ataturk225 

Bir Ulusun Yeniden Doğuş Belgesi  (Lozan Barış Antlaşması)

20. Yüzyıl Başında Osmanlı Devleti

17. Yüzyıldan itibaren Avrupa bilim ve teknikte çok hızlı ilerledi. Hemen ardından gelen aydınlanma ve endüstri devrimi ile gelişmesini dev adımlarla sürdürmeye başladı.

Kapitalizmle birlikte ulusçuluk akımları imparatorlukları etkisi altına almıştı. Etnik ayaklanmalarla imparatorluklar çatırdadı, parçalandı. Kent ve bölge devletçikleri ortaya çıktı. Ama çok güçsüzdüler. Kapitalizm, güçsüzü yaşatmaz. Çözüm birleşmektir. Bunlar da içlerindeki en güçlülerin çevresinde birleştiler. Kapitalizmin acımasız vahşi yarışına katıldılar.  

İspanya, Fransa, ABD derken; 1870 lerde Almanya ve İtalya ulusal devletlerini kurarak çok güçlü bir konuma yükseldiler. Ulus devletler çağı başlamıştı. Kısa bir süre sonra da emperyalizm aşamasına ulaşılacaktı.

Kapitalizm; her alanda amansız bir yarışa neden oluyordu. Sömürgecilik alanındaki rekabet, kısa bir süre sonra Avrupa devletlerinin iki büyük blok oluşturmasına yol açtı.

Osmanlı Devleti bütün bunlara bir anlam veremedi. Durumu düzeltmek için, özellikle askeri alanda Avrupa’yı taklit etmeye çalıştıysa da, başarılı olamadı. Yabancıların askeri sistemlerini taklit etmek ve onlardan malzeme almak hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü; uygarlık yolundaki ilerleme bir bütündür. Bütün alanları kapsar.

Özetle; Osmanlı Devleti 1830 lardan itibaren büyük devletlerin oynattığı bir kukladan ibaretti. Sürekli olarak azınlık isyanlarıyla boğuştu. Rusya ile savaştı. Her isyana İngiltere, Fransa ya da Rusya karışıyor, imparatorluk küçülüyor ve çöküyordu.  

*** *** ***    

DENENEN KURTULUŞ YOLLARI...

Osmanlı Devleti dağılırken birçok kurtuluş yolu denedi. Hepsi de hüsranla sonuçlandı:

•    Tanzimat Dönemi aydınları; saltanat yetkilerinin korunması koşuluyla, bir parlamento açılmasının ve her etnik gruba eşitlik tanınmasının devleti kurtaracağını düşündüler. Adına “Yeni Osmanlıcılık” dediler. Anayasa yapıldı. Meclis açıldı. Ama dağılma devam etti.

•    Özellikle II. Abdülhamit İslamcılık (Panislamizm) ideolojisine sarıldı. Sırbistan, Romanya, Mısır, Kıbrıs gitti. Ruslar Erzurum’a geldi. Hilafet sancağı açıldı. Yine olmadı.

•    İttihat ve Terakki derneğinin devlete egemen olmasının, özellikle de Balkan Savaşının ardından pompalanan Türkçülük- Turancılık ideolojisi romantik bir imge olmakla kaldı. Almanya ile ittifak yapıldı. 1. Dünya Savaşına girildi. Yüz binlerce insanımız ve 3.500.00 Km karelik ülke toprakları yitirildi… Mondros Ateşkes antlaşmasıyla teslim olundu. Düşman gemileri İstanbul’a demir attı.

•    Savaştan sonra ise düşünülebilen tek çözüm; ya İngiltere’nin ya da ABD nin güdümünde (mandasında) yaşama şansı aramak oldu. Dönem aydınlarının ezici çoğunluğu ve yönetici kadrolar birdenbire İngiliz hayranı olup, onların insafına sığındılar. Osmanlı; savaşta yenildi. Çare olarak ülkesini işgal edenlere sığındı. Vahdettin, Osmanlı Devletinin bir süre İngiltere tarafından yönetilmesini bile önermiştir!

Osmanlı Devleti; 10 Ağustos 1920 günü imzaladığı Sevr Antlaşmasıyla, imparatorluğun çökmesini, ülkenin paylaşılmasını kabul etmek zorunda kaldı.

Ankara’da ulusal savaşın merkezi olan TBMM ise; aynı günlerde aldığı bir kararla bu teslimiyet anlaşmasını reddettiğini bütün dünyaya duyuruyor, imzalayan ve onaylayanları “vatan haini” ilan ediyordu. (19 Ağustos 1920)

*** *** ***

Osmanlı Devletinin gerileme ve dağılma dönemlerinde temel bir anlayış vardı. Avrupa’ya öykünmek, onlardan akıl ve yardım almak… Bu öykünmecilik Lale Devri ile başlamıştı. Tanzimat Dönemi’nde doruğa çıktı. Ülke, yabancıların oyun alanı oldu. Saltanat makamı İngiliz, Fransız, Rus büyükelçilerinin emirlerini uygulamak zorunda kaldı. Sonuçta ise en büyük nedeni “şark meselesi” yani Osmanlı ülkesinin paylaşılması olan 1. Dünya savaşıyla tasfiye edildi. Tarihe gömüldü.

