Ataturk

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı

“Sayın Baylar,

sizi günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve

ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş

bir çağın öyküsüdür.

Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için

dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek

kimi noktaları belirtebilmiş isem

kendimi mutlu sayacağım…

Gazi Mustafa Kemal 80 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü

toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde,

Büyük Nutku’nu okumaya başlamıştı.

Gazi CHP’yi 9 Eylül 1923 tarihinde kurmuştu.

Kuruluştan sonraki ilk büyük kongre yapılıyordu ama

Sivas Kongresinde alınan bir kararla

“Anadolu” ile “Rumeli” Müdafaa-i Hukuk Dernekleri

birleştirilmiş, böylece verilecek mücadelede bir

bütünlük sağlanmıştı.

İşte ortaya çıkan bu

“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği”,

ileri yıllarda siyasal bir hareket olarak

CHP’nin 1. Büyük Kongresi kabul edilmişti.

O nedenle şimdikine “2. Büyük Kongre” denmişti.

20 Ekim Çarşamba gününe kadar,

tam 36 saat 33 dakika süren Gazi’nin bu sunumu,

sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada beklendiği gibi

çok büyük yankılar uyandırmıştı.

Cumhuriyet henüz 4 yaşındaydı ama öylesine

olağanüstü dönemlerden geçilmişti,

öyle dar boğazlar aşılmıştı ki,

bunu birinci ağızdan yazıp söylemekte

gelecek kuşaklar açısından büyük yarar görmüştü.

O nedenle de, uzun zamandan beri

hazırlamakta olduğu bu nutku okumak için,

Gazi, parti genel kurulunun daha uygun bir ortam

olacağına karar vermişti.

Böylece orada sadece milletvekillerine ve

hükümet üyesi bakanlara hitaben değil,

aynı zamanda tüm illerden gelecek CHP delegelerine,

parti ileri gelenlerine, bürokraside yer alan

üst düzey yöneticilere, komutanlara,

kordiplomatiğe mensup tüm büyükelçilere hitaben

bu uzun konuşmasını yapabilecekti.

Öyle de oldu.

TBMM Genel Kurul Salonu sonuna kadar doluydu ve

insanlar adeta nefeslerini tutarak

6 gün boyunca Gaziyi dinlemişlerdi.

Kürsüde son derecede şık ve yakışıklı,

yaptıklarından müthiş gururlandığı her halinden belli,

kimi zaman sesini yükselterek kimi zaman alçaltarak,

dost düşman tüm dünyaya sesleniyordu:

“…1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım.

Genel durum ve görünüş:”

Ülkenin o günlerde içinde bulunduğu durumu tüm

çıplaklığıyla anlatıyor, Millî Mücadele günlerinin

zor koşullarına değinirken sesi titremeye başlıyor,

hele sonlara doğru, bütün bu mücadelenin

muzaffer sonucu olan cumhuriyeti Türk Gençliği’ne

armağan ettiği bölüme geldiğinde,

“ Ey Türk Gençliği… “ derken

artık daha fazla dayanamıyordu.

Ertesi gün İngiliz gazeteleri

“Gazi gözyaşlarını tutamadı…”diye manşet attılar.

Doğruydu.

NUTUK NEDEN ve KİME HİTABEN YAZILDI?

Gazi, Nutuk’ta Millî Mücadele’yi anlattığı bölümden

hemen sonra bu soruyu soruyor ve gene kendisi yanıtlıyordu:

“…Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde

tarihe kolaylık sağlamaktır.

Bütün bu olguların ve olayların cereyanında

TBMM ve hükümeti başkanı, Başkomutan ve

Cumhurbaşkanı olmaktan çok,

teşkilâtımızın Genel Başkanı olarak

bu görevi yapmaya kendimi mecbur sayarım.”

Parti teşkilatı mensuplarının ve ülkenin dört bir yanından

gelmiş delegelerin önünde konuşmasındaki maksat,

anlattıklarını onların da ülkenin dört bir yanına anlatmaları,

böylece olan biteni tüm yurttaşların kaynağından,

yani birinci elden, Gazi’den öğrenmeleriydi.

1918-1927 arası son dokuz yılda olup bitenlerin

hesabını soruyor, hesabını veriyordu.

Konuşma tümüyle belgelere dayanıyordu.

Metinden birkaç cümle okuyor, yan masadaki kâtibe

bir belge uzatıyordu.

Bu nedenle, Osmanlıca olan ilk baskı iki cilttir.

Birinci cilt Nutkun metnini,

ikinci cilt ise belgeleri içerir.

Daha sonraki baskılarda da benzer yöntem uygulanacaktır.

Metin kısmında 192.240 sözcük vardır.

Her sayfasında ortalama 360 sözcük bulunan

bir baskıda Nutuk 534 sayfa,

belgeleri ise 344 sayfa tutmaktadır.

Böylece Nutuk

iki cilt bir arada 878 sayfalık dev bir eserdir.

Nutuk’ta bulunan toplam belge sayısı ise 308’dir.

Büyük Nutuk,

Gazi’nin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eseridir.

Her sayfasında, cumhuriyete giden o

“uzun ince yol”

Gazi’nin ağzından tüm ayrıntısıyla ve

bütün dünyaya hitaben anlatılmaktadır.

İşgalciler, Saray, İstanbul Hükümeti, Kuvvacılar,

işbirlikçiler, komutanlar, yakın arkadaşları,

sonradan yolları ayrılan arkadaşları,

dost – düşman herkes bu anlatılanlardan

kendilerine bir pay çıkarabilmektedir.

O nedenle, özellikle İngiliz Büyükelçisi ve sefaret mensupları

büyük bir merak ve dikkatle dinliyorlardı.

Sultan Vahdettin’in İngilizlerle olan gizli temaslarını,

Sadrazam Damat Ferit’in aşağılık ilişkilerini ve

onursuz politikalarını, İngiliz Severler Derneğini,

Anadolu’daki kutsal isyanı bastırmak için

Vahdettin’in İngilizlerden aldığı para ve silahla donatıp,

Ankara’yı ezmek üzere sevk ettiği Hilafet Ordusu’nu,

şimşek bakışlarını kordiplomatiğin oturduğu locaya dikmiş,

gürül gürül anlatıyordu.

