ettikçe, onların aşkı artıyor, elimi eteğimi öpmek istiyorlardı. Bu merasimden sonra, hiçbirisi oturmadı. Ayak üstünde durarak el bağladılar. Durdular. Adeta kendimi Kanuni Sultan Süleyman zannediyor, hem de onların bu edibane vaziyetlerinden sıkılıyor, "rica ederim, istirahat buyurun" diyordum Nihayet oturdular. Benden müsaade alarak tarihe, edebiyata dair bir şeyler sordular. Ben de anlattım. Teşekkürlerin bini bir para..." diyordu.[10]

Bundan sonra, Talat Paşa Divan-ı Lugat it Türk hakkında bilgi rica etti. Ali Emiri Efendi malumat verdikten sonra Talat Paşa ayağa kalkarak bu muhteşem eserin yayınlanmasına izin vermesini istedi. Ali Emiri Efendi şartlı olarak kabul etti. Ali Emiri Efendi öne sürdüğü şarta göre, kitabı yayına Kilisli Rıfat Efendi hazırlayacaktı. Talat Paşa onun şartını memnuniyetle kabul etti ve ayrıca kendisine yüksek bir memuriyet teklif etti. Ancak, Ali Emiri Efendi reddetti.
Divan-ı Lugat it Türk Sadakası

Kitabın neşir çalışmaları başlar başlamaz, Talat Paşa Ali Emiri Efendi’ye 300 lira hediye gönderdi. Ali Emiri Efendi bu hediyeyi kabul etmeyerek şunları söyledi: "Lütfunuza, kadirşinaslığınıza teşekkür ederim. Fakat parayı kabul edemem. Çünkü, kabul edersem, vatani, milli bir ufacık hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir. Bundan dolayı, size teşekkür ile beraber parayı da iade ediyorum. Siz parayı muhtaç olan birkaç namuslu aileye dağıtırsanız, ben size müteşekkir kalacağım gibi Cenabı Hakk da memnun olur. Bu sadakanın adı da Divan-ı Lugat it Türk sadakası olsun."[11]

Kilisli Rıfat Efendi’nin kitaba gösterdiği muazzam özen

Kilisli Rıfat Efendi kitabı yayına almak için aldı. Almasına aldı, ama kitabı koyacak bir yer bulamadı. Kitabı kaybetmekten müthiş endişe duyuyor, emniyetli yer bulmak için çırpınıyordu. Önce umumi kütüphaneye götürdü. Müdür şiddetle itiraz etti: "Yüzlerce okuyucu gelip gidiyor. Biri alıp giderse ben ne yaparım, alamam" dedi. Bunun üzerine Vefa Okulu’na götürdü. Okulun demir kasası vardı.

Müdür Akif Bey "aman aman" diyerek mesuliyeti kabul etmek istemedi. Oradan Maarif muhasebecisine gitti. Muhasebeci Sıtkı Bey de demir kasasına koymayı kabul etmedi. Matbaa-i Amire’nin kasasına koymak istedi. Müdür Hamit Bey, "Ne söylüyorsun. Bizim matbaa ahşaptır. Bir yangın olur da, kitap yanarsa beni astıracak mısın? Kabul etmem, ne yaparsan yap" dedi.[12]

Sonunda Kilisli Rıfat Efendi’nin eseri bir çanta içinde evde saklamaktan başka çaresi kalmadı. Duvara koca bir çivi çakarak oraya astı. Çocuklarını devamlı surette karşısında nöbete dikti. Yangın halinde, önce bu çantanın kurtarılmasını istedi. Geceleri ise çantayı yastığının altına koyarak yattı. Bir buçuk yılda kitabın basımı tamamlandı.

Kilisli Rıfat Efendi’nin kitabın elyazmasından matbaa için hazırladığı defterler, günümüze ulaşmıştır. Millet Kütüphanesi’nin emekli müdürlerinden ve kendisiyle evinde görüştüğümüz Mehmet Serhan Tayşi, bu defterlerin iki cilt halinde ciltlenmiş bir biçimde Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’nde gördüğünü söylemektedir. Onun fikrine göre, Matbaa-i Amire’nin o dönemdeki bu defterlerin tarihi öneme sahip olduğunun bilincindeki sorumluları ciltleyerek kütüphaneye teslim etmiş olmalıdırlar.[13] Böylece, büyük bir duyarlılık örneği sergilemişlerdir.