SEVR ANTLAŞMASI bu YOK OLUŞUN BELGESİDİR…

Son üç yüz yılda “biz adam olmayız” fikri o kadar yerleşmiştir ki; işbirlikçilik ve yabancı hayranlığı bugün bile son dönem hükümetlerimizin dayandığı temel bir politikadır.

Kurtuluş savaşımız böyle bir ortamda yapıldı.

Lozan Antlaşması ile taçlandı.

*** *** ***

LOZAN KONFERANSI

Öncelikle Lozan Barış Konferansı’na ilişkin bazı bilgileri yeniden anımsamakta yarar var:

Lozan’a giden kurula TBMM tarafından 14 maddelik bir yönerge verildi. Yönergede hangi konularda ödün verilmeyeceği belirtildi. Genellikle sınırlar üzerinde duruldu.

Kapitülasyonlar, borçlar, azınlıklar ve boğazlar konularında alınacak kesin tavırlar belirlendi.

Konferans; 20 Kasım 1922 de başladı. Anlaşma olmadı ve 4 Şubatta dağıldı. Ancak; diplomasi devam etti. Bu arada Sovyetler Birliği Türkiye’ye açık destek verdi. Eğer tekrar savaş çıkarsa; bu sefer Türkiye'nin yanında savaşa gireceğini duyurdu. Türkiye ise; İzmir İktisat Kongresi gibi etkinliklerle kesin tavrını ortaya koydu. Konferans, 23 Nisan 1923 te yeniden başladı. 24 Temmuz 1923 te barış antlaşması imzalandı

Antlaşma;  143 madde ve 17 ek protokolden ibarettir. Gizli saklı maddeleri yoktur. Olması da olanaksızdır. Gizli anlaşmalar ancak iki devlet arasında yapılır. Uluslararası konferanslarda olmaz.

Lozan Barış Antlaşması taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923'te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923'te, İtalya tarafından 12 Mart 1924'te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924'te imzalanmıştır. İngiltere'nin anlaşmayı onaylaması ise 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. Anlaşma, tüm tarafların onaylarında dair belgeler resmi olarak Paris'e iletildikten sonra, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir. (1)

Japonya Lozan Konferansına katıldı. Çünkü; 1. Dünya Savaşının taraflarından biriydi. ABD ise Türklerle savaşmadığı için konferansta taraf olmadı. Sadece gözlemci bulundurdu.

Taraflar, 1. Dünya savaşına katılan “itilaf devletleri” ile Türkiye’dir. Bu yüzden; ABD nin antlaşmayı imzalaması söz konusu değildir. Türkiye’de son yıllarda sürdürülen “ABD Lozan Antlaşmasını imzalamadı” diye sürdürülen iddianın dayanağı yoktur.

Lozan Antlaşması; yukarıda sıraladığımız Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi, tarih içinde iflas ettiği görülen anlayışlara karşı olduğu kadar; bütün dünyaya karşı da, ulusumuzun gerçek kimliğini tescil ettiren bir belgedir.

Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık belgesi ve yurdumuzun tapusu olan Lozan Antlaşması’nı eleştirenler; önceki yüzyıllardan beri sürüp gelen eski ve geri anlayışların temsilcisidirler.

Bilinmelidir ki; Lozan Antlaşması’na karşı olanlar Türkiye Cumhuriyetine karşı olanlardır...

*** *** ***

Lozan Antlaşmasını nankörce eleştirenleri birkaç grupta toplayabiliriz:

1.    Kürtçü ayrılıkçılar

2.    Saltanat ve Hilafet yanlıları, İslamcılar…

3.    İşbirlikçiler, etki ajanları

4.    Her Dönemin İktidar Dalkavukları

Bu grupların amaçları başka olsa da;. ortak noktaları Türkiye Cumhuriyetine olan düşmanlıktır. Eleştiriler arasında “doz” farkı vardır. Bazıları, “Lozan Bir Hezimettir” diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Karşı çıktıkları noktalar hemen hemen aynıdır. Hepsi de dezenformasyon (yanlış bilgilendirme, yanıltma) yoluyla insanları Kurtuluş savaşı, Cumhuriyet, Atatürk ve devrimler konusunda kuşkuya düşürmek isterler. Böylelikle; Türkiye Cumhuriyetinin temellerinin sarsılacağını ve iktidarı ele geçirmenin kolaylaşacağını düşünürler.

*** *** ***

KÜRTÇÜ AYRILIKÇILAR...

Kürtçüler Lozan yerine Sevr antlaşmasını doğru bulurlar. Irak’ın kuzeyindeki kukla Kürt oluşumunun anayasası Sevr Antlaşmasına atıf yapar. Varlığını o antlaşmaya dayandırmaya çalışır! Lozan ile Kürtlerin devletleşme hakkının gasp edildiği iddiasındadırlar.