Anlattıkça da yan masaya bir belge veriyordu.

Oturum sona erdiğinde tüm diplomatların en büyük merakı,

“acaba yarın ne anlatacak?” sorusuydu.

Özellikle İtalyan diktatörü Mussolini Nutkun İtalyanca’ya

çevrilip çevrilmeyeceğini merak ediyor,

Büyükelçisinden sık sık bilgi istiyordu.

Gazi Nutuk’ta kurtuluşu gerçeğine uygun sırada,

kronolojik bir akışla anlatıyordu.

Buna göre, önce Birinci Dünya Savaşı’na son veren

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın hangi koşullarda ve

nasıl imzalandığını,

buna nasıl karşı çıktığını,

Saray’ın ve İstanbul hükümetlerinin içine düştükleri

aciz durumları, ardından gelen işgalleri,

işgalcileri, işbirlikçileri, azınlıkların hain faaliyetlerini

sayıp döküyordu.

Daha sonra direniş için ilk hazırlıklar ve örgütlenmeleri,

buna tepki olarak da Yunan ordusunun Ege’ye çıkarılmasını;

işgali göğüslemek adına Kuvva-yı Milliye’nin kuruluşunu,

ardından ordunun teşkilatlanmasını;

kongreler ve Heyet-i Temsiliye dönemini;

bu direnişi kırmak için Vahdettin’in yayınlattığı fetvaları ve

buna bağlı olarak Anadolu’nun on dört yerinde

çıkarılan iç isyanları;

kardeşin kardeşi boğazlayışını,

kimi zaman öfkeli,

kimi zaman sakin, anlattı, anlattı, anlattı.

Daha sonra İnönü Savaşlarını, Sakarya’yı anlattı.

Büyük Taarruza gelince, kürsüdeki duruşu bile değişmişti.

Lozan’ı anlatırken ise artık kürsüye sığmıyordu.

Ardından barış dönemi…

ardından cumhuriyet…

ardından devrimler…

Mutluydu.

NUTUK’TA ENÇOK ZORLANDIĞI BÖLÜM

Nutuk’u yazarken de, okurken de en çok zorlandığı bölüm,

en yakın silah arkadaşlarıyla yollarının ayrıldığını

hissettiği bölümdü.

Lozan günleriydi.

İsmet Paşa ve Türk Heyeti 17 Kasım 1922 günü

Lozan’a hareket etmişti.

İlahi adalet…

Aynı gün Sultan Vahdettin İngilizlere sığınmış,

Malaya zırhlısıyla Malta’ya doğru yola çıkmıştı. Sultan

kaçıyordu.

Aradan birkaç gün geçmişti.

Lozan’da müzakereler sürüyor, kıyamet kopuyordu.

Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey,

Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu,

Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki bağ evine

akşam yemeğine davet etti.

Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve

şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları

Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat)

bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.

Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa,

akşam sofrada bir araya geldiler.

Hatır sormalar henüz bitmiş,

yemek bile daha başlamamıştı ki,

Rauf Bey Gazi’ye döndü;

“Kemal” dedi,

“ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz.

Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz

bir konu var, bugün seninle o konuyu da

konuşmak istiyoruz.”

Hisleri O’nu yanıltmazdı.

Bozuntuya vermedi.

“Buyurun, konuşalım !” dedi.

Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı:

“Kemal! Bu Meclis senden korkuyor,

o yüzden sana gelemiyor,

tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor ”

Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı,

“ Neyimden korkuyorlarmış?”deyiverdi.

Rauf Bey konuya doğrudan girdi:

“ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar.

Dedikodular giderek yayılıyor.

Bazen o kadar abartıyorlar ki,

eline bir fırsat geçerse,

senin padişahı bile

bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”

Gazi donup kalmıştı.

Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu.

Rauf Bey ise içini dökmeye başladı:

“Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı.

En çok sen çaba gösterdin, kurtardın,

biz de sana yardım ettik.

Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre

‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”

Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı.

“Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?”

diye sordu.

Rauf Bey’i dinleyelim:

“Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı.

Boğazında padişahın ekmeği var.

Şimdi o ekmek benim gırtlağımda.

Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.

Benim rejim sorunum yok.

Üstelik, madem sordun, söyleyeyim.

Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım.

Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.

O makamlar uhrevi makamlar.

Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil.

Kaldı ki, bu milletin

yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de

mutlakıyet yönetimidir,

cumhuriyet değil”

değil .

Gazi’nin yüz hatları gerilmişti.

Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü;

“Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu.

“Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!...”

deyip kestirip attı Refet Paşa.

Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya,

“ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.

Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf,

hatta sıra arkadaşıydı.

Hukukları daha derindi.

St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil

sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı.

Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve

iki genci birbirine tanıştırmıştı:

“Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…”

Ve Fuat’a sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’i emanet etmişti.

Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e

bu derste çok yardımı oldu.

Giderek aralarında uzun yıllar

sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve

Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu

Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı.

O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.

Fuat; “Paşam”, dedi,

“biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım,

duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün

düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..”

Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!...” diyemedi.

Masada olmayan dördüncü kişi,

Kâzım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve

telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak

kararı bekliyordu.

Beşinci kişiyse, kendisiydi.

Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve

henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu.

“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi.

“Yarın kürsüye y çık, bunları yapmayacağına söz ver!”

diye yanıtladı Rauf Bey.

“Bana bir kâğıt verin…”

Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar,

içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:

“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı

en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.”

Yüksek sesle okudu ve sordu:

“ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi?

Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?”

“Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!...”, dedi

Rauf Bey.

O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı.

Bunu biliyorlardı.

Masadaki komutanlar rahatladılar.

Sofra, buz gibi olmuştu.

Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu.

O günden itibaren Gazi yollarını da

bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü.

Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.

Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden

bu krizi atlatmalıydı.

Öyle de yaptı.

1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir

seçim yapmak zorundaydı.

Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre,

seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti.

Doğal olarak da seçimlere gidildi.

Gazi, bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi.

Komutanlar yeniden endişeye düştüler:

“Ya, Kemalist bir Meclis gelirse!”

Bunun üzerine yeni bir plan kurdular.

Mustafa Kemal’i Meclis’e sokmamanın yolunu

arayacaklardı.

