emine erdogan harem okuldur2

Emine Erdoğan "okuldur" dedi ama, Haremde kariyer nasıl yapılır?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan, "Harem, Osmanlı hanedan üyeleri için daha çok bir okuldur" açıklamasında bulundu.

Bazı tarihçiler tarafından daha önce de dile getirilen iddialara Bilim ve Gelecek Dergisi Ender Helvacıoğlu imzasıyla yanıt vermiş "haremde kariyer nasıl yapılır" sorusunu sormuştu.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın düzenlediği "Tarihimize İz Bırakan Valide Sultanlar" programına katılan Erdoğan, "Osmanlı hanedanının kadın üyeleri ve harem her zaman ilgi çekici bir konu olmuştur. Oryantalistler bir takım hayali tasvirlerle zihinlerde Osmanlı kadınlarına dair olumsuz algılar üretmişlerdir. Nitekim eserlerine baktığımızda çoğu kez dünya zevklerine ve iktidar hırsına müptela kadınlarla karşılaşırız. Oysa harem, Osmanlı hanedan üyeleri için daha çok bir okuldur. Kadınların hayata hazırlandıkları, hayır faaliyetlerini örgütledikleri bir eğitim yuvasıdır. Bu yuvanın başında da valide sultanlar yer alır" ifadelerini kullandı.

HAREMDE KARİYER NASIL YAPILIR?

Erdoğan'ın sözleri bir süredir yaşanan tartışmayı alevlendirdi. Zira kimi tarihçiler bir süredir bu iddiayı dile getiriyor. Konu üzerine daha önce Bilim ve Gelecek Dergisi bir çalışma yapmış, çalışmanın sunuş yazısında Ender Helvacıoğlu, hareme ilişkin bilgiler verdikten sonra "haremde kariyer nasıl yapılır" sorusunu sormuştu.

İşte Helvacıoğlu'nun o teze ilişkin yazdıkları:

Türkiye tarikatlar, cemaatler, saltanatlar, cariyeler ülkesi mi olacak; yoksa bir cumhuriyet mi? Geldiğimiz noktada yakıcı sorulardan biri budur.

Bakın, bir tarikat şefi, bir din bezirganı, ne bilimden ne de ilimden nasibini almış bir cumhuriyet düşmanı, Said-i Nursi, “Hür Adam” adı altında, “despot Kemalizm”e posta koymuş bir “özgürlük savaşçısı” olarak piyasaya sürülüyor. Ortaçağ kalıntısı şeyh-kul ilişkisinin kurumu olan tarikat şefliği ile özgürlük savaşçılığı, emperyalizm patentli “demokrasi” kavramı altında eşitleniveriyor. Oysa bilinmez mi ki, bütün dünyada demokrasi denilen olgu, kralları, imparatorları, padişahları, şeyhleri, şıhları, tarikatları, tekkeleri, bilumum aristokrat kurumunu tasfiye ederek, kul ideolojisini yerle bir ederek gelmiştir. Beyinleri iğdiş edilmiş, daha doğrusu midelerinden yakalanmış bazı aydıncıklar, tarikatçılık ile hürriyetçiliği, utanç verici bir abra kadabra yöntemiyle eşitliyorlar. Onların özgürlüğü tarikatlara, din bezirganlığına, kulluğa, köleliğe, cariyeliğe özgürlüktür. Bizim özgürlüğümüz ise, bütün bu ortaçağ kurumlarını tavizsiz bir biçimde toplumdan kazımakla gelecektir, 250 yıldır olduğu gibi.

Bırakın “Hür Adam” palavralarını da şu sorulara yanıt verin:

Said-i Nursi bir tarikat şefi değil mi? Üstelik 20. yüzyılın bir tarikat şefi.

Tarikatlar şeyh-kul ilişkisine, tarikat ileri gelenlerine tartışmasız bir itaate dayanmıyor mu?

Tarikatlarda, cemaatlerde demokrasi, hürriyet, özgürlük vb var mı?