Onlara göre Lozan Antlaşması; “Kürdistan'ı işgal devletleri arasında bölüşen bir emperyalist anlaşma” dır! ‘Misakı milliye' sahip çıkmak, Sevr anlaşmasını kötülemek ve Lozan'ı savunmak açıkça Kürtlerle dalga geçmektir. Kürdistan'ın parçalanmasına alkış tutmaktır.

Daha da ileri gidip “açılım yada çözüm” Lozan’ın Kürtler için bir bozgun olduğunu; bugünkü “çözüm” projesinin de 2. Lozan Bozgunu” diyenler var…

Oysa; Kürtlerin büyük çoğunluğunu temsil eden kuruluşlar Lozan konferansına başvurarak, Türklerden ayrılmak istemediklerini ifade etmişlerdi. İsmet Paşa da; "Kürtler bizdendir, Turan soyundandır, dolayısıyla Musul vilayetindeki Kürtler de Türkiye'ye bağlanmalıdır.” Şeklinde bir direniş göstermişti. Ama İngiltere Musul sorununun daha sonra iki devlet arasında dostane görüşmelerle çözülmesini kabul ettirmiş ve Lozan’da Irak sınırı çizilememiştir.

Tarihte hiçbir zaman Kürdistan denilen büyük bir bölge olmamıştır. Osmanlının son döneminde sadece kısa bir süre için “Kürdistan” olarak adlandırılan bölge, bugün Kürdistan olduğu iddia edilen alanın küçük bir parçasıdır.

Son Osmanlı Meclisi; işgal edilen ülke topraklarını kurtarmak amacıyla bir dizi karar aldı. Bu kararlara Misak- Milli (ulusal ant) denildi. Türkiye Cumhuriyeti bu sınırlar ötesinde hiçbir iddiada bulunmadı. Oralar zaten imparatorluktan kalan topraklardır. O alanın da bir bölümünü terk etmek zorunda kaldı.  Bu durumda kurtuluş savaşı ve Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin bir ülkeyi işgal etmesi söz konusu değildir. “Lozan ile T.C. Kürdistan’ı sömürgeleştirdi” demek, dayanaksız bir iddiadır.

Azınlıkların dilediği dili kullanmasına hiçbir kısıtlama konulmamıştır.(Lozan Ant.mad.39)

Lozan Barış Antlaşması'nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmiştir. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi.

Kürtçülerden bazıları, Lozan Antlaşmasının 39. Maddesine göre; azınlıkların her alanda istedikleri dilleri kullandığını; Kürtlerin bu haktan yoksun olduğunu, kendilerine haksızlık yapıldığını söylerler. Oysa; Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin asıl sahibidirler. Bundan büyük bir hak olabilir mi? Azınlık olmayan Kürtlerin, azınlıklara verilen haklardan yararlanmaları söz konusu değildir. Lozan Antlaşmasına dayanarak böyle bir yorum yapmak, bilinçli bir saptırmadır. Propoganda amaçlıdır.

Üstelik, Kürtçenin; halk arasında sürekli özgürce kullanılmıştır. 12 Eylül cuntasının yasaklamaya çalışması aptal bir emir olarak kalmıştır. Bugün; Kürtçenin resmi dil dışındaki her alanda özgürce kullanılmasında hiç bir engel yoktur.

Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar kendilerine dil konusunda verilen bu haklardan 17 Şubat 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu ile vazgeçmişlerdir…

*** *** ***

SALTANAT - HİLAFET YANLILARI VE İSLÂMCILAR...

Günümüz İslamcıları, yoğun olarak “Lozan hezimettir” derler. Lozan konusunda en çok iftira atan kesimdir. Necip Fazıl ve Kadir Mısıroğlu’nun iftira ve iddialarını sürdürürler.

Eleştirilerini ele alıp kısaca yanıtlamakta yarar var:

•    1920-1922 arasında Yunanistan'a karşı verilen İstiklâl Harbi'nin galibi olarak Yunanistan'dan tek kuruş savaş tazminatı alınmadı.

•    Savaş tazminatı olarak sadece Meriç ırmağı batısındaki Karaağaç kasabası alındı. Tazminat sadece para değildir. Kurtuluş savaşı aynı zamanda 1. Dünya savaşının devamı gibidir. Lozan antlaşması da taraflar arasındaki son anlaşmadır. İngiltere savaş galibi olarak tazminat istiyordu. Türkiye, daha büyük tazminat isteminden bu yüzden vazgeçilmiştir. Para alınmamasının eleştiri konusu yapılması ciddiyetsizliktir.

•    Misak-ı Milli sınırları içinde Musul-Kerkük ve Süleymaniye İngiltere'ye; Hatay Fransa’ya bırakıldı.

