ismail kahraman abdul tanitim2

İsmail Kahraman'ın Atatürk nefretinin altında ne var?

Bu yazı TBMM Başkanı, Abdülhamit Hayranı İsmail Kahraman’a gitsin ve gerçeği görmesine vesile olsun…

Geçti beyler mürüvveti

Binmişler birer ata

Yediği yoksul eti

İçtiği kan olmuştur.

Yunus Emre

Özellikle objektif Batılı gözlemciler, ‘Osmanlı ‘Yönetim Kurumu’nun, neredeyse tamamen devşirme- Batı kökenli unsurların elinde, köle-aile şeklinde kurumlaştırıldığı’ konusunda hemfikirdir. “İslamiyet-din kurumunun ise eğitim ve yargı alanlarını elinde tutan, Türk(+leşmiş)-İslam(+laşmış) kökenlilerin (?) elinde bulunduğunu vurgulamaktadır. Bu çevrelere göre sistem o kadar katı düzenlenmiştir ki, devşirme ve dönmelerin çocukları dahi, artık Müslüman kökenli sayıldıklarından, (istisnalar olsa da) yönetim kurumundan dışlanmaktadır.

Öte yandan bu her iki kuruma mensup kişilerin eğitimleri de farklı yer ve sistem içinde verilmektedir. Yeni devşirilen birinci kuşak devşirmeler Enderun mektebinde eğitim alırken, ikinci kuşak devşirmeler medreselerde eğitim almaktadır. Sistemin ana nüvesini padişahlar oluşturmaktadır. Padişah, hem bu iki kurumu taşıyan, hem de onlar tarafından taşınan ana unsurdur. Büyük köle-ailenin reisi olan hükümdarın kendisi de köle annelerden doğmakta, kızlarını kölelerle evlendirmekte, köleler de ailesinden ve toplumsal bağlarından kopartıldıklarından, tam anlamıyla padişahın ‘çocukları’ olmaktadır.

5, 6, 10, YAŞINA KADAR OLAN ÇOCUKLAR EVLERİNDEN YURTLARINDA ALINIP, İSTANBUL’A GETİRİLİYOR...

Feodal ortaçağ döneminin bey, padişah, hakan gibi liderlerinin tebaalarına tek başına hükmetme arzuları her şeyin üzerindeydi. Öyle ki, uygulamada mutlak hükmetme peşinde olan feodal yöneticilerin tutku düzeyindeki arzularına engel bir hal varsa, gerekli önlemleri almaya ve o hal her ne ise, onu derhal ortadan kaldırmaya sevk ediyordu. Kul sisteminin sonuçlarından biri olan devşirme gereksinimi de, işte böyle bir arzu ya da mutlak hükmetme tutkusunun sonucu olarak ortaya çıkmıştı.

Toprakları ve tebaası büyüdükçe, yetkisi ve hükmetme arzusu-hırsı da büyüyen Osmanlı padişahları, tıpkı diğer çağdaşı hükümdarlar gibi, hükmetme yetkisini, vasal beyler ve tımar sahibi toprak ağalarıyla birlikte değil de, onlardan tamamen bağımsız olarak, tek başlarına kullanmak istediler. Bunun tek büyük engeli, askeri güç/sefer zamanlarında, asker ve lojistik destek gereksinimi bakımlarından yerel tımar sahiplerine ve uç beylerine olan bağımlılıktı. Osmanlıda devşirme sistemi, işte bu gereksinim nedeniyle kurumlaştırıldı. Osmanlıların, daha önce Selçuklu ve Memluklu yönetimlerinde küçük örneklerini görüp, taklit ettikleri ve kapsamını çök büyüttükleri devşirme uygulaması, I. Murad döneminde başladı ve Fatih II. Mehmed döneminde en üst seviyesine ulaştı.

Söylendiği gibi “kul” sisteminin birdenbire genişlemesi, “devşirme” usulünün dal-budak salması ve bir sisteme bağlanması, Fatih II. Mehmed’in çalışmaları ve teşvikleri ile mümkün olmuştur. Savaştaki esirlerden ve satın alınmış kölelerden askeri kuvvet teşkili, daha, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Eyyubiler döneminden beri biliniyordu. Fakat Osmanlı devletinde 1402 sonrası fetret devresini izleyen yıllarda fetihler durmuş ve imparatorluk savaş kölesi ganimetinden mahrum olmuştu.

