Ataturk

Kırk Asırlık Türk Yurdu (1)

10 Şubat 1947 tarihinde “Ege’de bulunan On İki Adalar konusunda İtalya ile sulh görüşmeleri resmen başladı. Toplantıya Çin, Fransa, İngiltere, Somali, İrlanda, Sovyetler Birliği, Avustralya, Belçika, Yeni Zelanda, Brezilya, Habeşistan, Yunanistan, Hindistan, Kanada, Polonya ve Türkiye “TARAF ÜLKE” olarak davet edildi. Fakat Türkiye, hukuken ve tarihi hakları itibarıyla taraf ülke olduğu ve katılma hakkı bulunduğu halde İnönü ve Recep Peker hükümetinin aldığı bir kararla; Görüşmelere ve muahedeye katılmak istemediğinden bütün haklarından feragat etmiş oldu.

Hal böyle olunca, antlaşmanın 14. maddesi uyarınca “flebisit” yapılmasına gerek görülmedi ve bütün adalar (Türkiye’nin taraf olmaması ve talepte bulunmaması nedeniyle) yegâne istekli Yunanistan’a verildi.


Tarihi bir fırsat, bilerek ve isteyerek kaçırıldı.

Peki, bu sıra (aynı gün) İnönü – Peker hükümeti ile TBMM ne iş yapıyordu ?
“ABD ile 06 Aralık 1946 günü (Abraham Lincoln’ün Minnesota’da Kızılderili/Türk katliam ve soykırımı konusunda kesin emir verdiği tarihte) yapılan (Türkiye aleyhine vaki çok vahim, alçaltıcı ve milli menfaatlere en aykırı) ikili anlaşmayı, 5002 Sayılı Kanunla uygun görüp, onaylamak suretiyle “çok ivedi kaydıyla” aynı gün yürürlüğe koymakla meşguldü. Zira bu anlaşma, 12 adalardan vazgeçmenin anlamını en açık biçimde ortaya koymakta ve âtide ANADOLU’ dan feragatin yollarını resmen açmakta idi. Anlaşma gereği: ABD’nin Türkiye topraklarında ihtiyacı olan ve olacak bütün (askeri üs, alan, depo, antrepo, okul, mesken v.d..) arsa, arazi, alan ve gayri menkullerin edinim, ABD’ye tevzii ve teslimi hususunda bizzat Türk hükümetlerini resen yükümlü kılan, tedarik, temin ve satın almada kural olarak cari “İHALE YASASINI” ise yok sayan, devre dışı bırakan ve re’sen hareket etme serbestliği tanıyan tam bir müstemleke yasası idi.

12 Adalardan feragat ve ABD’nin Anadolu’ya yerleşmesini sağlayacak olan ve ric’at ve hicret anlamına gelen bu iki büyük olay hangi tarihi günde yapıldı dersiniz ? “Hicri Yılbaşı” gününde. İşte batı, bu kadar ölçülü, sabırlı ve hesaplı hareket eder ve Türk Milleti’ni Anadolu’dan hicret ettirmek için böyle sinsi, menfur ve alçakça tuzaklar kurar.

OYSA: Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra 1933’de General Mac Arthur’a “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük, Kıbrıs ve 12 Adaları geri alacağım. Selânik’te dahil olmak üzere, Batı Trakya’yı TÜRKİYE hudutları içine katacağım” diyordu, Mustafa Kemal ATATÜRK...

O, Misak-ı Milli sınırlarını tamamlama, bütünleme ve geleceğe sınırlarla ilgili bir sorun bırakmama konusundaki azimli ve kararlı idi. Hatay meselesi olgunlaştıktan sonra 12 Adalar, Kıbrıs ve Batı Trakya ve diğer Türk Yurtları konusunda fırsat kollamağa başlamıştı.

Ömrü vefa etmedi. (Allah rahmet eylesin nur ve huzur içinde yatsın)

Buna rağmen, 12 Adalardan feragat eden, en yakın silâh arkadaşı, CHP Genel Başkanı ve (fiilen gerçekleşen duruma göre) siyasi varisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü idi. Ne kadar acı, üzücü ve ‘hicabı mucip’ bir gerçek değil mi ?

Musul-Kerkük konusunda da zuhur eden hiçbir fırsat değerlendirilmedi.
Batı Trakya ve Selânik konusunda ‘niyetler bile’ dile getirilmedi.

Lozan Antlaşmasına rağmen Londra, Zürich ve Garanti antlaşmaları ile tekrar ‘Milli Dava’ haline dönen ve anavatana katılma umudu beliren Kıbrıs konusu, 1974’de yarım bırakıldı. Gümrük Birliği Antlaşması ile alenen peşkeş çekildi.