Seçim Yasasını değiştirmeye karar verdiler.

Erzurum Milletvekili Necati Bey,

Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili

Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey, bir önerge hazırladılar:

Buna göre:

“1. …bundan böyle milletvekili adayının doğum yeri,

Misak-ı Millî sınırları içinde olsun!..”

Selanik dışında kalmıştı.

2. …Milletvekili adayı adaylığını koyduğu yerde en az

beş senedir oturuyor olsun!”

Mustafa Kemal o cephe, bu cephe hayatı boyu

koşturmaktan ötürü değil beş yıl,

hiçbir yerde sürekli beş ay oturamamıştı ki.

Hedef belliydi.

Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı.

Hem de en yakın arkadaşları tarafından

silah tarafından.

Bu önerge verilince, kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz:

“Doğum yerim Selanik Misak-ı Millî sınırları dışında

kalırken, devlet Selaniği tek kurşun atmadan

Yunan’a verirken,bu millet bilsin ki ben

diğer bir yurt köşesi Derne’de savaşıyordum…

Hiçbir yerde beş yıl oturamadım, doğru.

Otursaydım, o zaman Bingazi’de, Derne’de, Sina’da,

Filistin’de olamazdım.

Çanakkale’de, Kafkaslarda, Sakarya’da olamazdım.

Ama ben oralarda olamasaydım,

bu efendilerin de doğum yerleri,

Allah korusun, Misak-ı Millî sınırları dışında kalırdı…”

Şimdi millete soruyor ve yanıtını milletten bekliyorum.

Bu önergenin sahibi efendileri buraya gönderen millet

onlar gibi mi düşünüyor?...

Hayır, millet onlar gibi düşünmüyordu.

Çuvallar dolusu telgraflarla olayı protesto ettiler,

önerge geri çekildi…ve Mustafa Kemal

Ankara’nın Bâlâ ilçesinden milletvekili seçilerek

Meclis’e girdi…

Cumhuriyeti de kurdu.

Gazi bu olayı hiç unutmadı.

NUTUK’ta da tüm ayrıntısıyla yazdı.

NASIL, NEREDE YAZDI?

Nutuk’un yazım süreciyse çok yorucu olmuştur.

Epey süredir notlar tutmaktadır.

Konuşmasını yaklaşan Parti kongresinde yapmaya

karar verince, kalan üç aylık sürede

Nutkun tamamını yetiştirebilmek için olağanüstü

bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştır.

Kalp spazmı O’nu bu tempoda yakalar.

Sigara ve içkiye ara verilir,

üç gün sırt üstü yatarak zar zor atlatır.

Nutuk’u Çankaya Köşkü’nde yazmaktaydı.

Ankara Belediyesi’nin bir Ermeni yurttaştan satın alıp

Gaziye hediye ettiği köşk, üç oda bir salondan ibaret

eski bir bağ eviydi.

Yağmur yağdıkça tavanı akardı.

Akan yerlere leğenler konmuştu.

Akmayan bir köşeye konan bir koltuğa oturmuş,

yanı başında su dolu bir leğen,

elindeki pamuğu suya batırıp gözüne örtüyor,

böylece rahatlamaya çalışarak

Nutuk’u dikte etmeye devam ediyordu.

Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti.

Nutuk’u dikte ettiği yaverler her sekiz saatte bir değişiyor,

O ise yerinden kımıldamıyordu.

Aralıksız 32 saat çalıştığı olmuştu

olmuştu.

Falih Rıfkı Atay’ın anlatımıyla;

“…Çalışma odasında yarı ayaküstü, yarı oturarak ve

yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak

Nutkunu dikte ederdi.

Yorulan değişirdi.

Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti.

Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra,

hiç dinlenmeden sofraya iner,

o gün yazdıklarını bize okur veya okutur,

hadiseler üzerinde terütaze bir muhakemeyle

tartışmalar yapardı.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya–Atatürk Devri Hatıraları, Dünya Yayınları 5

Cilt II, s.460).

Büyük Nutuk üç açıdan benzersizdir:

“Söyleniş süresi”,

“kapsamı “ve

“yaptığı etki” açılarından eşsizdir.

Sunum TBMM toplantı salonunda yapılmıştır.

Gazi, sabahleyin üç saat ve

öğleden sonra üç saat olmak üzere

her gün iki toplantıda konuşmuştur.

HANGİ DİLLERDE VE NEREDE BASILDI?

Gazi Nutuk üzerindeki telif hakkını Türk Hava Kurumu’na

bağışlamıştı.

Kitabın yurt içinde ve yurt dışında basımı ve satışı işleriyle

bu kurum yetkilendirildi ve henüz kurulmuş olan

bu kurumun gelişmesinde Nutkun satışından elde edilen gelir

çok önemli rol oynadı.

Nutuk Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve

Rusça basılmıştı.

Arapça olarak da yayınlanması için

Kahire Büyükelçimiz Muhiddin Paşa ısrarla talepte

bulunacaktır ama, yabancı dillerdeki baskılar

bir Alman yayınevine (Köhler) verildiği için,

onlarla temas kurulması istendiyse de sonuç olarak

Arapça baskısı yapılmamıştır.

Türkçe Nutuk’un birinci baskısı 1928 yılının

ilk yarısında yüz bin adet olarak satışa sunuldu.

Bu rakam çok yüksekti.

O günlerde Türkiye’nin nüfusu 14 milyondu ve

okur- yazar nüfus ancak bir milyon kadardı.

Her 10 okurdan birinin Nutku aldığı anlaşılıyordu ki

bu büyük olaydı.

Her kitap numaralıydı.

İlk iki bin kitap lüks baskılardı.

Bunların fiyatları 10 ile 500 lira arasında değişiyordu.

Lüks olmayan kitaplar ise 5 liradan satılıyordu.

Belgeler cildi daha sonra basıldı ve

2.5 lira ile 50 lira arasında satışa sunuldu.

Böylece bir takım (iki cilt) Nutuk 7.5 liraydı ve

bu bir fiyattı Zira o dönemde 5 kuruştu

yüksek fiyattı. gazete kuruştu.

SONUÇ

Büyük Nutuk Millî Mücadele tarihimizin belgeselidir.