Divan-ı Lugat it Türk için en veciz değerlendirmelerden birini yine Ali Emiri Efendi yapmıştır: "Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak kazanacak." Bir başka sözünde ise, "Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bundan sonra da yazılamaz. Bu kitaba hakiki kıymeti verilmek lazım gelse, cihanın hazineleri kafi gelmez." demektedir.[14]

Ali Emiri Efendi kitaplarını milletine bağışlıyor

Ali Emiri bütün hayatı boyunca büyük fedakarlıklarla topladığı çok kıymetli el yazması kitap ve vesikaları karşılıksız olarak milletine armağan etmiştir.

Bunun için Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesi’ni kütüphaneye çevirtmiş ve kitaplarını buraya bağışlamıştır. Bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi adını verilmesini reddetmiş ve kütüphanenin adının "Millet Kütüphanesi" olmasını istemiştir. Bu, onun milletine hizmet aşkının en somut bir göstergesidir.

Bugün bile yüzlerce kişinin her gün ziyaret ettiği bu kütüphaneyi Ali Emiri 4.500’ü el yazması, 12 bin kadarı matbu toplam 16.500 kadar kitabı bağışlayarak kurmuştur. Bu kitaplar arasında çok kıymetli kitap ve vesikalar mevcuttur. Divan-ı Lugat-it Türk de onlardan biridir. Zamanında Macar İlimler Akademisi Divan-ı Lugat it Türk’ü satın almak için 10 bin altın teklif ettiğinde, Ali Emiri Efendi hiç tereddüt etmeden reddetmiş ve şu cevabı vermişti: "Ben kitaplarımı milletim için topladım. Dünyanın bütün altınlarını önüme koysalar, değil böyle bir kitabı, herhangi bir kitabımın tek bir sayfasını dahi satmam."[15]

Buna benzer ve hatta daha cazip başka bir satın alma teklifi de Fransa’dan geldi. Fransızlar Ali Emiri Efendi’ye tüm kitapları için 30 bin altın ve ayrıca onun adına Paris’te bir kütüphane, yüksek maaş, kendisine özel hizmetkarlar teklif ettiler. Ali Emiri Efendi bunu da şiddetle reddetti.[16]

Milletinin kültür mirasının korunmasında böylesine çok büyük hassasiyetler gösteren, her türlü maddi menfaatleri hiç düşünmeden elinin tersiyle iten Ali Emiri Efendi, üç gün süren bir hastalıktan sonra, 23 Ocak 1924’te Fransız hastahanesinde vefat etti.[17] Mezarı, Fatih türbesi avlusundadır. Kendisini Kaşgarlı Mahmud’un doğumunun 1000. yılı vesilesiyle rahmetle anıyoruz. Mekanı cennet olsun! Milletine karşılıksız hizmet eden Ali Emiri Efendi’yi de milletinin sonsuza dek unutmayacağı muhakkaktır.

Doç.Dr. Abdûlvâhap KARA
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi
Avrasya Yazarlar Birliği Denetleme Kurulu Üyesi




[1] Muhtar Tevfikoğlu,Ali Emiri Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989. Ali Emiri’nin Hayatı ve Eserleri için ayrıca şu eserlere de bakılabilir: M. Serhan Tayşi,Diyanet İslam Ansiklopedisi, Ali Emiri Mad.; Ali Emiri, Tezkire-i Şuara-yı Amid, İstanbul 1328, I.,65-98; İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri, I, 298-301; Ali Aksakal, “Ölümünün 60. Yılında Kitap Dostu Ali Emiri Efendi”, Türk Kültürü, XXII/250, 1984, s. 25-28.
[2] Tevfikoğlu, a.g.e., s. 2-4.
[3] A.g.e., s. 9-10.
[4] A.g.e., s. 13-14.
[5] A.g.e., s. 16.
[6] A.g.e., s. 18.
[7] Ahmet Sırrı Arvas, Türkiye Gazetesi, 24 Haziran 2004 Perşembe
[8] Tevfikoğlu, a.g.e., s. 77.
[9] A.g.e., s. 179. Kilisli Rıfat Efendi, Ali Emiri Efendi’nin Divan-ı Lugat it Türk’ü bulması ve yayınlatmasını bütün ayrıntılarıyla bir gazetede altı yazı halinde yayınladı. Onun bu yazısı daha sonra bazı gazete ve dergilerde de yer aldı. Tevfikoğlu bütün bunları gözden geçirerek hata ve noksanlarını düzelterek kitabının sonuna eklemiştir. Bkz. A.g.e., s. 173-196.
[10] A.g.e., s. 182-183.
[11] A.g.e., s. 185.
[12] A.g.e., s. 185-186
[13] Mehmet Serhan Tay& #351;i ile görüşme, 6 Aralık 2006.
[14] Tevfikoğlu, a.g.e., s. 71.
[15] A.g.e., s. 68
[16] A.g.e., s. 68-69.
[17] A.g.e., s. 21.