Şimdi, başta Kıbrıs olmak üzere Musul-Kerkük ve Batı Trakya tasallut altında.

Tecrit edilmiş. Abluka altına alınmış. İzole edilmiş...

Zulüm ve işkence sürüp gitmekte.

Buna mukabil, düşmanın gözü ANADOLU’ ya dikilmiş.

1963’de şekil değiştirerek; Ekonomik bir işbirliğinden (AET) siyasal entegrasyon ve emperyalist işgal yoluna giren (AB) sürecinde Anadolu elden gidiyor. Sinsi ve Sistematik bir işgal, bölme-parçalama plânı, asli unsur Türklere karşı ahlâken çökertme, siyaseten yozlaştırma ve tedrici olarak (adım-adım) Anadolu’yu “müstakbel yaşam alanı” olarak işgal edip, sömürme çabaları son evresine doğru yaklaşıyor.

1938’den bu yana, sinsice başlayan ve giderek yükselen bir sesle “Anadolu Türk yurdu değildir !, siz buraya 1071 yılında geldiniz. İşgalcisiniz, yerli değilsiniz” deniliyor.


ACABA ÖYLE Mİ ?

Klâsik tarih anlayışının alışılmış bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’ nde: Yeni Türkiye Cumhuriyet için “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu.

Atatürk ise, “bir aşiretten asla cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını”, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletînin tarihîn “büyük-yüksek, medenî vasfı unutulmuş bir büyük milleti” olduğunu düşünüyor ve her vesile ile bu tespit, fikir ve düşüncesini açıkça ‘bütün dünyaya’ ilân ediyordu.

Cumhuriyetle birlikte bu gerçeği milletine ısrarla açıklayan Atatürk, yeni Türk tarih tezi üzerinde tekrar düşünülmesi gerektiğini, Osmanlı’dan sonra ilk defa, kendini asil-soylu milletine, Türk kimlik ve kişiliğine (harsına) adamış, ciddi-ilmi bir birikim, araştırma ve çalışma ile ortaya koymuş ve tarihimizin derinliklerine doğru yaptığı incelemelerle günümüzü aydınlatan ve geleceğe ışık tutan çalışmalar yapmış, yaptırmış ve bu yolda inançla yürünmesi gerektiğini işaret/vasiyet etmiştir.

Bu, çok değerli çalışma ve araştırmalar (emperyalizmin yeniden Türkiye üzerindeki tarihi emellerini hayata geçirdiği bir süreçte) kimi zaman art-kötü niyetli, kimi zaman da yetersiz ve dar bakış açılı, cahil, maksatlı, günümüz (sözde resmi) tarihçiliğinin temellerini sarsmaya başlamıştır.

Özellikle AB sürecinde yoğunlaşan Atatürk (Kemalizm) ve Türk karşıtı cereyanlar ile Ana Yurt Anadolu’dan Türklerin çıkartılması (kovulması veya asimile edilmesi) girişimleri karşısında; Gerçek-samimi Türk münevverleri, Alperenleri ve Kanaat Önderleri tarafından “Türk Tarih Sentezi” tekrar gündeme taşınmış, bu yolda dünyanın dört bir yanından yağan somut bilgi belge ve kanıtlarla “gerçek ANADOLU ve yaklaşık on bin yılları aşan bir Türk tarihi ortaya çıkarılmış, bilenler tarafından sinsice gizlenmeye ve yok edilmeye çalışılan bilmeyenlerce ise ya gaflet ve hıyanet nedeniyle reddedilen veya cehalet nedeniyle bîhaber olunan ve “çok dar bir kesite sığdırılmaya çalışılan” bambaşka bir tarih öznesi ortaya konulmaya kalkışılmıştır.

Oysa gerçek, bu dahili bedhahların öne sürüm ve iddialarının aksinedir.

Ortada, tıpkı “Gizlenen Rejim Kemalizm” gibi,bir de “Gizlenen Tarih”, daha açık bir ifade ile “Gizli Bir Tarih” vardır.

Bu, Anadolu’nun ve Türk’lerin hakiki tarihidir.

Çok daha açıkçası: Tarihi gerçekler ve Atatürk’ün Türk tarih tezidir.


Özellikle, 16 Mart 1923, 27 Haziran 1933 ve en son 19 Kasım 1937 tarihlerinde Atatürk, Adana’da yaptığı konuşmalarda; Önce, Anadolu’nun 4000 yıllık Türk yurdu olduğunu söylemiş, ikinci gidişinde 7000 yıldır Türklerin burada meskün olduğunu beyan ederek; Son Adana konuşmasında ise, Fransız işgali altındaki Hatay’ın durumuna atfen, “Kırk asırlık Türk Yurdu asla düşmana terk edilemez” demiştir.