Günümüze ise ışık tutan bir rehber niteliğindedir.

Bugünleri adeta o günlerden görmüş,

Nutuk’ta bakın ulusuna ne tavsiye etmektedir:

“…Sayın milletime şunları tavsiye ederim ki,

sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı

adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri

çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.”

(NUTUK, Kültür Bakanlığı’nın Cumhuriyet’in XV. Yıldönümü

Armağanı, 1938,

s. 515).

20 Ekim 1927 Çarşamba günü

Gazi son derecede yorgundur.

Nutkun sonuna gelmiştir ama,

altı gündür ayakta konuşmaktadır.

Mikrofona rağmen sesi güçlükle duyulmaktadır.

Son cümleleri:

“…Baylar, bu demecimle, ulusal bağımsızlığı sona ermiş

sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını;

bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve

çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç,

yüzyıllardan beri çekilen ulusal felaketlerden uyanışın ve

kutsal vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

Ve Nutuk Gazi’nin gençliğe seslenişiyle sona eriyordu:

“Ey Türk Gençliği !

Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni

sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır…

Bir gün bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak

zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın

durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin!

Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir…

daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda,

iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde

olabilirler; üstelik hayınlık da yapabilirler.

aha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını,

yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle

birleştirebilirler…

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin,

Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Bunun için gereken güç, damarlarındaki soycul

kanda mevcuttur.

İşte tam da burada sesi titremeye başlamış,

göz pınarlarından yaşlar süzülüvermişti.

Ertesi gün İngiliz basını “Mustafa Kemal ağladı”

diye manşet atmıştı.

Haklıydılar.

Acaba bu günleri 80 yıl öncesinden gördü de

ona mı ağlıyordu?

Ne dersiniz?

Gençliğe Hitabı’ndaki altı çizili yerler size de

bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?

http://www.orhancekic.com/default.asp Add a comment

ataturk_kitap_okurken

Her Yönüyle  Atatürk

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK  döneminin dünya liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmenin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

Add a comment

Devamını oku...

SÖYLEŞİ:3

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR – Prof. Dr. Ünsal YAVUZ
09.07.2008

TAHRİK POLİTİKASI VE DEMOKRAT PARTİ’NİN
YAPTIKLARINA BENZER DAVRANIŞLAR

Ne yapacaksınız, nedir bu bitli yorgandan kurtulmanın yolu? Daha sonra daha büyük yaygaralar koparıp, daha büyük potansiyelle işbaşına gelmek için birilerini tahrik etmeniz lazım. Bana sorarsanız, uzun zamandır Silahlı Kuvvetlerin saygın komutanlarının üzerine gidilmesinin temelinde tahrik var. En sonunda iki değerli komutan, biri kuvvet komutanlığı, öbürü ordu komutanlığı yapmış iki değerli komutanın sorgusuz sualsiz lojmanlarından alınması hadisesi var.

Bu Silahlı Kuvvetlere bir mesaj. O yıpratılmak isteniyor, o tahrik edilmek isteniyor. Ve bu mesajın özü de şu: "Ben eylemlilere bir şey yapamam, ama emekli olduğu zaman hangi düzeyde komutan olursa olsun, gözünün yaşına bakmam” diyor ve gözaltına alıyor. Bunun cevabını Silahlı Kuvvetlerin vermesi lazım.

Biz Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleriyiz. 500’e yakın şubemiz var. 100-150 bini aşmış üyemiz var. Sivil toplum örgütünü tahrik ediyor. “Bakın ben sizin başkanınızı aldım, içeri koyuyorum”. Öbür taraftan Mustafa Balbay gibi, saygın bir gazeteciyi alarak, basına gözdağı. “Alırım, kapatırım”. Şimdi bu pervasız bir gidiş.

Birtakım kendi taraftarı olan gazetelere göz attığınız zaman, bu tutuklamaların daha da genişleyeceği yazılıyor. Hatta hatta daha da ileri gittiler, “bazı muvazzaf subaylar da tutuklanabilir” dediler. Biliyorsunuz Demokrat Parti, 9 subayı tutuklamıştı. İnönü gibi büyük bir insanı parlamentoya 6 oturum sokmamıştı. Kasım Gülek’i, CHP Genel Sekreteri’ni tutuklamıştı.

Şimdi bunlar ne yapıyorlar? Görüyorsunuz, Başbakan devamlı Cumhuriyet Halk Partisi liderine ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne saldırıyor. Nedir amaç? Eleştiriye tahammülleri yok. Altlarından bir şeylerin kayıp gittiğini görüyorlar ve muhalefet partileri güçleniyor. Bundan nemalanacak olan onlar. O halde bunları susturmak lazım. Nasıl bir susturma yöntemi? Biliyorsunuz Sosyalist Enternasyonal’e ekip göndererek şikayette bulundular. İstek, Cumhuriyet Halk Partisi’ni oradan dışlatmak. Sonra ne yapmak? Sonra burada, dışarıda uluslararası platformlarda yalnızlaştırılmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni çember içine almak. Nasıl aldı? Anayasa Mahkemesi’nden çıkan bir usulsüz bir harcamalar paketi var. Biliyorsunuz, şimdi ona savunma falan yapılacak.

Böylece gidişi, aynı Demokrat Parti’nin Cumhuriyet Halk Partisi’ne gidiş şekline benzer koşut bir gidiş, günümüzde iktidarca anamuhalefet partisine yönlendiriliyor. Yani, gerekirse Deniz Baykal’ı devre dışı bırakmak, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerini tutuklamak, oraya buraya atmak, Meclis’ten uzaklaştırmak, baskı altına almak, susturmak. Böylece rahatça at koşturabilecek bir meydan yaratmak. Bütün bunlar deneniyor.

DIŞARIYA JURNALLEYEREK TÜRKİYE ÜZEİNDE BASKI YARATMA ÇABASI

Ülkenin bağımsız yargı organları üzerinde baskı yaratacak şekilde, Türkiye dışarıya jurnalleniyor. Hem de hükümetin elemanları aracılığıyla. Ne deniyor? “Sadece azınlıklar değil, Türkiye’de Müslümanlar da baskı altındadır”. Böyle bir şey dışarıda söylenir mi? Baş Müzakereci Dışişleri Bakanı. Hangi müzakerenin başı? Müzakere yok ki başı olsun.