Kaşgarî'nin bu eseri Türklerin eski kültürünü araştırma ve inceleme için bir hazinedir.

Bazı kelimeler:

1. abaçı umacı, bununla çocuklar korkutulur, ağır basma, kâbus. I, 136.

1a. abakı göz değmesin diye bostanlara, bahçelere dikilen korkuluk. I, 136.

2. arva afsunlamak, "kam arvaş arvadı = şaman afsunladı (büyü yaptı)." I, 283.

arvaş birlikte afsun söylemek. "Kamlar kamug arvaştı = kamlar anlaşılmayan sözler söylediler." Cin çarpmasına karşı yapılan üfürükler de böyledir. I,236.

3. arvış afsun, "arvış arvadı" büyü afsun yapıldı demektir. I, 249.

[NOT] Büyüleme anlamına gelen sihrî bir terimdir. Kıpçak grubu Türk boylarında "arbav", Orta Asya Türk lehçelerinde "arbağ" denir. Ali Şir Nevaî bir şiirinde "yılan arbağı" deyimini kullanmıştır:

Zülgî sevdasında bilmezler Nevaî nüktesin

çün cünün guftaridir yahut yılan arbağı

Yılan afsunu Türk uluslarında çok yaygın bir folklor maddesi teşkil ediyor. Ali Şir Nevaî'nin şiirindeki "arbağ" kelimesini "Abuşka" sözlüğü yazan şöyle açıklıyor: "yılanı ininden çıkarmak yahut zehrini gidermek için okunan afsundur". (Vilyaminov-Zernov neşri, s. 16; yine bk. A. İnan "Ali Şir Nevaî ve Folklor" Türk Folklor Araştırmaları 1966 no.198 s. 3510).

4. çıvı cinlerden bir bölük. Türkler şuna inanırdı ki: iki bölük birbiriyle çarpıştığı zaman bu iki bölüğün vilâyetlerinde oturan cinler dahi kendi vilâyetlerinin halkını kollamak için çarpışırlar. Cinlerden hangi taraf yenerse onlardan yana çıktığı vilâyet halkı da yener. Geceleyin bu cinlerden hangisi kaçarsa onların bulunduğu vilâyetin hakanı da kaçar. Türk askerleri geceleyin cinlerin attıkları oktan korunmak için çadırlarında saklanırlar. Bu, Türkler arasında yaygındır, görenektir. III, 225.


5. ıduk ıdık kutlu ve mübarek olan her nesne. Bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz, sahibinin yaptığı bir adak için saklanır. I, 65.

[NOT] Çağdaş Türk lehçelerinde ızık, ıyık, iyik, ıtık. Şamanist Türklerde bir koruyucu ruha, binit olmak üzere salıverilen, binilmiyen, boş bırakılan at. Salıvermek, göndermek manasındaki "id-" kökünden partisiptir, "mübarek, mukaddes" anlamlarını, galiba çok erken, belki Hunlar devrinde almış olsa gerek.

6. ırk falcılık, kâhinlik ve bir kimsenin gönlündekini bilmek. I, 42.

ırkla kehânet etmek. "Kam ırkladı = şaman kâhinlik etti, ırka baktı." III, 443.

[NOT] Eski Uygurlarda Orhon harfleri ile, IX.asırda yazılmış olduğu tahmin edilen "Irk Bitig" adlı fal kitabı V. Thomsen tarafından okunmuş ve neşredilmiştir. Bu eser H. N. Orkun tarafından "Eski Türk Yazıtları" adlı eserinin II. kitabında (s. 71-91) yayınlanmıştır.