Atatürk tarafından yapılan bu konuşmalar çok derin çalışmalar ve araştırmaların ürünüdür. Asla tesadüfi değildir.

Türk Tarih Kurumu’nun kuruluş nedeni de budur.


Şöyle ki:

Atatürk’ün tarih araştırmalarına büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurması iki esas-ana gayeye yöneliktir:

1-Türk milletinin başlangıçtan itibaren millî, medenî, bilimsel ve kültürel varlığı araştırılarak, insanlık tarihine katkıları ve evrensel değeri ortaya konacaktır.

Böylece, Osmanlı’nın son 100-150 yıllık döneminde husule gelen milli, manevi ve kültürel kopukluk ve erozyon tamir ve telâfi edilecek; Hem de, Türklerin şerefli tarihi bütün dünya tarafından görülecek, bilinecek, yeni nesil olarak yetişen Türk çocukları atalarının büyüklüğünü öğrenecek, onlarla öğünecek ve sistematik bir biçimde içine sürüklendikleri aşağılık duygusundan kurtulacaklardır.

Diğer taraftan milli tarih şuuru millî bilinci kuvvetlendirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük ilham kaynağı, kuvvet kaynağı olacak; Türk, Türklüğünden asla utanmayacak, aksine bilinçli bir şekilde ataları ve tarihi ile gurur duyacak. İftihar edecek.

Tarih çalışmalarının asıl gayesi, beklenen ve hedeflenen sonucu budur.

2-Türklere daima, az gelişmiş barbarlar gözüyle bakan, her fırsatta karalayan ve yüzyıllar boyu mesnetsiz iddia, itham ve iftiralar atarak (şimdi Papanın yaptığı gibi) ısrarlı gayretlerle (Türkleri) Anadolu’dan atmaya çalışan Avrupalılara cevap vermek.

Zira o sıralarda Haçlı ruhunun bir işareti olan “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidirler” fikri (bu gün olduğu gibi) oldukça yaygındı.(01)

Bu nedenle, Türk milletinin eski, büyük, medenî ve güçlü, kuvvetli ve kudretli bir millet (ve devletçilikte en büyük geleneğin sahibi) olduğuna âdeta iman etmiş olan Atatürk, bu inancının sağlam belgelerle ortaya konulmasını istiyordu.

Ancak bu yapılabildiği takdirde ki, “Türklüğün unutulmuş medenî vasfı” ortaya çıkacak, ve Avrupalıların iddiaları kökünden çürütülecekti. Böylece Türklük dünya milletleri arasındaki şerefli (mutlak surette lâyık olduğu) yerini alacak, Türk gençleri, Avrupa’nın üstünlüğü karşısında aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtulacaklardı.


Atatürk’ün bu fikirleri şu cümlelerde ifadesini bulmuştur:

“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şumullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

Gerçekten, tarih milletlerin hafızası ve ilham kaynağıdır. Millî şuuru uyandırmanın yolu dil ve tarih şuurunu uyandırmaktır. Çünkü “milletler ancak tarihlerini bilmek suretiyle, millî şuura sahip olurlar. Bir millete mensup olmak onu bilmek demek değildir. Millî şuur adı üstünde “şuur” demektir. Şuur ise, bilmek, farkına varmak manasına gelir. Milletinin tarihini bîlmeyen, kelimenin gerçek manası ile “millî şuur”a sahip olamaz.

Mensup oldukları milletlerinin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi, saygı ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancı akım ve menfi tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır.(02)

Atatürk, “MİLLİ DEVLET” fikrine sahip, hakiki ve samimi bir Türk milliyetçisi olarak kendisinin sahip olduğu “millî şuur” un bütün millete mal olması için, büyük bir azim, irade ve kararlılıkla çalışıyordu.

O, bütün ömrünü bu ideale adamıştı.