•     “Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.” (Lozan Ant. Mad.(3) Görüldüğü gibi Musul Lozan’da verilmedi. Arkasından İngiliz desteğiyle Nasturi ve Şeyh Sait ayaklanmaları çıktı. Cumhuriyet yönetimi zor durumda kaldı. Irakta İngiltere ile savaşamazdı. Bu sınır Lozan’da çizilmedi. 

Milletler Cemiyetinin de İngiltere yanlısı olması üzerine 1926 yılında çizildi. Yani; Lozan’da Musul, Kerkük, Hatay düşmana bırakılmamıştır…                                                                                   

Suriye sınırı da 21 Ekim 1921 de Fransa ile yapılan Ankara antlaşmasıyla belirlenmiştir. Lozan’da değil. Karşılığında Fransa işgal ettiği yerlerden çekildi. Hem kurtuluş savaşı içinde, hem de Lozan’da Türkiye’ye diplomatik destek verdi.

Ama mücadele devam etti. Hatay 1939 yılında anavatana katıldı.

•    12 ada İtalyanlar'a, İmroz, Bozcaada ve Tavşanlı adaları dışındaki bütün Ege adaları Yunanistan'a, 1571'den beri Türkler'e ait olan Kıbrıs İngiltere'ye verildi.

•    Yalan… 12 Adayı İtalya balkan savaşları sonunda kendi ülkesine kattı. Doğu Ege adalarını Balkan savaşında Yunanlar işgal etti. Savaş sonunda Atina Antlaşmasıyla Yunanistan’a verildi.

Lozan’la Çanakkale boğazının güvenliği için Bozcaada ve Gökçeada Türkiye’de bırakıldı. Doğu ege adalarının silahsızlandırılması kararlaştırıldı.(Mad.12) Kıbrıs ise 2. Abdülhamit döneminde, 1878 yılında elden çıktı. 36 yıl boyunca İngiltere işgalinde kaldı 1914 yılında ise ilhak edildi..

İngilizlere teslim eden Osmanlı yönetimidir. Lozan Antlaşması ile pazarlık konusu olmamıştır. Durum not edilmiştir. Dahası; Misak-ı Milli sınırları içinde de değildir. Son olarak; denizci olmayan, deniz filosu olmayan, oralarda savaşmayan, adaları nüfuslandıramayan, zaten işgal edilirken bile en küçük bir direniş örgütleyemeyen Osmanlının teslim ettiği Oniki adanın geri alınamamasını eleştirmek vicdan işi midir?

•    Türkiye'nin Lozan'da tam bağımsızlığına kavuştuğu iddia edilirken, ağır bir borç altında bırakılarak yabancı şirketlere imtiyazlar verilmiş ve tam bağımsızlık bir kenara itilerek batı blokunda yer almaya zorlanmıştır.

•    Borçların sahibi; İslamcıların övündüğü, özlem duyduğu Osmanlı hanedanıdır. Yeni Türkiye Osmanlı borçlarının sadece kendine düşen payını ödemeyi yüklenmiştir.

Lozan’ı eleştirenler; Türk delegeler kurulunun devlet borçlarının üzerine yatabileceğini ve   Osmanlı’nın  geçmiş yüzyıllardan beri  yitirdiği bütün toprakları geri alabileceğini sanıyor olmalılar! Son nefesini vermemek, canını kurtarmak için savaşan bir ulusun Osmanlı’yı eski günlerine döndürmesi istenebilir mi?

Yabancı şirketler zaten büyük ayrıcalıklara sahipti. Bu ayrıcalıklara Lozan’da son verildi. Kapitülasyonlar kaldırıldı. Ancak; bu şirketler daha sonra millileştirildi. Millileştirme; Lozan Barış Konferansının konusu değildir.

Lozan Antlaşması nasıl bir hezimettir ki; ülkesi paylaşılmış, bağımsızlığı yok edilmiş, tutsak edilmiş bir ulusun varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiştir?

Kadir Mısıroğlu, “Lozan, muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağmasıdır. Türk’ün şahsında İslâm’dan intikam alınarak, bütün bir İslâm dünyasının başsız bırakılmasıdır”, diyor…

O büyük imparatorluğu kimlerin yağmaladığını, dünyadan ve bilimden uzak kalarak batırdığını, parçalanmasına neden olduğunu söylemiyor! Korkulur ki; bu kafalar kurtuluş savaşımız olmasa, halifelik va saltanat İstanbul’da tutsak olarak yaşasaydı daha mutlu olacaklardı!..

“İslâm” dediği dünyanın Osmanlı halifesini nedense hiç takmadığını; dahası halifeliğin o dünya sömürgeleşirken bir ses bile veremediğini aklına bile getirmiyor!..