7. ısrık çocukları perilere ve göz dokunmasına karşı afsunlamak için ilâç yapıldığı zaman söylenir; çocuğun yüzüne tütsü verilerek "ısrık ısrık!" denir ki "ey peri ısırılmış olasın!" demektir. I, 99.

8. kam kâhin, şaman. III, 157.

9. kaş beyaz veya siyah temiz taş. Bunun beyazını yüzük kaşına korlar. Bununla şimşekten, susuzluktan ve yıldırım düşmesinden korunurlar. Kaş taşı bulunanlara yıldırım isabet etmez. Türklerin inancına göre böyledir. III, 22, 152.

10. kovuç cin çarpması eseri. Böyle olan adamın yüzüne soğuk su serperler, sonra "kovuç, kovuç!" denir. Üzerlik ve öd ağacı ile tütsülenir. Bu "kaç, kaç!" demek olsa gerektir. I, 163.


11. kovuz Oğuzlar "kovuç" kullanırlar, "yel kovuz bitiği" denir ki cin çarpmasına karşı afsun üfürük, demektir. III, 163.

12. kösgük göz değmesinden sakınmak için üzüm bağlarına ve bostanlara dikilen nazarlık (korkuluk) II, 289.

13. monçuk atın boynuna takılan değerli taş; arslan tırnağı, muska gibi şeyler. I, 475

[NOT] muncuk. Bu kelime-terim XVI-XVII. asırlarda Ukrayna ve Lehistanlılara askeri terim olarak "buncuk" geçmiştir. Onlara Osmanlı Türklerinden geçtiği kabul edilmektedir. "Tuğ" teriminin kendisi geçmediği halde Tug'un sözlerinden ve şehrî mahiyeti olan "boncuk"un adı geçmesi izah edilemiyor. Osmanlılarda da tuğ eski anlamıyla değil, "sorguç"a tuğ denilmiştir. Ş. Sami'nin tuğ kelimesini izahına göre böyledir ("Kamus-ı Türki" 452). Eski tuğlardaki "munçuk"lar, herhalde, nazarlık olarak kullanılmış olsa gerek. Kaşgâri'nin izahından da bu anlaşılmaktadır.

14. temür (demir). Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve daha başka boyların halkı and içtiklerinde, yahut sözleştiklerinde, demiri ululamak için kılıcı çıkararak yanlamasına öne korlar. "Bu gök girsin kızıl çıksın" derler ki "sözünde durmasan kılı kanına bulansın, demir senden öcünü alsın" demektir. Çünkü onlar demiri büyük sayarlar. I, 362.

15. tiki geceleri işitilen ses. Türkler öyle sanırlar ki ruhlar sağ iken yaşadıkları şehirlerde her sene bir kerre toplanırlar ve halkı ziyaret ederler. Geceleyin bu sesi kim işitirse ölür. Bu Türkler arasında yaygındır. III, 230.

16. uçguk uçuk, ingi. I, 98.

[NOT] uçguk. Bu kelime çağdaş Türk lehçelerindeki "uçuk" kelimesinin eski şeklidir. En çok dudaklarda peyda olan içi sulu kabarcıklara denir. Hararetli hastalarda görülür. Bir çok Türk boylarının inanışlarına göre bu uçuk denilen kötü bir ruhun marifetidir. Bu hastalık özel bir törenle tedavi edilerek afsunlanır. Bu hastalığı "uçuklanma", tedavi eden kocakarılara "uçukçu" denir.

17. umay son, kadın doğurduktan sonra karnından çıkan hokka gibi nesne. Buna çocuğun ana karnında eşi denir. Şu atalar sözünde de gelmiştir: "Umaya tapınsa oğul olur." Kadınlar onu uğur sayarlar. I, 123.

[NOT] Umay. Bilindiği gibi Umay eski Türklerin dişi tanrılarından biridir. Mahmud Kaşgarî'nin bu ruh hakkında verdiği bilgi pek fazla İslâmlaştırılmıştır. Bununla beraber "umayka tabınsa oğul olur", "kadınlar bunu uğur sayarlar" diyerek eski inanışa da işaret etmiştir (bk. A. İnan "Umay ilahesi hakkında" Türkiyat II, 1926; Makaleler ve İncelemeler 1968 s.397-399).

18. us Kerkes kuşu. Bu kuş bir adamın yüzüne karşı ıslık çalarsa uğur sayılmaz; bu ölüm işaretidir. I, 228.