Hızını alamıyor, gidiyor Amerika’da Condoleezza Rice ile sözde, “Sarkozy’i baskı altına alalım da, biraz bize yeşil ışık yaksın, iç politika bizi çok zorluyor”.
Tam bunlar değil tabii. Bunlar basına yansıyanlar. Acaba, arkada istenenler ne? Üç aşağı beş yukarı bunlar tahmin ediliyor.

Türkiye Cumhuriyet tarihinde, Osmanlı tarihinde bile benzeri görülmemiş şekilde, devlet yöneticileri eliyle dışarıya jurnallenerek, kendi üzerinde bir baskı yaratılmaya çalışılıyor. Ben bir şey söylemiyorum, ama herhalde hukukçular, bunun uygulanacak bir hukuksal müeyyidesini söyleyebilirler. Hükümetin bir bakanı nasıl gidip de Türkiye’yi dışarıda jurnalleyebilir?…

MENDERES-ÖZAL-ERDOĞAN ÜÇLÜSÜYLE VERİLEN MESAJ

Ültanır: Hocam müsaadenizle şurada yine bir saptama yapalım mı?

Yavuz: Buyurun.

Ültanır: Konuşmanızı dikkatle izlerken, geçmişten iki Başbakan, birisi sonra Cumhurbaşkanı da oldu iki kişinin dönemi üzerinde önemle durdunuz.
Birisi Demokrat Parti’nin lideri Menderes, diğeri Anavatan Partisi lideri Özal. Menderes ve Özal dönemlerinde Atatürkçülüğe ve Atatürk ilkelerine karşı hareketlere de değindiniz. Her ikisinin dönemi ile AKP dönemi arasında ciddi benzerlikler kurdunuz. Bir bakıma onların açtığı kulvardan, Erdoğan’ın liderliğinde AKP’nin pervasızca yürüdüğünü söylediniz. 22 Temmuz seçimleri öncesinde Başbakan Erdoğan kendisine referans ya da örnek olarak, Menderes ve Özal alıyordu. Üçünün fotoğrafları da yan yana asılıyordu.

Yavuz: Tabii bilboardlar bu resimlerle süslendi.

Ültanır: Yan yana yer alan bu üç resim, içerde seçmene mesaj vermek amaçlı görünüyordu, ama bunun dışarıya verdiği bir mesaj da var mıydı?

Yavuz: Şimdi, içeriye dönük mesaj şu: “Ben onların devamıyım”. Onların gerçekten halk katmanlarında, uyguladıkları popülist politikalarla çok büyük destekçileri var, bu halen de var. Ama, bunlar nasıl demokrasinin yıldızlarıydı? Ben onu anlamakta zorlanıyorum.

Menderes Amerikancıydı, Özal da Amerikancıydı.

Şimdi ki de zaten koltuğunu sağlam tutabilmenin yolunun yakın ve Uzak Batı’nın desteğini almaktan geçtiğinin bilincinde. Bunların hepsi batıcı, Yani, “yoktur birbirimizden farkımız” mesajıyla, “bize desteğinizi verin” diyorlar. Zaten öyle söylüyor, Dışişleri Bakanı Babacan’ın söylediği de buymuş: “Siz bize gerekli desteği verin, bu konularda İran’a bir müdahale düşünürseniz, biz de sizin istediğinizi vereceğiz”.

Şimdi aynı Babacan Katar emirliklerine gidip, oradan dünyanın parasını, 8 milyar dolar civarında galiba, Türkiye’nin Irak’a asker sokmaması, müdahale etmemesi, silah indirimine gitmesi yolunda birtakım sözler verip, para koparmaya çalışmamış mıydı? Veya o zaman Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül’ün Amerikan Dışişleri Bakanı Powell ile burada Dışişleri Konutu’nda yaptığı toplantıda yine buna benzer bir gizli belge imzalamamış mıydı? Tabii hemen internette yerini buldu.

BATININ ADAM KULLANMASINA KARŞI SAĞLAM DURUŞ GEREK

Bakın, şimdi bütün bunlar o destekle yerini sağlam tutabilme. Ama, bu destek öyle görünüyor ki, artık bitti. Geçenlerde Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkililerinden biri, “Amerika Türkiye’de içten olan, ileriye dönük vizyonu olan, dürüst yönetimler arayışı içindedir” dedi. Bunu tersten okuduğunuz zaman, bugünkü yönetimin Amerika’ya bu şekilde bir imaj vermediği ve bu nedenle bir arayışın söz konusu olduğu görülüyor. Tabii bu mümkündür. Çünkü, Amerika Türkiye’yi kaybetmek istemez. Bütün dünyada izlediği politikalar; kendilerine uydu politikacılar bulur, oradaki çıkarlarını pekiştirir, suyunu sıkar, ondan sonra kaldırır atar. Bunun en güzel örneği de Filipinler’de Marcos’tur. Adamı kullandı kullandı, sonra Okyanus’ta bir adaya yerleştirdi, adam orada öldü gitti.

Ültanır: Amerika hep onu yapar, kullanır atar. İran’a karşı Saddam’ı bile kullanmıştı.

Yavuz: Yapacağı budur. Çünkü, uluslararası ilişkilerde dostluk, kardeşlik falan yoktur. Uluslararası ilişkilerde ülke çıkarları söz konusudur. Onun için sağlam durduğunuz zaman Batı’da değeriniz artar. Sarkozy ağzına geleni söylüyor değil mi?

Siz de ağzınıza geleni söylediğiniz zaman göreceksiniz, Sarkozy peşinizde dolaşmaya başlar. Batılı budur. Batılının karşısına böyle yavşak çıkarsanız, teslimiyetçi politika, bundan sonra hiçbir şekilde onların istekleri bitmeyeceği gibi, sizi de yönetip yönlendirir, baskı altına alırlar., istediklerini de elde ederler.