Çünkü ona göre:

“Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle (atılım) kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten Türk çocukları istiklâl fîkrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları (atalarını) öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.” (03)

Afet İnan, onun tarih ve tarihçilerden ne beklediğini, neler düşündüğünü ve neler yapmaları gerektiğini şöyle anlatıyor:

“Bilhassa eski çağlara kadar gidebilen yeni tarih ufuklarının bizim kavmimiz için de açılmış olması lâzımdır. Tarihî devirlerde çeşitli coğrafı bölgelerde bir varlık göstermiş olan Türk kavimlerinin daha eski devirlere giden köklerinin olmaması imkânsız görülüyor. Bugün millet mefhumu altında teşekkül etmiş bir Türk varlığının, kavim olarak yaşadığı devirler elbette olmuştur. İşte, Atatürk, bu devirlerdeki Türk kavminin tarihî çağlarda olduğu gibi, ana yurttan yayılma izlerini belgelere dayanarak tarihçilerin incelemesini istedi. (04) Yine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulduğu zaman onun başına getirilen ünlü Türkçülerden Yusuf Akçura da 1. Türk Tarih Kongresi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

“Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rüyet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat nokta-i nazarından görmek ve -bu görüş sayesinde Türk kavminin tarihte hakikî mevkiini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavimlerine tarihî hakkını vermektir.” (05)

Eski (son dönem Osmanlı) tarih anlayışının bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde: “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu. Atatürk ise, “bir aşiretten cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletinin tarihin derinliklerinden gelen ve muhteşem bir mazisi olan “büyük ve medenî vasfı unutulmuş bir millet” olduğunu düşünüyordu.

Ve, elbette bu tezinde doğru ve haklı idi.

Bu fikrini belgelerle doğrulamayı da tarih ilmine ve tarihçilere bırakıyordu: “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramaz. Bunun başka türlü bir izahı olmak lâzımdır. Tarih ilmî bunu meydana çıkarmalıdır.(06)


M Nevruz SINACI

http://www.haluktarcan.com/

Kaynak
01. Doç. Dr. Mehmet SARAY, Atatürk ve Türk Tarihi, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 249,Ocak 1984. Tahsin Ünal, Cumhuriyetin 50. Yılında Tarih Anlayışımız. Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara. 1973 (Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları)

02. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Türk Milletinin Kültür Değerleri, İstanbul.1977 s.31-32

03. Atatürkçülük-Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, 1. kitap – Genel Kurmay Başkanlığı Neşriyatı, Ankara-1982

04. Prof. Dr. Afet İnan, Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser Serisi, s. 110

05. Yusuf Akçora, Birinci Tarih Kongresi Zabıtları, s.595

06. Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Atatürk’ten düşünceler, İstanbul-1981, s.89

buyuktaarruzdan_kisa_bir_sure_once_poligonda225

30 Ağustos'un günümüzdeki anlamı...

Tarihte pek az savaş 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi kadar önemli sonuçlar doğurmuştur. Orada yenilen sadece Yunan Orduları değil, aynı zamanda 1.Dünya Savaşı’nın tüm galip ve mağrur ülkeleridir.

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı

“Sayın Baylar,

sizi günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve

ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş

bir çağın öyküsüdür.

Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için

dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek

kimi noktaları belirtebilmiş isem

kendimi mutlu sayacağım…

Gazi Mustafa Kemal 80 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü

toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde,

Büyük Nutku’nu okumaya başlamıştı.

Gazi CHP’yi 9 Eylül 1923 tarihinde kurmuştu.

Kuruluştan sonraki ilk büyük kongre yapılıyordu ama

Sivas Kongresinde alınan bir kararla

“Anadolu” ile “Rumeli” Müdafaa-i Hukuk Dernekleri

birleştirilmiş, böylece verilecek mücadelede bir

bütünlük sağlanmıştı.

İşte ortaya çıkan bu

“Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği”,

ileri yıllarda siyasal bir hareket olarak

CHP’nin 1. Büyük Kongresi kabul edilmişti.

O nedenle şimdikine “2. Büyük Kongre” denmişti.

20 Ekim Çarşamba gününe kadar,

tam 36 saat 33 dakika süren Gazi’nin bu sunumu,

sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada beklendiği gibi

çok büyük yankılar uyandırmıştı.

Cumhuriyet henüz 4 yaşındaydı ama öylesine

olağanüstü dönemlerden geçilmişti,

öyle dar boğazlar aşılmıştı ki,

bunu birinci ağızdan yazıp söylemekte

gelecek kuşaklar açısından büyük yarar görmüştü.

O nedenle de, uzun zamandan beri

hazırlamakta olduğu bu nutku okumak için,

Gazi, parti genel kurulunun daha uygun bir ortam

olacağına karar vermişti.

Böylece orada sadece milletvekillerine ve

hükümet üyesi bakanlara hitaben değil,

aynı zamanda tüm illerden gelecek CHP delegelerine,

parti ileri gelenlerine, bürokraside yer alan

üst düzey yöneticilere, komutanlara,

kordiplomatiğe mensup tüm büyükelçilere hitaben

bu uzun konuşmasını yapabilecekti.

Öyle de oldu.

TBMM Genel Kurul Salonu sonuna kadar doluydu ve

insanlar adeta nefeslerini tutarak

6 gün boyunca Gaziyi dinlemişlerdi.