Said-i Nursi, dinsel düşünceden bile geri bir düşünce biçimini yansıtan büyüsel cifir oyunlarıyla, kendisini Peygamber’e, yazdığı Risale-i Nur’u Kuran’a eşit kılmıyor mu?

Kuran’ın, kendisini ve Risale-i Nur’u işaret ettiğini iddia etmiyor mu?

Bütün bu iddialar sağlıklı bir kafanın ürünü olabilir mi? Günümüzde savunulabilir mi? Bilimle, bilimsel düşünce ve yöntemle bağdaşabilir mi?

Turan Dursun, yaşamının henüz dinsel düşünceden tamamıyla kopmadığı döneminde, 1971 yılında yazdığı kitapta, Said-i Nursi’nin fikirlerini hem bilimsel hem de dinsel açıdan sorguluyor ve “Hür Adam”ın ipliğini pazara çıkarıyor. İleriki sayfalarda ibretle okuyacaksınız.

MUHTEŞEM YÜZYIL TARTIŞMASI!

İkinci dosyamız, “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin yarattığı tartışmayla ilgili. Efendim, bu dizi büyük cihan padişahı Muhteşem Süleyman’ı kadınlarla düşüp kalkan, daha sonra da fettan bir cariyenin oyuncağı olan zavallı biri olarak gösteriyormuş; dünyayı titreten ecdadımıza nasıl böyle terbiyesizlik yapılırmış…

Birincisi, Kanuni Sultan Süleyman nereden bizim ecdadımız oluyor? Osmanlı soyundan mı geliyoruz? Birgün gazetesinde (16 Ocak 2011) Onur Caymaz güzel yazmış: “Benim Osmanlım, Fatih, Yavuz, Kanuni değil; Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa, Pir Sultan’dır.” İsteyen “saraylı” olmakla övünebilir, Osmanoğullarını ecdat sayabilir; biz, bugün Türkiye’de yaşayan herkes gibi “cumhuriyet çocuğu”yuz, “cariye çocuğu” değil. Cumhuriyet sayesinde anamız, bacımız cariye, biz de cariye çocuğu olmaktan kurtulduk.

Babanın eşi değil de haremi varsa, sen de cariye çocuğu olursun. İsteyen araştırabilir, biz gelecek sayımızda araştırıp yayınlayacağız, Osmanlı padişahlarının -henüz kendisine padişah demeyen- ilk ikisi hariç hemen hepsi “cariye çocuğu”dur. Bunda şaşılacak veya utanılacak bir şey yok, gayet doğal. Aristokrat ahlakı böyle bir ahlak. Çin imparatorunun, Rus çarının, Abbasi hükümdarının, Fransız kralının sarayında da benzer olgular söz konusu. Yüzlerce kadından oluşan bir haremin varsa, elbette çocukların da cariyelerden olacaktır. Aristokrasiyi tasfiye eder, harem gibi kurumları tarihin çöplüğüne gömersen, annen özgürleşir ve cumhuriyet kadını olur, sen de cumhuriyet çocuğu.

HAREMDE KARİYER NASIL YAPILIR?

İkincisi, bazı aydıncıklar yine hemen devreye giriyor: Efendim, harem bir “fuhuş yuvası” değil, bir “okul”muş. Ne öğretiliyor bu “okul”da? Matematik mi, fizik mi? Felsefe mi, siyaset mi? Edebiyat mı, sanat mı? Bu “okul”da hangi kıstaslara göre kariyer yapılıyor? Biz haremdeki “kariyer”leri sayalım, okurlarımız kıstasları zaten çıkaracaktır: kalfa, usta, odalık, ikbal,kadın efendi, valide sultan…

Bu “okul”un müfredatı hakkında ise tarihçilerin yazdıklarına başvuralım. Bir örnek: “Satılmak için alınan cariyeler: Yaşları 5-7 arasında olurdu. Yüzleri güzel, vücutları, endamları mütenasiptir. Yaşları ilerledikçe güzelleşiyorlarsa, bu gibilere ut veya kanun öğretilir. Nezaket ve muaşeret kaideleri ile bir erkeği avlamak için naz ve işve usulleri de en ince ayrıntılarına kadar öğretilir. Cariyeler bulûğ çağına gelince sahipleri onu görücülere çıkartır ve satarlardı.”