BATI ARTIK BU YÖNETİMİN UYGULAMALARINI KABUL ETMİYOR

Edeceklerini elde ettiler. Şimdi yavaş yavaş duralamaya başladılar Neden? Çünkü, bu “Korku İmparatorluğu” manşetleri atılıyor. “Büyük gözaltı” manşetleri atılıyor. Avrupalılar bunu takip ediyorlar. Bunlar sanmasın ki, Avrupa bizim içimizi okuyor. Burada radyo, televizyon her şeyi takip ediyorlar. İyi dil bilen insanlar bütün gazeteleri takip edip dışarıya raporluyorlar. Dışarıda gazetelere yansıyan Türkiye’deki şu son gelişmelere baktığınız zaman, Batı bu güncel yönetimin uygulamalarını kabul etmiyor. Yani oradan da terk ediliyor.

Şimdi bütün bu legolar birleştirildiği zaman ortaya neden AKP yönetiminin giderek hırçınlaştığı, ikinci, üçüncü ağızlarıyla Cumhuriyete saldırmalar, travmatik değişim yaklaşımları, bunların hepsi ortaya çıkıyor. Bakın bugün yine Eski Meclis Başkanı ağzına geleni söylüyor. Başbakan zaten her gün televizyonda. Tam bir medyatik oldu çıktı. Yaptığı iş de sağa sola saldırmak. İçerikten yoksun, hiçbir birikimi olmayan sığ konuşmalarla saldırıyor. Hitabeti güçlü, demogoji dediğiniz zaman bu işin ustası, başka bir şey de yok. Ekonomiden falan dem vurduğunu gördünüz mü? Gözünü açıyor muhalefet partileri, gözünü kapıyor muhalefet partileri. Ama, korkunun ecele faydası yok. Akan sular mecrayı buldu gidiyor, herkes bunu kabul edecek.

AKP KAPATILSA DA KAPATILMASA DA
TÜRKİYE’DE KIYAMET KOPACAK MI?


Şimdi baskıları nasıl durdururuz? Bekleyin bakalım, nasıl duracak? Duracak mı, yoksa durmayacak mı? Şimdi bizde bir laf var, “mahkeme devam ediyor, konuşmam doğru olmaz” deniyor, arkadan ağzına gelen her şeyi herkes söylüyor. Hiç kimsenin kenarda sessiz sedasız durduğu yok.

Öyle bir toplumuz biz, ama ben şuna inanıyorum; biraz sonra kararlar ortaya çıktığı zaman, Sayın Osman Paksüt’ün söylediği gibi, kapatılsa da kapatılmasa da Türkiye’de kıyamet kopacak. Çünkü, işin artık sonuna gelindi.

BUNLAR TÜRKİYE’Yİ SONU BİLİNMEYEN MACERALARA
GÖTÜREBİLECEK NAKŞİBENDİ KADROLAR


Bu yönetimin gerçekten sığ, bilgisi sınırlı, devleti tanımayan, devlet yönetiminde becerisi olmayan, bunun için daha çok dersleri çalışması gereken bir kadro olduğu ortaya çıktı. Böylece halkımız da denemiş oldu. “Yahu hepsini denedik, bir de şunları deneyelim”, işte al… Hepimiz denedik ve gördük ki, bu kadrolar Türkiye’yi gerçekten sonu bilinmeyen maceralara götürebilecek kadrolar.

Bir kere bu adamlar Cumhuriyete karşı. Neden karşı olmasın ki? Atatürk’e karşılar. Niye karşı olmasın ki? Bunlar 1909 irticai hareketinden, 31 Mart vakasından beri dayak yiyen adamlar. Nakşibendi kadrolar. Biliyorsunuz, Şeyh Sait’te yine Nakşibendi boyutu vardı. O isyanda dayak yediler. Kubilay vakasında yine dayak yediler ve ondan sonra sindiler. Fakat, Büyük Atatürk’ün sonsuzluğa göçüp beynimizde kalbimizde yerini almasından sonra birtakım uygulamalar bunları cesaretlendirdi ve topraktan yeryüzüne çıkmaya başladılar. DP döneminde iyice bunların temelleri atılmaya başlandı. Cemaatler, özellikle Nakşibendi, Nur cemaati, bunlar ortaya çıkmaya başladılar ve palazlandılar. Şimdi bu cemaatler dedelerine, atalarına yapılanların intikamını alıyorlar.

KİN, NEFRET, İNTİKAM VE
İMAM ÖĞRETMENİ YENDİ Mİ?


Ben her zaman söylüyorum; bütün televizyon programlarında da söylüyorum; bunların kafasında üç sözcük var; kin, nefret, intikam. Kindarlar, işte bu nedenlerden dolayı. Nefret ediyorlar, hem Atatürk’ten, hem Cumhuriyetten. Onun için de elindeki bütün olanaklarla devleti ele geçirme yolunda hareketler yaparak intikamlarını alıyorlar. Şimdi yabancı analistler de bunları bu konularda destekliyor. Bakın Şerif Mardin geldi, bir mahalle baskısı terminolojisini toplumun beynine soktu gitti.

Ültanır: Aynı zamanda, “camii mektebi yendi” dedi.

Yavuz: “İmam, öğretmeni yendi”. Halbuki yenilen bir şey yok. O Amerika’dan yanlış gözlemliyor. Mahalle baskısına başlarsa, o mahalleden tepki gelir. O tepki sokaklara, meydanlara dolup taşarsa, o zaman sonucunun ne olacağı tarihte yazılı, o olur.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DİNLE YOĞURULUP AMERİKA’NIN
BÖLGESEL AKTÖRÜ YAPILMAK İSTENİYOR


Öbür taraftan Graham Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” diye bir kitap yazdı. Enteresan ve o kitapta referansı yapılan Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabına atıf yapıyor. Peki, o kitabın amacı nedir? Ahmet Davutoğlu’nun dediği şu; Türkiye’nin dış politikası, derin stratejiler, Amerika’dan, Avrupa’dan değil Ankara’dan çizilmeli. Nasıl çizilmeli? Bizim Balkanlar’la, Kafkaslar’la ve Ortadoğu’yla tarihsel ilişkilerimiz var. Biriyle ırki, biriyle dini. Şimdi bütün bunlar kullanılarak, Türkiye bölgede bir baş aktör rolü üstlenebilir. Ama, buna kimse izin vermez. Şimdi başımızı belaya sokmaya çalışan da zaten Graham Fuller.