Kürsüde son derecede şık ve yakışıklı,

yaptıklarından müthiş gururlandığı her halinden belli,

kimi zaman sesini yükselterek kimi zaman alçaltarak,

dost düşman tüm dünyaya sesleniyordu:

“…1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım.

Genel durum ve görünüş:”

Ülkenin o günlerde içinde bulunduğu durumu tüm

çıplaklığıyla anlatıyor, Millî Mücadele günlerinin

zor koşullarına değinirken sesi titremeye başlıyor,

hele sonlara doğru, bütün bu mücadelenin

muzaffer sonucu olan cumhuriyeti Türk Gençliği’ne

armağan ettiği bölüme geldiğinde,

“ Ey Türk Gençliği… “ derken

artık daha fazla dayanamıyordu.

Ertesi gün İngiliz gazeteleri

“Gazi gözyaşlarını tutamadı…”diye manşet attılar.

Doğruydu.

NUTUK NEDEN ve KİME HİTABEN YAZILDI?

Gazi, Nutuk’ta Millî Mücadele’yi anlattığı bölümden

hemen sonra bu soruyu soruyor ve gene kendisi yanıtlıyordu:

“…Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde

tarihe kolaylık sağlamaktır.

Bütün bu olguların ve olayların cereyanında

TBMM ve hükümeti başkanı, Başkomutan ve

Cumhurbaşkanı olmaktan çok,

teşkilâtımızın Genel Başkanı olarak

bu görevi yapmaya kendimi mecbur sayarım.”

Parti teşkilatı mensuplarının ve ülkenin dört bir yanından

gelmiş delegelerin önünde konuşmasındaki maksat,

anlattıklarını onların da ülkenin dört bir yanına anlatmaları,

böylece olan biteni tüm yurttaşların kaynağından,

yani birinci elden, Gazi’den öğrenmeleriydi.

1918-1927 arası son dokuz yılda olup bitenlerin

hesabını soruyor, hesabını veriyordu.

Konuşma tümüyle belgelere dayanıyordu.

Metinden birkaç cümle okuyor, yan masadaki kâtibe

bir belge uzatıyordu.

Bu nedenle, Osmanlıca olan ilk baskı iki cilttir.

Birinci cilt Nutkun metnini,

ikinci cilt ise belgeleri içerir.

Daha sonraki baskılarda da benzer yöntem uygulanacaktır.

Metin kısmında 192.240 sözcük vardır.

Her sayfasında ortalama 360 sözcük bulunan

bir baskıda Nutuk 534 sayfa,

belgeleri ise 344 sayfa tutmaktadır.

Böylece Nutuk

iki cilt bir arada 878 sayfalık dev bir eserdir.

Nutuk’ta bulunan toplam belge sayısı ise 308’dir.

Büyük Nutuk,

Gazi’nin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eseridir.

Her sayfasında, cumhuriyete giden o

“uzun ince yol”

Gazi’nin ağzından tüm ayrıntısıyla ve

bütün dünyaya hitaben anlatılmaktadır.

İşgalciler, Saray, İstanbul Hükümeti, Kuvvacılar,

işbirlikçiler, komutanlar, yakın arkadaşları,

sonradan yolları ayrılan arkadaşları,

dost – düşman herkes bu anlatılanlardan

kendilerine bir pay çıkarabilmektedir.

O nedenle, özellikle İngiliz Büyükelçisi ve sefaret mensupları

büyük bir merak ve dikkatle dinliyorlardı.

Sultan Vahdettin’in İngilizlerle olan gizli temaslarını,

Sadrazam Damat Ferit’in aşağılık ilişkilerini ve

onursuz politikalarını, İngiliz Severler Derneğini,

Anadolu’daki kutsal isyanı bastırmak için

Vahdettin’in İngilizlerden aldığı para ve silahla donatıp,

Ankara’yı ezmek üzere sevk ettiği Hilafet Ordusu’nu,

şimşek bakışlarını kordiplomatiğin oturduğu locaya dikmiş,

gürül gürül anlatıyordu.

Anlattıkça da yan masaya bir belge veriyordu.

Oturum sona erdiğinde tüm diplomatların en büyük merakı,

“acaba yarın ne anlatacak?” sorusuydu.

Özellikle İtalyan diktatörü Mussolini Nutkun İtalyanca’ya

çevrilip çevrilmeyeceğini merak ediyor,

Büyükelçisinden sık sık bilgi istiyordu.

Gazi Nutuk’ta kurtuluşu gerçeğine uygun sırada,

kronolojik bir akışla anlatıyordu.