Müfredata bak: Erkeği avlamak için naz ve işve usulleri! Bu “okul”da sınavlar nasıl yapılacak, sınıf nasıl geçilecek?! Öte yandan, daha 5 yaşındaki bir çocuğa, “yüzünün güzel, vücudunun ve endamının mütenasip” olup olmadığını ölçmek için bakan bir kafa, yaş aldıkça onu bu açılardan izleyen bir kafa, nasıl bir kafadır? Hadi o gün öyleydi; peki bugün böyle bir “okul”u aklamaya çalışanlar, bu “okul”un ürünlerini ecdat kabul edenler nasıl insanlardır? Hangi ahlakı, hangi hukuku savunurlar?

Haremi “okuldu” diye aklamaya çalışanlara soruyoruz: Siz 5 yaşındaki kızınızı böyle bir “okul”a yollar mısınız? Niye yollamıyorsunuz, ey “Yeni Osmanlılar”? Belki çocuğunuz bütün sınavlardan geçer, bir beyin, paşanın “odalığı” olur (“Odalık”ın ne olduğunu da yazalım burada: “Bunlar cariyelerin en güzelleri ve en pahalılarıdır. 15-20 yaşları arasında odalık olarak satılırlar veya hediye edilirler. Yüksek devlet memurlarının ve padişah kızlarının en çok alıp besledikleri bu odalıklardır”); hatta belki Hürrem gibi padişahın “odası”ndan “başarıyla” geçip gözdesi bile olur.

FETHULLAH GÜLEN’İN TESETTÜR ANLAYIŞI...

Demedi demeyin: Bu işler türbanla başlar, cariyeyle son bulur. Çünkü bu ikisi de, aynı ortaçağ kafasının kadına bakışının birbirini tamamlayan iki ürünüdür. Bakın Amerikalı cemaat lideri Fethullah Hoca bu iki konuda ne diyor:

“Tesettür kadının tepeden tırnağa başka erkekleri tahrik etmeyecek şekilde kapanmasıdır.”(Fethullah Gülen’in “Çizgimizi Hecelerken” adlı son kitabından) Demek ki kadın tepeden tırnağa günahkâr; saçının tek teli, tek bir tırnağı bile tahrik etmeye yetiyor!

“Osmanlı hanedanı, esirleri almış, onlara İslam edep ve terbiyesini öğretmiştir.” (aynı kitaptan) Bu “edep ve terbiye”nin ne olduğunu yukarıda özetledik zaten: erkeği avlamak için naz ve işve usulleri! Görüldüğü gibi iki uygulamada da kadın “kapatılmakta”dır.

Bu arada, aynı kitapta Fethullah Gülen’in, uçan dairelerin “cinler ve şeytanlar” olduğunu söylediğini de ekleyelim. Ne de olsa, Said-i Nursi ekolündendir kendileri…

ŞERİATA GÖRE CARİYELİK...

İslam şeriatına göre kölelik-cariyelik meselesini biraz daha açmakta yarar var. 2000 yılında kaybettiğimiz ilahiyat profesörü Neşet Çağatay ile 15 yıl önce bu konuda bir söyleşi yapmıştık (Bilim ve Ütopya, Ocak 1996, Sayı:19). Çağatay, Kuran’dan ve şeriat hükümlerinden yola çıkarak şu özeti yapmıştı:

- Kuran’a ve İslam şeriatına göre, kölelik ve cariyelik kurumu meşrudur.

- Köle maldır, alınıp satılabilir, ırzına geçilebilir, hiçbir hakkı yoktur. Mülk edinemez.

- Köle, sahibi tarafından öldürülebilir. Bu durumda “kısas” uygulanmaz, “keffaret” de ödenmez.