*** *** ***

Necip Fazıl; DP partiden aldığı güçle çıkardığı Büyük Doğu dergisinin 29 Mayıs 1946 günlü sayısında; “hahambaşı Hayim Nahum Kuran’ın hükümlerini kaldırıp milleti dinsiz yapmak için bir başka Yahudi olan Lord Curzon’a ‘siz Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kabul edin. Ben onlara İslâmiyeti ve hilafeti ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum” önerisini kabul ettirdiğini yazdı. (Özakman, vahdettin, Mustafa kemal ve milli mücadele, sf,591)

Kadir Mısıroğlu baştan sona yalanlarla dolu olan “Sarıklı Mücahitler” adlı kitabında “Hayim Nahum aracılığıyla Lozan Antlaşmasının meşhur gizli 24 maddelik kısmı tanzim edilmiştir” (2) diye bir yalan uydurmuştur.

Koskoca devletlerin bir Yahudi’ye güvendiğini ve Türkiye’nin işinin böylece bitirildiğini uydurmak, ancak paranoyak bir aklın ürünü olabilir! Ruh sağlığı kendisi kadar sakat olanlar da inanır. Anlatılanların hiç biri tarihsel olarak yaşanmamıştır. Tarihler, kişiler, olaylar uydurulmuştur.. Bir ulusun varlık-yokluk sorunu çocuk oyunu mudur?

Akit gazetesinin 24 Temmuz 1996 günlü sayısının ana başlığı: “Musul Sarhoş Kurbanı”

Sonra da bunu ABD elçisine dayandırıyorlar: “John Grew, anılarında İsmet İnönü’nün Lozan görüşmeleri sırasında zil zurna sarhoş olduğunu söyledi.”

Böyle bir ifade yok… Yalan, iftira, hakaret, aldatma, saptırma din tacirlerinin ana mesleğidir. Neresini düzeltelim.

ABD delegesinin adını bile yanlış yazmışlar. Ama önemli değil. Nasılsa, din adına ne yazsalar yuttururlar…

Büyükelçinin adı; Joseph Grew’dir. Anılarında akşam yemeklerinde her konu hakkında birçok dedikodunun dolaştığını, İsmet’in Curzon’la yediği bir akşam yemeğinde, “şampanyanın keyiflendirici etkisi altında Musul’u İngilizlerin elde tutmalarında hiçbir sakınca görmediklerini söylemiş’ diyor.

Grew olayın tanığı bile değil. Bir dedikodu aktarıyor. Tescilli Türk devrimi düşmanları bunu hemen tarihi değiştiren kesin bir bilgi gibi yutturmaya çalışıyorlar! “Zil zurna sarhoş, Musul sarhoş kurbanı” gibi yalanlar ekliyorlar. Diplomatik yemeklerde ince espriler yapılır. Gerçek olsa bile, bu esprilerden sonuç çıkarmak akıl işi değildir.

Grew; sonra asıl gerçeği anlatıyor: “Türkler Musul’u almak istiyor, fakat İngilizler oradan toprak vermeyi kesinlikle reddediyorlar…”

Grew devam ediyor; “Curzon birden bağırdı. ‘Dört korkunç saatten beri burada oturduk. İsmet her sözümüze şu bayat ve adi kelimelerle cevap verdi: BAĞIMSIZLIK VE ULUSAL EGEMENLİK…’

Her şey bitmişti. Curzon ızdırap ve korku içindeydi…” (2)

Demek ki İsmet paşa muhatabını çıldırtacak kadar sıkı bir görüşmeciymiş!..

Din maskeli sahtekârların işi, yalan ve iftira üretmektir.

Kemal Tahir’in “Yol Ayrımı” adlı eserinde iki roman kahramanı siyasi tartışmaya girer. Bunlardan biri; son dönem zaferlerinin bin yıllık koca tarihin küçük bir parçası olduğunu, eskiden kopmamak gerektiğini, Lozan’da 5 ay içinde koca imparatorluğun tasfiye edildiğini anlatır. Geçmişte çok daha büyük dünya imparatorlukları kurduğumuzu, bugünkü başarının ise büyük tarih karşısında küçük kaldığını ve abartıldığını iddia eder. Bunda sürekli kovuşturmaya uğramasının ve uzun yıllar cezaevinde kalmasının etkisini göz ardı etmemek gerekiyor. Nazım Hikmet’in etkisiyle sosyalist olması, kökenlerinden gelen bazı bağlılıkları yok edememiştir.

Kemal Tahir’in babası Abdülhamit’in yaveri, annesi de saraydan çıkmadır. Osmanlıcıdır. Kemal Tahir’in böyle düşünmesi özneldir. Kendine göre haklıdır. Savunduğu şey, saltanat ve hilafet değildir. Onun roman kahramanları, - yaşanılan travmaların etkisiyle - eski görkemli dönemlere ait özlemleri, çöküşten duyulan üzüntüleri tartışırlar. Çözüm yolları araştırırlar. Bu türden uzun diyaloglar öteki kitaplarında da vardır.

Saltanat ve hilafet yanlıları, bir roman kahramanının abartılı sözlerini referans alarak  “Kemal Tahir de Lozan’ı yenilgi olarak görmektedir”  propogandasına sarılmışlardır!

Yalan, saptırma, karalama, sövgü ve iftira başlıca dayanaklarıdır.