Buna göre, önce Birinci Dünya Savaşı’na son veren

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın hangi koşullarda ve

nasıl imzalandığını,

buna nasıl karşı çıktığını,

Saray’ın ve İstanbul hükümetlerinin içine düştükleri

aciz durumları, ardından gelen işgalleri,

işgalcileri, işbirlikçileri, azınlıkların hain faaliyetlerini

sayıp döküyordu.

Daha sonra direniş için ilk hazırlıklar ve örgütlenmeleri,

buna tepki olarak da Yunan ordusunun Ege’ye çıkarılmasını;

işgali göğüslemek adına Kuvva-yı Milliye’nin kuruluşunu,

ardından ordunun teşkilatlanmasını;

kongreler ve Heyet-i Temsiliye dönemini;

bu direnişi kırmak için Vahdettin’in yayınlattığı fetvaları ve

buna bağlı olarak Anadolu’nun on dört yerinde

çıkarılan iç isyanları;

kardeşin kardeşi boğazlayışını,

kimi zaman öfkeli,

kimi zaman sakin, anlattı, anlattı, anlattı.

Daha sonra İnönü Savaşlarını, Sakarya’yı anlattı.

Büyük Taarruza gelince, kürsüdeki duruşu bile değişmişti.

Lozan’ı anlatırken ise artık kürsüye sığmıyordu.

Ardından barış dönemi…

ardından cumhuriyet…

ardından devrimler…

Mutluydu.

NUTUK’TA ENÇOK ZORLANDIĞI BÖLÜM

Nutuk’u yazarken de, okurken de en çok zorlandığı bölüm,

en yakın silah arkadaşlarıyla yollarının ayrıldığını

hissettiği bölümdü.

Lozan günleriydi.

İsmet Paşa ve Türk Heyeti 17 Kasım 1922 günü

Lozan’a hareket etmişti.

İlahi adalet…

Aynı gün Sultan Vahdettin İngilizlere sığınmış,

Malaya zırhlısıyla Malta’ya doğru yola çıkmıştı. Sultan

kaçıyordu.

Aradan birkaç gün geçmişti.

Lozan’da müzakereler sürüyor, kıyamet kopuyordu.

Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey,

Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu,

Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki bağ evine

akşam yemeğine davet etti.

Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve

şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları

Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat)

bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.

Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa,

akşam sofrada bir araya geldiler.

Hatır sormalar henüz bitmiş,

yemek bile daha başlamamıştı ki,

Rauf Bey Gazi’ye döndü;

“Kemal” dedi,

“ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz.

Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz

bir konu var, bugün seninle o konuyu da

konuşmak istiyoruz.”

Hisleri O’nu yanıltmazdı.

Bozuntuya vermedi.

“Buyurun, konuşalım !” dedi.

Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı:

“Kemal! Bu Meclis senden korkuyor,

o yüzden sana gelemiyor,

tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor ”

Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı,

“ Neyimden korkuyorlarmış?”deyiverdi.

Rauf Bey konuya doğrudan girdi:

“ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar.

Dedikodular giderek yayılıyor.

Bazen o kadar abartıyorlar ki,

eline bir fırsat geçerse,

senin padişahı bile

bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”

Gazi donup kalmıştı.

Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu.

Rauf Bey ise içini dökmeye başladı:

“Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı.

En çok sen çaba gösterdin, kurtardın,

biz de sana yardım ettik.

Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre

‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”

Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı.

“Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?”

diye sordu.

Rauf Bey’i dinleyelim:

“Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı.

Boğazında padişahın ekmeği var.

Şimdi o ekmek benim gırtlağımda.

Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.

Benim rejim sorunum yok.

Üstelik, madem sordun, söyleyeyim.

Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım.

Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.

O makamlar uhrevi makamlar.

Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil.

Kaldı ki, bu milletin

yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de

mutlakıyet yönetimidir,

cumhuriyet değil”

değil .

Gazi’nin yüz hatları gerilmişti.

Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü;

“Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu.

“Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!...”

deyip kestirip attı Refet Paşa.

Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya,

“ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.

Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf,

hatta sıra arkadaşıydı.

Hukukları daha derindi.

St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil

sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı.

Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve

iki genci birbirine tanıştırmıştı:

“Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…”

Ve Fuat’a sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’i emanet etmişti.

Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e

bu derste çok yardımı oldu.

Giderek aralarında uzun yıllar

sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve

Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu

Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı.

O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.

Fuat; “Paşam”, dedi,

“biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım,

duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün

düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..”

Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!...” diyemedi.

Masada olmayan dördüncü kişi,

Kâzım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve

telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak

kararı bekliyordu.