Graham Fuller de kitabında hem bunları allayıp pulluyor, hem de öbür taraftan şunları söylüyor. Diyor ki, “Kemalizm’in hataları şunlardı”. Neydi hata? “Osmanlı’yı kaldırdı kenara attı, Hilafeti kaldırdı kenara attı, yepyeni bir modele döndü ve laik modeli seçerek dini ikinci plana düşürdü”. Yani, bunu söylemek için ya çok amaçlı bir adam olacaksınız, ya da kara cahil bir şey olacaksınız.

Kitapta öne sürülen fikir de, yeni Türkiye’nin başarısı, baskı altına alınmış muhafazakâr grupların desteğini alarak, tekrar Osmanlı’nın mirasına yavaş yavaş sahip çıkarak, bölgede istikrara daha iyi hizmet etmesi olacakmış. Tarihimizle barışalım diye birtakım çevrelerin konuştuğu da bu. Oysa biz tarihimizle küs değiliz ki, nereden çıkarıyorlar? Nesiyle barışacağız? Biz tarihimizle övünüyoruz. Bizim anlı şanlı 2000 yıllık bir tarihimiz var, ama bu tarih içinde ders almamız gereken dövünülecek yanlar da var. Biz onları eleştiriyoruz.

Ültanır: Hocam, Graham Fuller’in, “Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabı, bence Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin taşeronluğunu üstlenerek, yapılacakları Amerika’nın çıkarı için gözü kapalı yapması adına, önümüze atılan bir yem reçetesi gibi. Güya böyle bir süreç Washington için Türkiye ilişkilerinde eski güzel günler aratacakmış diye bir aldatmaca da işlenmiş. Türkiye bölgesel güç olmalı, ama bu Fuller’in ve Davutoğlu’nun önerdikleri gibi din motifi kullanılarak, Türkiye dinle yoğurularak değil, bilim, teknoloji, ekonomi ve akılcı politikalarla sağlanmalı. Irka ve dine dayalı macera yaşayacak değiliz elbette.

Yavuz: Dolayısıyla dışarıdan böyle üzerimize analistlerle, desteklerle gelen, ülkede açılmak istenen yeni bir tartışma ortamı var. Bunlara çok dikkat etmek lazım. Türkiye bölgede gerçekten güçlü bir ülke. Atatürk’ün bize bıraktığı miras var; ulusal politikalar. Ulusal politikayı da belirlemiş: Panislamist ve panturanist politikaları reddetmiştir. Çünkü, bunları maceraperest bulmuştur. “Bizim ulusal politikamız Misakı Milli sınırları içindeki toplumun yaşam düzeyini yükseltecek önlemleri almak, o mesaiyi göstermektir” diyor. Bizim politikamız bu. Biz 1923’den beri savaşmayan bir ülkeyiz. Dolayısıyla, bu güç ortaya konduğu zaman bölgede değiştirilmek istenen dengeler karşısında Türkiye ağırlığını duyuracaktır.
Çünkü, burada gündeme getirilmek istenen senaryolar, maceraperest politikaları ortaya koyan aktörler bölgeden çekilip gittiği zaman, biz bu insanlarla komşuyuz. Bölgede yaşayacağız. Sonra birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız bu adamlarla? Belki de yüzyıllar sürecek bir kan davasının başlangıcı olacak bu politikalar.

O nedenle, gerçekten Türkiye’nin gücünün bilincinde olarak, iyi bir yönetici kadrosuyla yönetilmesi gerekiyor. Bakın yavaş yavaş insanlar, akil adamlar, “İçimiz karıştırılmak isteniyor. Halk desteğini almış resmi bir lidere ihtiyaç var. Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda politika üretecek yöneticilere ihtiyaç vardır” yolunda konuşmaya başladı. Dolayısıyla bu yavaş yavaş topluma mal olacak. Gerçekten bu ülkede görev üstlenmiş, deneyim sahibi olmuş insanları harekete geçirecek, yavaş yavaş ağırlığını ortaya koyacak oluşumlar, bence gündeme gelecektir, gelmek de zorundadır.
ATATÜRKÇÜLER SOKAĞA DÖKÜLEBİLİR

Ültanır: Sayın Hocam, bunalımdan çıkış için şunu söyleyebiliriz herhalde. Sayın Paksüt’ün dediği kıyamet kopmasa da, Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra, öyle de olsa böyle de olsa Türkiye’de siyaset iyice karışacak, ama çıkış yine Atatürk’ün gösterdiği ilkeler ve politikalar doğrultusunda olacaktır.

Yavuz: Kesinlikle. Zaten Cumhuriyetçilerin, Atatürkçülerin ve gözaltına alınan insanların bir ortak noktası var, Cumhuriyete sahip çıkmak, Atatürk’ü saygın olduğu yerde tutma mücadelesi vermek. Bu bunların da hoşuna gitmediğine göre, bizim bu arkadaşlar için yapacak bir şeyimiz yok. Yani, bunda ısrar etmek, şimdilik sakin duran Atatürkçü ve Cumhuriyetçi çevreleri de yavaş yavaş sokağa dökmeyi beraberinde getirebilir. Bunu hiç denemiyoruz ve dilemiyoruz da, çünkü bu Türkiye’de gerçekten büyük bir kaosu davet edebilecektir. Nitekim, iç ve dıştaki bazı siyaset bilimciler, yorumcular buna da dikkati çekiyorlar. Siyasetin bittiği yolda bu olur diyorlar, ama ben bittiğine inanmıyorum.

Ültanır: Tabii arzulanan hukuksal ve demokratik yoldan çıkışın bulunması.

Yavuz: Bütün isteğimiz bu. İçeri atılanların hangisi darbe yapabilecek güçte. Siz Ordu’yu arkanıza almadan darbe yapabilir misiniz? Ama, senaryo öyle kuruldu. İşte askerler, nedir o askerler? İşte Ordu’nun bazı kısımlarıyla irtibat kuruldu. Ne yapacak bunlar? 7 Temmuz’da sokağı dolduracaklar. Kim eliyle? Sivil toplum örgütleriyle, Atatürkçü Düşünce Dernekleri’yle. Orada bir silahşör çıkacak, işte o da tutuklanmış, “ikinci yeşil” adıyla. Nedir, ne değildir? O da bilinmiyor. O da etrafı tarayacak, ondan sonra tamam, etraf karıştı, ihtilal geldi.