Diğer yandan devlet pek büyük dış tehlikelerle karşı karşıya olduğundan acele olarak askeri güce ihtiyaç vardı. Bu yüzden, Osmanlılar, o zamana kadar bilinen, savaş esirlerinin asker olarak kullanılması usulünü olanaksızlık nedeniyle bir kenara bırakmışlar, dünyada ilk defa yeni bir yola başvurarak devşirme sistemini bulmuşlar ya da o yola başvurmuşlardır. İşgal altında bulunan ülkelerde 5, 6, 10, yaşına kadar olan çocuklar sistematik olarak evlerinden yurtlarında alınıp, İstanbul’a getiriliyor, buradaki eğitim sürecinden sonra yetenek ve becerilerine göre tasnif ediliyor, diğer eğitim aşamalarından sonra imparatorluğun yönetim kademelerinde görev yapıyorlardı. Diğer yandan ise belirli zamanlarda bazı zimmî tebaanın çocuklarından bir bölümü de devlet hizmetine alınarak Kapıkulu Ocağının hizmetine veriliyordu.

BÜYÜK VEZİRLER, VEZİRLER, KUMANDANLAR, ÇOĞU KEZ MÜSLÜMANLIĞI KABUL ETMİŞ GÖRÜNEN DEVŞİRME KULLARDI!

O döneme kadar askeri sınıfın ön kademesi olan büyük devlet memurluklarına hemen hemen tamamen Türkler getirilirken, şimdi bu görevlerin tamamına devşirme unsurları getirilir olmuştu.

“Osmanlı düzenliğinin kuruluşundan İstanbul’un alınışına kadar geçen devir, Türklük karakteriyle damgalanan bir milli devlet hayatı sürdüğü için, 1453’den evvelki ordu milli yapılı bir kuruluştu. Kamu leşkerinin erleri tamamıyla Türk halkından seçilmekteydi. Yıllık tımar tutarı 2000–3000 akçeyi geçmiş bulunan dirlik sahipleri, bunun üstünde gelen her 3000 akçe için bir er beslemek ve sefere onunla beraber gitmek zorunda idi.

İstanbul’un alınmasından sonra girilen imparatorluk devrinde, bütün hükümet kollarında, millilik yerine kozmopolit bir tutum gelişmeye başladı. Bu durumun kendini en kuvvetli hissettirdiği kurum da ordu idi. Fatih döneminin yeni askeri tedbirlerine göre, eyalet askeri yahut Kamu Leşkeri, erleri itibariyle gene Türk kalacak, fakat idare gurubu Enderun mektebinden yetişen devşirme yöneticiler arasından seçilecekti.”

Yükseliş dönemine gelindiğinde, o güne değin doğal olarak en etkin durumda olan Türk kökenli tebaa, istikam (yapı, kale, köprü vb.) gibi geri hizmetlere alınıyor, şimdi artık harp ve sefer sırasında üçüncü dereceden önemi olan tüm angarya işler onlara yükleniyordu. Artık Altı-Bölük denilen yeniçeri ocağına da alınmıyorlardı. Buralara da, kendilerini imparatorluğun yeni sahipleri olarak gören ve yerli ahali tarafından ekâbir takımı denilen devşirme gençler alınıyor, bunlardan bir bölümü, Enderun Mektebindeki eğitimlerinden sonra, asker veya yönetici olarak, sarayda ve memleketin çeşitli eyaletlerinde yüksek idareci olarak görev yapıyorlardı.

Devşirilen Sırp, Hırvat, Grek, Boşnak vb.lerinin sayısı sürekli artarak, bunların sayısı XV. yy. ortalarında 15–20 bine ulaşmıştı. Padişahların, Sırp, Hırvat, Rus, Çerkez, Bizans gibi unsurlarla evlilikleri, Türklük ruhunu büyük ölçüde kaybetmelerine ve sarayın yeni devşirme sakinlerinin Türklüğe ve Türkmen’e hakaret içeren konuşmalarına sessiz kalmalarına neden oluyordu. Türklük, artık aykırı, aşağılık, akılsız, idraksiz, kaba adam anlamında hakaret ve küfür yerine kullanılır olmuş, Türk dili yerine Fars ve Arapça kırması olan Osmanlıca, başta saray mensupları olmak üzere tüm idari-örfi ve şer-i kurumların konuşma ve yazma dili olmuştu. Halk Osmanlıyı, Osmanlı da halkın dilini anlamıyordu.

Artık Osmanlının özellikle merkez (saray) teşkilatı başta olmak üzere idaresi, neredeyse tüm imparatorlukta devşirmelerin inisiyatifine geçmiş, kendi aralarında içten içe bir devşirme dayanışmasını da egemen kılmaya başlamışlardı. Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, devşirildiği yer olan ülkesi Bosna-Sokol şehrinin imarına önem veriyor, akrabalarını, Osmanlı saray yönetiminin kilit yerlerine getiriyor, Mimar Sinan, çalıştırdığı işçi ve ustaların tamamını doğduğu şehir olan Kayseri Rum’larından temin ediyordu. 15,16 yaşlarında devşirilen çocuklar, hiçbir biçimde devşirilme hikâyelerini unutmuyorlar, ‘unutmuş’ görünüp, günü geldiğinde gereğini yapmak üzere, sahte bir Türklük-Müslümanlık örtüsü altında yönetim kademelerinde yükselmeye bakıyorlardı.