Beşinci kişiyse, kendisiydi.

Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve

henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu.

“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi.

“Yarın kürsüye y çık, bunları yapmayacağına söz ver!”

diye yanıtladı Rauf Bey.

“Bana bir kâğıt verin…”

Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar,

içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:

“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı

en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.”

Yüksek sesle okudu ve sordu:

“ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi?

Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?”

“Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!...”, dedi

Rauf Bey.

O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı.

Bunu biliyorlardı.

Masadaki komutanlar rahatladılar.

Sofra, buz gibi olmuştu.

Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu.

O günden itibaren Gazi yollarını da

bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü.

Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.

Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden

bu krizi atlatmalıydı.

Öyle de yaptı.

1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir

seçim yapmak zorundaydı.

Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre,

seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti.

Doğal olarak da seçimlere gidildi.

Gazi, bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi.

Komutanlar yeniden endişeye düştüler:

“Ya, Kemalist bir Meclis gelirse!”

Bunun üzerine yeni bir plan kurdular.

Mustafa Kemal’i Meclis’e sokmamanın yolunu

arayacaklardı.

Seçim Yasasını değiştirmeye karar verdiler.

Erzurum Milletvekili Necati Bey,

Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili

Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey, bir önerge hazırladılar:

Buna göre:

“1. …bundan böyle milletvekili adayının doğum yeri,

Misak-ı Millî sınırları içinde olsun!..”

Selanik dışında kalmıştı.

2. …Milletvekili adayı adaylığını koyduğu yerde en az

beş senedir oturuyor olsun!”

Mustafa Kemal o cephe, bu cephe hayatı boyu

koşturmaktan ötürü değil beş yıl,

hiçbir yerde sürekli beş ay oturamamıştı ki.

Hedef belliydi.

Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı.

Hem de en yakın arkadaşları tarafından

silah tarafından.

Bu önerge verilince, kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz:

“Doğum yerim Selanik Misak-ı Millî sınırları dışında

kalırken, devlet Selaniği tek kurşun atmadan

Yunan’a verirken,bu millet bilsin ki ben

diğer bir yurt köşesi Derne’de savaşıyordum…

Hiçbir yerde beş yıl oturamadım, doğru.

Otursaydım, o zaman Bingazi’de, Derne’de, Sina’da,

Filistin’de olamazdım.

Çanakkale’de, Kafkaslarda, Sakarya’da olamazdım.

Ama ben oralarda olamasaydım,

bu efendilerin de doğum yerleri,

Allah korusun, Misak-ı Millî sınırları dışında kalırdı…”

Şimdi millete soruyor ve yanıtını milletten bekliyorum.

Bu önergenin sahibi efendileri buraya gönderen millet

onlar gibi mi düşünüyor?...

Hayır, millet onlar gibi düşünmüyordu.

Çuvallar dolusu telgraflarla olayı protesto ettiler,

önerge geri çekildi…ve Mustafa Kemal

Ankara’nın Bâlâ ilçesinden milletvekili seçilerek

Meclis’e girdi…

Cumhuriyeti de kurdu.

Gazi bu olayı hiç unutmadı.

NUTUK’ta da tüm ayrıntısıyla yazdı.

NASIL, NEREDE YAZDI?

Nutuk’un yazım süreciyse çok yorucu olmuştur.

Epey süredir notlar tutmaktadır.

Konuşmasını yaklaşan Parti kongresinde yapmaya

karar verince, kalan üç aylık sürede

Nutkun tamamını yetiştirebilmek için olağanüstü

bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştır.

Kalp spazmı O’nu bu tempoda yakalar.

Sigara ve içkiye ara verilir,

üç gün sırt üstü yatarak zar zor atlatır.

Nutuk’u Çankaya Köşkü’nde yazmaktaydı.

Ankara Belediyesi’nin bir Ermeni yurttaştan satın alıp

Gaziye hediye ettiği köşk, üç oda bir salondan ibaret

eski bir bağ eviydi.

Yağmur yağdıkça tavanı akardı.

Akan yerlere leğenler konmuştu.

Akmayan bir köşeye konan bir koltuğa oturmuş,

yanı başında su dolu bir leğen,

elindeki pamuğu suya batırıp gözüne örtüyor,

böylece rahatlamaya çalışarak

Nutuk’u dikte etmeye devam ediyordu.

Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti.

Nutuk’u dikte ettiği yaverler her sekiz saatte bir değişiyor,

O ise yerinden kımıldamıyordu.

Aralıksız 32 saat çalıştığı olmuştu

olmuştu.

Falih Rıfkı Atay’ın anlatımıyla;

“…Çalışma odasında yarı ayaküstü, yarı oturarak ve

yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak

Nutkunu dikte ederdi.