Ültanır: AKP’nin muhafazakâr yapısı ve dinci politikaları, özellikle türban tartışması laik-antilaik çatlağı oluşturmuştu. Şimdi Türkiye’de herhalde laik-antilaik kesimler arasında en büyük hesaplaşma yaşanıyor.

AKP’YE TÜRBANDA AB ÖNERİSİ

Yavuz: Maalesef bu da bilinçli olarak ortaya atıldı. Türban, başörtüsü ile eşanlamlı tutuldu. Oysa türban başka, başörtüsü başka. Bunu sokaktaki çocuk da biliyor. Ama, Anayasa Mahkemesi türbana son noktayı koymuştur. Artık bundan sonra bu iş açılamaz da. Anayasa Mahkemesi’nin kararları ne tartışılır, ne değiştirilebilir vs.

Bir gün önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda büyük bir çıkış yaparak, bu desteği de sağlamış durumdaydı. Düşünmek lazım. Oradaki vatandaşımız galiba öğretmendi, açtıkları dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. AB’den buraya gelip giden önemli şahsiyetler de diyorlar ki, “Biz türban konusunda AKP’ye fazla hızlı hareket etmemesini sağlık vermiştik”. ama, tam tersini yaptılar.

TÜRKİYE NEREDEN YÖNETİLİYOR?

Bunların akıl hocalarının nerelerde olduğu da üç aşağı beş yukarı ortaya çıkıyor. Peki, Türkiye o zaman nerden yönetiliyor? Atlantik ötesinde oturan zat mı Türkiye’yi yönetiyor? Muhakkak onun etkisi var. Çünkü, durup dururken izin kaldırıldı. Niye kaldırdı Amerika? Çünkü, Amerika kullanabileceği kadar kullandı. Şimdi bu zatın gelip Türkiye’yi karıştırması lazım. Biz de diyoruz ki, aman oturduğun yerde otur, kendini bir Humeyni taslağı gibi görme. Bunu açık ve net söyledik. Kulağına gitmiştir. Giderse gitsin.

AMERİKA’DAKİ İMAM
Şimdi, ama öbür taraftan bu Hoca Efendi birçok çalışmalar yaptı biliyorsunuz. Avustralya’da bir Katolik üniversitesi kurdular. İngiltere’de bazı sempozyumlar yapıldı. Bunun, çağın 100 entelektüel adamı içinde olduğu ifade edildi, ama iş Amerika’da yargıya Green Card (Yeşil Kart) hikayesi nedeniyle intikal ettiğinde, adam baktı baktı, “bu adamın hiçbir tarafı entelektüel değil” dedi.

Bu ilkokul mezunu bir imam. Kitaplarını da başkasına yazdırıyor. Bu zatın bütün amacı eğitim aracılığıyla toplumu İslamlaştırmak. 111 ülkede kurduğu okullar var.

Eğitimle toplumu İslamlaştırmaya çalışıyor. Önce, “Buna Green Card falan verilemez” denildi. Şimdi Green Card, biz de ne diyorlar? Yeşil Kart. Yeşil Kart kime veriliyor? Hastalara, sağlık sigortası nedeniyle. Şimdi bizim vatandaş da, “Yahu Hoca Efendi bak peş parasız kalmış, Yeşil Kart’a başvuruyor, vah vah”. Oysa Green Card aldığı zaman Amerikan vatandaşının bütün haklarını kullanabiliyor. Yalnız seçme, seçilme hakkını kullanamaz. Ama istediği kadar oturur, çalışır, ticaret yapar, serbest. Buna çalışıyor. Peki niye gelmiyor memleketine? Memleketine gelmekten imtina ediyor kaçınıyor. “Belki şimdi Güney Kıbrıs’a gidecek” diyorlar veya Kuzey Kıbrıs’a gider, bilemem. Veyahut İngiltere’ye gideceği söyleniyor.

SON OYUN, SON PERDE

Görüyor musunuz, Türkiye’nin başında bir tarafta Avrupa’nın kurduğu tezgâh, öbür tarafta Amerika’nın kurduğu tezgâh. Artık senaryonun son perdesindeyiz. Bunlar son oyunlar, son replikler. Onları da göreceğiz.

Ültanır: Ama, Türkiye o son perdeyi sancılı bir şekilde izliyor, sancılı geçiriyor.

Yavuz: Geçiriyor, bakınız, bizim kuşağımız 1950’den beri insanlar, hele 60’a giden yollarda üniversite sokakta, yargı sokakta. Cüppeler giyiliyor, yürünüyor. Gitti gidecek derken, belki demokrasiye ara verilmek zorunda kalındı. Zorunluydu, ülke elden gidiyor. Ama ne oldu, ondan sonra neyi yaşadık? Demokratik haklar, her şey açıldı. Onları da toplumun bazı kesimleri hazmedemedi. Hakları, özgürlükleri sınırsız kullanma şeklinde yorumladı. Ne oldu? Bir daha demokrasiye ara.

Peki bu dönemlerde ne oldu? Bu dönemlerde toplum ikiye bölündü mü? Dev-Solcu-Ülkücü yaptılar mı? Moskovacı-Washingtoncu yaptılar mı? Mahalleler parsellendi, bölgeler parsellendi mi 12 Eylül’e giderken? Peki ne oldu sonuçta? Devlet dimdik ayakta. Olan kime oldu? Piyonlara oldu.

Ültanır: Dileriz bu sefer bir ara rejim görmeden, demokratik ortam içerisinde, hukuksal yollardan Türkiye çıkışa gider, devletimiz yine ayakta dimdik olarak varlığını sürdürür diyelim.
Yavuz: İşte bu nedenle bu olayları özet olarak söyledim. Bu Türkiye toplumu insanının kazandığı bir demokratik deneyimdir. Dolayısıyla bu son oyundur. Bunu da aşacağız Türkiye’de. İnancım tamdır.

Ültanır: Hocam çok teşekkür ediyorum.

Yavuz: Rica ederim, ben de bu fırsata ve ilginize teşekkür ediyorum.

http://www.guncelmeydan.com/

Add a comment

Page 29 of 30

Son Yazılar

Partly cloudy

7°C

Istanbul