Ahmet Kekeç, Star gazetesindeki 12 Mart 2013 günlü “Bir De Lozan vardı” başlıklı yazısında, İsmet Paşanın yan bir figür olduğunu, Lozan heyetinin deneyimsiz olduğunu, hükümetten yardım almadığını, görüşmelerin sürdüğünü, neden sadece Osmanlı ülkesinin tarumar edildiğini sorguluyor(3)

Yanıtı basittir; 1. Dünya Savaşının ilk amacı zaten Osmanlı ülkesinin paylaşılması idi. Lozan görüşmeleri Türk heyetinin direnmesi yüzünden uzun sürdü. Türk heyeti deneyimsiz değildi. O dönemin en yetkin kişileri vardı. İsmet Paşa da adı parlayan kişiydi…

Ahmet Kabaklı;  “Rivayete göre Lozan’ın 12 veya 24 gizli maddesi vardır ki, bunları bilmiyoruz… Lozan’da misak-ı milli gerçekleşmemiştir. (Ekim 1988, Sur dergisi)

Gizli maddeler, açıkça sırıtan bir yalandır. Yazanlar da biliyor. Bu saçmalıklar, Türk Devrimi düşmanlarının başvurabileceği başka yol olmadığı için sürdürülmeye çalışılıyor.

“Çamur at izi kalsın…”

Lozan’da Misak-ı Millinin tam olarak gerçekleşmediği doğrudur. Misak-ı milli Son Osmanlı meclisinin kararlarıydı. Mücadelenin genel amaçlarını ve ulusal sınırlara ulaşılmasını hedefliyordu. Lozan’da; misakı milli kararlarındaki üç önemli sorunun çözümü ertelendi. Sonraki yıllarda Musul dışındaki bütün amaçlara ulaşılmıştır.

*** *** ***

DÖNEKLER, İŞBİRLİKÇİLER, ETKİ AJANLARI...

Günümüzde, kendine liberal yakıştırması yapan, AB ve ABD hayranı, özellikle solculuktan vazgeçen, dış kaynaklı çeşitli fonlardan beslenen kesimdir. Genel tavırları; özellikle ulusal konularda atıp tutmak, bağımsızlığı küçümsemektir. Osmanlı dönemiyle de çok barışık değildirler. Ama cumhuriyet tarihini karalamayı görev edinmişlerdir. Halil Berktay bunlara tipik bir örnektir.

Cumhuriyet döneminin eleştirisi en sevdikleri konulardandır. Kimi cemaatin hizmetindedir. Kimi Kürtçülüğün… Ulusal düşünceye karşıdırlar. Ulusal tarihi basit bir olaylar zinciri olarak görürler.

Kendilerine “aydın” (!) sıfatını yakıştırarak, AKP iktidarını desteklediler.

Bunlardan bir olan Ayşe Hür; “Lozan ne yenilgi ne hezimet” diyor. Müslüman azınlıklara da, öteki azınlıklara uygulanan hakların verildiğini iddia ediyor ki; bu bütünüyle bir saptırmadır. (4)

*** *** ***

İşbirlikçi cemaat tarihçilerine bir örnek; Mustafa Armağan…

Edebiyat fakültesi mezunu. Ama, nedense kendisine tarihçi sıfatını yakıştırıp atıp tutmayı seviyor!

Zaman gazetesinde şunları yazmış:

”19 Şubat 1920 tarihli İngiltere Genelkurmay Başkanı'nın talepnamesinde, vazgeçilebilecek topraklar belirtilmişti zaten. Nitekim bu belgede açıklanan asgari sınır, İngilizlerin Lozan'da bize bıraktıkları topraklarla neredeyse birebir örtüşüyordu” (5)

Okuyucu buradan; “demek ki Kurtuluş savaşını yapmasaydık, İngiltere zaten şimdiki sınırlarımıza kadar çekilecekti !” sonucunu çıkarabilir ki; Armağan’ın bilim insanı olmak yerine, dezenformasyon (bilgi kirliliği yaratma, çarpıtma, yanıltma) görevlisi olması çok düşündürücüdür.

Oysa; bu rapordan birkaç ay sonra Sevr koşullarını zor yoluyla kabul ettiren İngiltere’dir. Öylesine ki; Osmanlı heyetinin İstanbul’dan onay almasını bile engelleyerek… “Biz sizi imza için çağırdık. İstanbul’a danışamazsınız! “ diyebilmişlerdir.

Mustafa Armağan saptırıyor.

Armağan; “İngiltere'nin başını çektiği uluslararası camia tarafından tanınmazsak ne olacaktı” diye olmayacak bir varsayım üretiyor! Oysa; TBMM ni konferansa zaten o dönemin “uluslararası camiası” çağırmıştı. Üstelik Türkiye hükümeti Fransa, Sovyetler Birliği, İtalya tarafından zaten tanımıştı. İngiltere de daha 1921 başında Londra konferansında tanımıştı. Kaldı ki; tanıma olayı bir lütuf değildir. Güçle, zorla, utkuyla elde edilmiş bir haktır.