Yorulan değişirdi.

Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti.

Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra,

hiç dinlenmeden sofraya iner,

o gün yazdıklarını bize okur veya okutur,

hadiseler üzerinde terütaze bir muhakemeyle

tartışmalar yapardı.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya–Atatürk Devri Hatıraları, Dünya Yayınları 5

Cilt II, s.460).

Büyük Nutuk üç açıdan benzersizdir:

“Söyleniş süresi”,

“kapsamı “ve

“yaptığı etki” açılarından eşsizdir.

Sunum TBMM toplantı salonunda yapılmıştır.

Gazi, sabahleyin üç saat ve

öğleden sonra üç saat olmak üzere

her gün iki toplantıda konuşmuştur.

HANGİ DİLLERDE VE NEREDE BASILDI?

Gazi Nutuk üzerindeki telif hakkını Türk Hava Kurumu’na

bağışlamıştı.

Kitabın yurt içinde ve yurt dışında basımı ve satışı işleriyle

bu kurum yetkilendirildi ve henüz kurulmuş olan

bu kurumun gelişmesinde Nutkun satışından elde edilen gelir

çok önemli rol oynadı.

Nutuk Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve

Rusça basılmıştı.

Arapça olarak da yayınlanması için

Kahire Büyükelçimiz Muhiddin Paşa ısrarla talepte

bulunacaktır ama, yabancı dillerdeki baskılar

bir Alman yayınevine (Köhler) verildiği için,

onlarla temas kurulması istendiyse de sonuç olarak

Arapça baskısı yapılmamıştır.

Türkçe Nutuk’un birinci baskısı 1928 yılının

ilk yarısında yüz bin adet olarak satışa sunuldu.

Bu rakam çok yüksekti.

O günlerde Türkiye’nin nüfusu 14 milyondu ve

okur- yazar nüfus ancak bir milyon kadardı.

Her 10 okurdan birinin Nutku aldığı anlaşılıyordu ki

bu büyük olaydı.

Her kitap numaralıydı.

İlk iki bin kitap lüks baskılardı.

Bunların fiyatları 10 ile 500 lira arasında değişiyordu.

Lüks olmayan kitaplar ise 5 liradan satılıyordu.

Belgeler cildi daha sonra basıldı ve

2.5 lira ile 50 lira arasında satışa sunuldu.

Böylece bir takım (iki cilt) Nutuk 7.5 liraydı ve

bu bir fiyattı Zira o dönemde 5 kuruştu

yüksek fiyattı. gazete kuruştu.

SONUÇ

Büyük Nutuk Millî Mücadele tarihimizin belgeselidir.

Günümüze ise ışık tutan bir rehber niteliğindedir.

Bugünleri adeta o günlerden görmüş,

Nutuk’ta bakın ulusuna ne tavsiye etmektedir:

“…Sayın milletime şunları tavsiye ederim ki,

sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı

adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri

çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.”

(NUTUK, Kültür Bakanlığı’nın Cumhuriyet’in XV. Yıldönümü

Armağanı, 1938,

s. 515).

20 Ekim 1927 Çarşamba günü

Gazi son derecede yorgundur.

Nutkun sonuna gelmiştir ama,

altı gündür ayakta konuşmaktadır.

Mikrofona rağmen sesi güçlükle duyulmaktadır.

Son cümleleri:

“…Baylar, bu demecimle, ulusal bağımsızlığı sona ermiş

sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını;

bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve

çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç,

yüzyıllardan beri çekilen ulusal felaketlerden uyanışın ve

kutsal vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

Ve Nutuk Gazi’nin gençliğe seslenişiyle sona eriyordu:

“Ey Türk Gençliği !

Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni

sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır…

Bir gün bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak

zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın

durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin!

Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir…

daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda,

iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde

olabilirler; üstelik hayınlık da yapabilirler.

aha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını,

yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle

birleştirebilirler…

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin,

Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Bunun için gereken güç, damarlarındaki soycul

kanda mevcuttur.

İşte tam da burada sesi titremeye başlamış,

göz pınarlarından yaşlar süzülüvermişti.

Ertesi gün İngiliz basını “Mustafa Kemal ağladı”

diye manşet atmıştı.

Haklıydılar.

Acaba bu günleri 80 yıl öncesinden gördü de

ona mı ağlıyordu?

Ne dersiniz?

Gençliğe Hitabı’ndaki altı çizili yerler size de

bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu?

http://www.orhancekic.com/default.asp

Page 27 of 29

Son Yazılar

Mostly cloudy

13°C

Istanbul