“Büyük vezirler, vezirler, kumandanlar, çoğu kez Müslümanlığı kabul etmiş görünen devşirme kullardı. 48 büyük vezirden yalnız 4’ü Müslüman çocuğuydu. Divanı Hümayun, tam bir ‘esirler pazarıydı’. Öte yandan, Sultanın kendisi neydi? İstanbul halkı, ‘köle oğlu’ diye adlandırırdı onu. Valide Sultan, yani Sultan’ın annesi, ya bir Rus, ya bir Çerkez, ya Grek, ya da İtalyan esiri idi… II. Selim (1566–1574), yarı bir Rus’tu, III Mehmet (1595–1603), yarı bir Venedikli, II Osman (1613–1621), IV. Murat (1623–1640), I. İbrahim (1640–1648), II. Mustafa (1695–1703) yarı Grektiler…”

Devşirme takımı tıpkı bugün olduğu gibi Osmanlı döneminde de kendilerini kanıtlamak, dini bütün bir Müslüman olduğuna inandırmak için binbir çareye başvurmaktan helak oluyorlardı. Bu durum, dönmelerin geleneksel karakteridir. O günlere ait şu ilginç fıkrayı Osman Ergin aktarmaktadır:

“Derler ki, dönmelerden biri sırayla yükselerek, nihayet Rumeli’de bir eyalete vali olur. Bulunduğu muhite cami, mektep, medrese gibi İslam ve Osmanlı kültürüne yarayan birçok müesseseler yaptırır. Günün birinde durup dururken kethüdasının çağırıp:

-       Bak ağa, şu Eflak-Boğdan taraflarında bir Hıristiyan köyünde bir de kilise yaptır der.

-       Kethüda hayretle yüzüne bakar. Bir Müslüman’ın kilise yaptıramayacağını anlatmak ister. Paşa bunu anlar ve der ki:

-       Ne bileyim ben, hocalar Müslümanlığın, papazlar Hıristiyanlığın hak dini olduğunun söylüyorlar. Yaptığım hayır müesseseleri arasında bir de kilise bulunsun. Öteki dünyada hangi din doğru çıkarsa o işe yarar...”

Osmanlı gerçeği özetle böyle…

Soru şu: Sn. Kahraman, kendisinin en yüksek mevkie gelmesini sağlayan Atatürk’ten nefret ederken, Abdülhamit’e sempati duymasını, Osmanlı’ya büyük bir aşkla bağlı olmasını nasıl okumalıyız?

Kendisi bir devşirme aileden mi gelmektedir?

Bence hiç mahsuru yok ama Meclis Başkanımız olarak bizi bilgilendirirse hem sevinir, hem de bu aşkın arka planını anlamış oluruz.

Murtaza DEMİR - 24 Eylül 2016 - Odatv

Dipnotlar :

1- Kılıçbay, M. Ali, Doğu’nun Devleti, Batı’nın Cumhuriyeti, s. 92. Akt. E. Aydın

 2- Özmen, İsmail, Alevi –Bektaşi Şiirleri Antolojisi, s: 63’de, Celaleddin Ulusoy (Pir Dergahından Nefesler, s: 5)’dan naklen, şu görüşleri aktarmaktadır: Seyid Ali Sultan, (1310-1402) I. Murat Hüdavendigar döneminde, (1362-63 yılları) Yeniçeri Ocağının kuruluşunda hazır bulunmuş, dua etmiş ve askere (Ak Börk) giydirmiştir. Büyük bir ihtimalle, Beyazıd I ile Timur arasındaki savaş nedeni ile Suluca Karahöyüğe dönemeyen Seyid Ali Sultan 1402 yılında ölmüş ve Dimetoka’daki dergâhında toprağa verilmiştir.

 3- Akdağ, Mustafa, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, c. II, s. 106

4- “Hazıra konan” anlamında

5- Örfi: İdari, Şer-i: Dini kurumlar

6- Akdağ, M., T. İçtimai Y., s.111. bunlar kuruluş döneminin hemen sonrası vezir olan, Türkmen kökenli, meşhur Çandarlı ailesi mesuplarıdır.

7- Tanilli, Server. Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, s. 476

8- Ergin, Osman, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 1-2, s.18. Akt. Yılmaz, M. Uluğtekin. Osmanlı’nın Arka Bahçesi, s.49

Son Yazılar

Cloudy

26°C

Istanbul