Böyle uydurmalara başvurmanın amacı ne olabilir? (5)

*** *** ***

İKTİDAR DALKAVUKLARI...

Bu grupta olanlar genellikle mevcut iktidarların davulunu çalmayı uygun görürler. Bunlar çoğunlukla sağcı kalemlerdir. Sonradan liberal olanlar da vardır. Önemli olan iktidarı destekleyip maddi ve manevi alanlarda kazanım elde etmektir.

Örneğin; Lozan görüşmeleri sırasında başbakan Rauf Orbay’dır.

Rauf Orbay Lozan konferansında Türk kuruluna başkanlık etmek istiyordu. Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalayan kişiydi. Rauf Bey, bu konferansa katılarak geçmişine ait bir olumsuz eleştiriden kurtulmak istiyordu. Bu yüzden Lozan’da mücadele veren Türk kuruluna, görüşmelerin gelişmesine muhalefet etti. İsmet Paşa çok zor durumda kaldı.

Hükümetten destek bulamadı. Dönüşünde başbakan tarafından karşılanmadı.

İstanbul basını bu süreçte hükümeti destekledi. Sonraki yıllarda da bu eleştiriler devam etti. DP, AP, Özal, AKP dönemlerinde hep iktidarın görüşlerine yakın yorumlar yapılmıştır.

Taha Akyol, bunlardan biridir. Hatta en ılımlılarından biridir. Bütünüyle nesnel olmak yerine kuşku uyandırmayı ve yalpalamayı uygun görür. Lozan konusunda sıkça yorum yapmaktadır. Bir yazısından alıntılayalım:

“Lozan’da hedeflerimiz: Lozan’da ana hatlarıyla milli hedeflerimize ulaşmışızdır. Gerçi Lozan’da Ege adalarını ve Kıbrıs’ı geri almış değiliz! Misak-ı Milli içindeki Musul’u (Kuzey Irak’ı) kaybettik, Boğazlarda tam egemenliğimizi kuramadık, Hatay’ı alamadık!..

Öyle ama Ege adaları ve Kıbrıs zaten dosyamızda yoktu, o defterler çok daha önce kapanmıştı.

Musul’u İngilizlerden bütünüyle almaya gücümüz yetmezdi. Sadece Mustafa Kemal değil, Karabekir ve Rauf Bey dahil bütün kadro bu görüştedir. Onun için, Musul’u ‘ikinci derecede hedeflerimiz arasına koyarak masaya oturmuştuk.

Boğazlarda tam egemenliğimizi ise dünya dengeleri elverişli hale geldiğinde Montrö Antlaşması’yla 1936’da sağlayacak, sonra da Hatay’ı anavatana katacaktık.

Lozan’da güç dengesi: Lozan’da karşımızdaki asıl güç İngiltere idi. İsmet Paşa, İngiliz siyasi gücünün Yunan askeri gücünden önemli olduğunu söylemiştir haklı olarak. İngiltere’yle savaşmak noktasına gelindiğinde, orada durmak zorunda kalan Türkiye olmuştur. Bu iki açıdan bakıldığında, Lozan başarılıdır…

Taha Akyol, yazısının sonunda “sezarın hakkını sezara vermek” zorunda kalmış:

“Musul dışında, Lozan’ın sağladığı ve yol açtığı başarılar büyüktür. Lozan fevkalade öğretici bir diplomasi kitabıdır; cepheden masaya, bütün yazanlarını saygı ve rahmetle anıyorum.” (6 )

Türkiye cumhuriyetini genel olarak sağ iktidarlar yönetti. Sağcı yazarlarda iktidar gibi düşünmek genel bir eğilimdir. Bilimden çok yandaşlık yapılır.

“Mütareke Dönemi”nde (1918- 1922) sırtını iktidara dayamış, köşklerde oturan ve ahkâm kesen Babıali yazarları vardı.

Günümüzde de bunlardan çok sayıda bulunmaktadır. Hem iktidara biat ederler, hem de akıl hocalığı yaparlar.

*** *** ***

sevr haritasi

SONUÇ :

Bütün bilim alanlarında olduğu gibi, tarihi konularda da gerçeği ulaşmak için nesnel olmak zorunludur. Lozan Barış Antlaşması konusunda; Rıza Nur gibi ruh hastalarının rivayetlerine, devrim düşmanlarının ve ihanetleri kesin olduğu için yurt dışına sürgün edilmiş 150’liklerin iftiralarına dayanarak hiçbir gerçeğe ulaşılamaz. Konferansın on binlerce sayfalık tutanakları, antlaşmanın kendisi, günü gününe yayınlanan basın haberleri, delegelerin demeçleri ve sonradan yapılan değerlendirmeler gerçeği apaçık oryaya koymaktadır.