- Köle ile özgür insanı bir tutmak, Allah ile putları bir tutmak gibidir.

- Cariye ile cinsel birleşimde bulunmak için ona sahip olmak yeterlidir. Nikâh gerekmez.

- Cariye, erkeğin “helal olmayan yola” sapmamasında önemli bir rol oynar.

- Cariye fuhuşa zorlanmasa iyi olur. Ama zorlayan “günahkâr” olmaz. Zorla fahişelik yapanı Allah affeder.

- Cariye gönüllü olarak fahişelik yapabilir. Bu günah değildir.

- Müslüman köle, gayrimüslimlere de satılabilir.

- Köleler, Müslüman da olsalar, oruçla, namazla, İslamın şartlarıyla yükümlü değillerdir.

- Köle, miras yoluyla babadan oğula geçer.

- Müslüman cariye başını örtemez, örterse cezalandırılır.

- Kadın zina ederse cezalandırılır. Para karşılığı yaparsa suç değildir.

ŞALVARI ŞALTAK OSMANLI!

Görüldüğü gibi İslam şeriatı da tipik bir aristokrat hukukudur. İktidarını Tanrı adına yürüten ve bunu babadan oğula geçiren bir azınlığın, yani aristokrasinin hakim sınıf olduğu, toprağın tekelci mülkiyetine ve köylünün acımasızca sömürüsüne dayalı bey-kul ilişkisi sisteminin temelinde yükselir. İdeolojisi, hukuku, benimsediği ahlak anlayışı aristokrat sınıfa aittir. Bu sistemde kölelik-cariyelik meşrudur ve şeriat da bunlar üzerindeki hakları düzenlemiştir. Kanuni ve diğer bütün Osmanlı padişahları bu sistemin yönetim mekanizmasının tepesinde oturmakta ve söz konusu şeriat hükümlerini uygulamakta ve yürütmektedirler. Aslında halkımız bu düzeni veciz bir şekilde özetlemiş: “Şalvarı şaltağ Osmanlı / Eğeri kaltağ Osmanlı / Ekende yoğ, biçende yoğ / Yiyende ortağ Osmanlı”.

Derdimiz Kanuni’yle, Osmanlı’yla değil; bir tarih tartışması da yapmıyoruz. Tarihsel ve bilimsel gerçeklerin üstünün örtülmesine ve halkın kandırılmasına karşı çıkıyoruz. Bir din bezirganına, bir tarikat şefine “Hür Adam, “özgürlük savaşçısı” payesi verenlere; hareme “okul”, cariyeliğe “edep-terbiye eğitimi” diyenlere; Osmanlı sistemine özenip “Yeni Osmanlıcılık” oynamaya kalkanlara, aristokrat ahlakını savunanlara karşı gerçekleri ortaya sermeye çalışıyoruz. Herkes bilmelidir: Said-i Nursi kimdir, Risale-i Nur nasıl bir kitaptır, şeriat nedir, harem ve cariyelik nasıl kurumlardır, Osmanlı nasıl bir düzendir, bu düzenin hukuk ve ahlak anlayışı nedir? Bilinsin, ondan sonra öykünmek isteyen öykünsün.

Öyle anlaşılıyor ki yeniden bir cumhuriyet devrimi, yeniden bir aydınlanma devrimi gerekiyor. Bu seferki ister istemez burjuva karakterli değil emekçi karakterli bir devrim olacak. Çünkü burjuvazi gerek ülkemizde gerekse dünyada çoktan ve çoktan karşı safa geçti bile. Dolayısıyla artık karşımızda Osmanlı falan yok. Yeni Osmanlıcılar, Yeni Nurcular, küresel sermaye ve ülkemizdeki işbirlikçileridir. O kadar gericileştiler ve o kadar çürüdüler ki, ideolojik esinlerini ancak bin yıl öncesinden bulabiliyorlar.

Odatv - 09 Mart 2016

Son Yazılar

Cloudy

26°C

Istanbul