19. üngüjin çölde insan öldüren umacı, gulyabani. I, 146.

20. ürüng afsuncuya, arbagcıya verilen para. I, 134.

[NOT] ürüng Asıl anlamı beyaz, ak demektir. Göçebe Türk boylan süte ve sütten elde edilen gıda maddelerine yogurt, yağ, kurat, ayran, kımız gibi (K.Yudahin Kırgız Sözlüğü s. 37) Yakutlarda süt ve sütten yapılan gıda maddelerine "ürüng as" derler (E.Pekarski Yakut Sözlüğü "as" kelimesi izahında s.163). Anadolu'da bu kelime eski anlamı olan "sütten yapılmış gıda maddeleri (Söz Derleme Dergisi III, 1936) anlamını muhafaza etmiştir. Şaman ve üfürükçiye verilmesi gereken ücrete Başkurt ve Kırgızlarda tıpkı Kâşgari'da olduğu gibi "elig ürüngi ber = üfürükçiye akını ver" derler.

21. yârın kürek kemiği. Türklerin şöyle bir atalar sözü vardır: "kürek kemiği karışırsa memleket karışır. III, 21.

[NOT] Kürek kemiği falı için bk. A. İnan Tarihte ve bugün Şamanizm s.151-159.

22. yat taşlarla yağmur ve rüzgâr getirmek için yapılan bir büyücülük. I, 159.

yatla "yatçı yatladı" - yada yaşı kullanan yadacı yada taşı ile afsun yaptı. III, 307

[NOT] Havaya tesir etmek için okunan (söylenen) afsun ile kullanın taşa yada, cada, yat denilmiştir. Türk kavimlerinde çok eski devirlerden beri pek yaygın olan inanca göre Türk Tanrısı Türklerin büyük dedelerine yada denilen sihirli bir taş armağan etmiştir. Bu taşla istenildiği gibi yağmur, kar, dolu yağdırılabildiğine inanmışlardır.

Ali Şir Nevaî Favaıdül kibar'ında yada taşını zikreder:

yada taşıga kan teygeç yağın yagkandek eş sakı

yağar yağmurdık eskiş çün bolur serab alud


23. yel cin "er yelpindi" denilir, "adama yel (cin) çarptı" demektir. III, 108.

24. yelpin cin çarpmış, "oğlan yilpindi" denir ki "oğlan yele, cine çarpıldı" demektir. III, 108.

25. yelvi büyü, sihir, büyücüye "yelviçin" denir. III, 33.

[NOT] yel ~ yil genel olarak çağdaş pek çok Türk boylarında şerir ruh anlamına "yel ~ yil" kelimesi kullanılır.

25a. yelbüke ejderha, şu savda dahi gelmiştir "yeti başlığ yil büke = yedi başlı ejderha." III, 227.

[NOT] "yilbüke" kelimesinin değişmiş şekli olan "yelbigen" Altay ve Televat Türklerinde tesbit edilmiştir ki müdhiş garibe ve insan yiyen bir yaratıkmış (Radlov W. III, 357). Aynı yaratığın adı Hakaslarda "çibigen" şeklinde söylenir (N.Baskakov. Hakas Sözlüğü, s. 316).


26. yog ölü gömüldükten sonra üç yahut yedi güne kadar verilen yemek. III,143

yogla ölü için yemek vermek. Türklerin göreneği böyledir. III, 309.

Kâşgari'nin Alp Er Tonga'nın yog törenindeki ağıttan aldığı şu beyitte bu yog töreni şöyle tavsif ediliyor:

Herkes kurt gibi uluşuyor

Yakasını yırtarak bağırıyor

Ünü çıkasıya haykırıyor

Gözü örtülesiye kadar ağlıyor. I, 189.

Özgün metin:

Ulşıp eren börleyü

Yırtın yaka urlayu

Sıkrıp üni yırlayu

Sıgtap közi örtülür


27. yog basan ölümden sonra yedi gün verilen yemek. III, 399.

Kaynak: Prof. Dr. Abdülkadir İNAN (Türk Kültürü, sayı: 100, Şubat-1971)

http://www.guncelmeydan.com/forum/divan-i-lugatit-turk-vt14625.html

Son Yazılar

Makale Görünüm Sayısı
51932800