İsmet Paşa Lozan eleştirilerin nedenini şöyle açıklıyor:

“Lozan’a yapılan eleştiriler büyük ölçüde yeni rejime itirazdan kaynaklanmaktadır.” Diyor. Devam ediyor: "Mudanya Mütarekesinden sonra Lozan Konferansı, milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Türkiye medeni âlem ortasında, davasını açık ve kesin olarak izah ve müdafaa edecek medeni ve siyasi bir seviyede midir?... Lozan imtihanında işte bu suallerin cevabı verilmiştir." (2)

ABD elçisi Grew; gerçek fikrini anlaşma yapıldıktan sonraki zamanda bir resmi toplantıda belirtmiştir: “İsmet paşa Lozan’da büyük bir diplomatik zafer kazanmıştır… Belki bu tarihte kazanılmış en büyük diplomatik zaferdir..” (2)

Lloyd George; kabinesindeki savaş yanlısı bir bakan, Lozan Antlaşması konusunda 14.08.1923 günlü Evening Standard gazetesinde şunları yazdı: ”Türkleri her savaşta yendik. Savaşı (1. Dünya savaşını) büyük zaferle sona erdirdik. Ama şimdi her şey yitirildi. Uğrunda savaştığımız her şey teslim edildi. (2) (S.R. Sonyel, İngiliz Gizli servisi,s.335-336)

Lozan zaferine iftira atanların başvurdukları kaynaklardan biri de Rauf Orbay idi.

Rauf Orbay “Yakın Tarihimiz” adlı anılarında gerçeği itiraf etmiştir: “hülasa Lozan’da İsmet paşayla aramızda hasıl olan anlaşmazlıklara rağmen memleket hesabına yapılması imkanı olanın en iyisi yapılmıştır. (2)

Mustafa Kemal’in Lozan değerlendirmesi: "Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastın çöküşünü anlatan bir belgedir. Osmanlı dönemi tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer eseridir.” (söylev)

Lozan Barış Antlaşması konusunda bir internet sitesinden alıntıladığım şu yoruma katılmamak elde değil:

“Sevr mağlup Osmanlının son günlerinin ürünüyken Lozan muzaffer Türkiye’nin dünya sahnesine çıkışını simgeler. Muhtemelen Sevr Antlaşması uygulanmış olsaydı günümüzde tıpkı Arap Dünyası gibi ve 2300 yıl önceki Helenistik Krallıklara benzeyen tarzda birkaç devletten oluşan bir Anadolu ve Trakya Türklüğü ile karşı karşıya kalınacaktı. Sevr’i imzalayan müflis ve işbirlikçi İstanbul hükümetinin bir başka vahim hatası, Yunanlılar ve Ermenilerin durumuyla ilgilidir. Sevr Antlaşması sadece İngiltere, Fransa ve İtalya’ya manda ve nüfuz alanları tahsis etmekle kalmıyor, Yunanistan’a Batı Anadolu ve Trakya’da geniş topraklar sunduğu gibi, doğuda da büyük bir Ermenistan kuruyordu. Belki İngiliz, Fransız ve İtalyanların eninde sonunda “gidici” oldukları söylenebilir, ama Yunanlılar ve Ermeniler için bu asla söylenemez. (Mehmet Hasgüler, usakgundem.com 10 Aralık 2007)

*** *** ***

Osmanlı Devletinin son 150 yılı parçalanma tarihidir. 1.Dünya savaşı sonunda ise kalan son yurt parçası Anadolu da parçalanmıştır.

Sevr; Türk Ulusunun belleğinde karanlığın, ihanetin, tutsaklığın, parçalanmanın, dağılmanın, tükenişin bütün dünyaya itiraf edildiği belgedir.

Lozan Antlaşması; son yurt parçasının kurtarıldığını, bağımsızlığın ve özgürlüğün yeniden sağlandığını dünyaya kabul ettiren bir belgedir.

Misak-ı milli sınırlarına büyük ölçüde ulaşılmıştır. Hatay ve Boğazlar sorunu da sonradan Türkiye’nin kazanımıyla çözülmüştür.

Lozan Antlaşması; hukuksal, siyasal, ekonomik bir bağımsızlık belgesidir. Alt yapısı sağlam gerekçelere dayandırılmıştır. Dünyada bir asır boyunca bozulmayan tek uluslararası antlaşmadır.

Lozan Antlaşması; Türk ulusunun tarihte yeniden doğuş belgesidir.

Lozan Antlaşması; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımlarının Türkiye’ye özgü bir çözüm olmadığının daha yüz yıl önce kanıtlandığını gösterir.

Türkiye’nin çözümü Kemalizm’dedir.    

Altan ARISOY - 23 Temmuz 2017
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Kaynakça

(1)    http://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1#cite_note-3

(2)    Vadettin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, Turgut Özakman

(3)    http://haber.stargazete.com/yazar/oyle-ya-bir-de-lozan-vardi/yazi-735039

(4)    http://bianet.org/bianet/siyaset/108532-herkesin-lozan-i-farkli

(5)    http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/lozanin-gizli-maddeleri_1324551.html  

(6)    http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=970499

Son Yazılar

Cloudy

13°C

Istanbul