555k yaman ors 

555K!

Özellikle toplumumuzun genç kesiminde, yazının başlığının ne anlama geldiğini bilenlerin

sayısının yüksek olmayacağını düşünüyorum. Her durumda, burada onun açılımını yapmalıyız. 27 Mayıs 1960 olayıyla ilgili olan bu anlatım şu anlamdadır: “5. ayın 5. günü saat 5’te Kızılay’da”. O yıl 27 Mayıs’tan önceki haftalarda gençlerin Adnan Menderes’e ve Demokrat Parti’ye karşı ayaklanması sırasında yayılan bu anlatım, o gün o saatte Ankara’nın merkezinde toplanılacağını belirtiyordu. Bence “555K”, 27 Mayıs 1960’ın salt bir askeri müdahale değil, demokrasi, Cumhuriyet, insan hakları karşıtlığını, her türlü baskıyı giderek artıran bir iktidara karşı gençliğin ve toplumun ilerici kesiminin “dur” demesini anlatan çok anlamlı bir öğesidir.

Ülkeyi 1950-1960 arasında yöneten, daha doğrusu Demokrat Parti aracılığı ve demokrasi anlayışıyla yönettiğini sanan Bayar-Menderes ikilisi, aldıkları kararlar ve gerçekleştirdikleri uygulamalarla bu on yıllık dönemde ülkeye büyük zararlar vermişlerdir: Sömürülen geri kalmış ülkelere karşı sömürgen Batı ülkelerinin yanında olmak, örneğin Fransızların Cezayir’deki kıyımlarını “onaylamak”; Meclis kararı olmadan ve Birleşmiş Milletler’in değil Amerikan bayrağı altında Kore Savaşı’na katılmak ve yüzlerce yurttaşımızın ölmesine, binlercesinin sakat kalmasına neden olmak; gericiliği, din sömürüsünü, Atatürk / Cumhuriyet karşıtlığını “geliştirmek”; 50’ye yakın idam kararını onaylamak; eleştirilere büyük tahammülsüzlük göstermek ve basına savaş açmak; özellikle iktidarının son zamanlarında ülkeyi “yandaşlar” ve “karşıtlar” biçiminde ikiye bölmek; muhalefet partisini kapatmaya kalkışmak... Menderes ve arkadaşları, demokrasinin, belki daha doğrusu demokrasi sürecinin, dünyadaki birçok örneği gibi sandıktan çok ondan sonra başladığını anlamamışlardı.

MENDERES’İN TEK ADAM ZORBALIĞI...

Menderes döneminin demokrasi ve insan hakları karşıtlığının, “keyfi yönetiminin” kanımca en belirgin uygulamalarından biri, haklı gerekçesi olmadan ve “görülen lüzum üzerine” gibi bir adlandırmayla insanları konumlarından uzaklaştırmak, işlerinden atmaktı. Adı ne olursa olsun bu davranışın en başta gelen örneği, Demokrat Parti’nin, iktidara gelişinin hemen ilk aylarında ve gerekçelendirilmesi “ihtilal” yapmak olan, ordunun üst düzey komutanlarının emekliye sevk edilmesi olmuştur.

Bu, “Ben seçildim, iktidarım, istediğimi yaparım” gibi, iktidar gücünü, demokrasi karşıtı bir anlayışla ve tümüyle ben / biz merkezci bir indirgeyicilikle, “seçilmiş olmaya” bağlayan bir sözde / yalancı demokrasi” yaklaşımının ürünü değil midir? Günümüzde de, gerek iktidarda bulunanlar, gerekse fabrikaları, otobüsleri, havayolları, gazeteleri vb. olan her türlü özel girişimci, çok kısa bir zaman içinde karar verip her düzeydeki çalışanını işinden çıkarabilmektedir. Bu tür olayların nedenini yakın çevresi, belki seyrek olmayarak kamuoyu biliyor olsa da bu eylemi gerçekleştirenlerden belki çoğu zaman bir gerekçe gündeme gelmemektedir. Ülkemizde “askeri darbe”ler başlığı altında toplanan müdahalelerin hepsinin bir küme içinde toplamak, genelde kötü niyetle birlikte yürüyen bir düşünememe durumundan kaynaklanmaktadır kanısındayım. Buna uygun olarak, Kenan Evren’in ölümüyle birlikte yeniden tartışma gündemine gelen 12 Eylül 1980 olayı, daha doğrusu “faşist darbesi”, 27 Mayıs (ilerici) devrimiyle bir tutuluyor. Askeri müdahaleler de, tarihteki tüm etkili, önemli olaylar gibi, gerisindeki nedenler, oluş biçimleri, gerçekleştirenlerin kişilikleri ve siyasal görüşleri, olanların sonuçları ve etkileriyle birlikte değerlendirilmelidir. Çağdaş değerlerin ışığında tüm eleştirilebilecek yönlerine karşın 27 Mayıs olayı gerçekten ilerici ve haklı bir eylemdir. Burada, insan ve emekçi hakları, üniversiteler ve bilim, çağdaş bir anayasa, devletin siyasal örgütlenmesi (senatonun kurulması vb.) ve toplumsal-siyasal yaşamın öteki yönlerindeki temel, çağdaş atılımlar... Kuşkusuz 3 idam, yargılanmalardaki yanlışlıklar, üniversitelerdeki “temizlikler”, müdahalenin başta gelen eksileridir... Ancak çağdaş bir gözle bakılıp “artıları” ve “eksileri” karşılaştırıldığında, 27 Mayıs 1960 olayı, yalnız ülkemizin değil, başka ülkelerin “kötü niyetli olmayan” aydın çevrelerinde de önemli ölçüde olumlu karşılanmıştır.

Her ikisinin de hazırlayıcı nedenlerini burada bir yana bıraksak, 12 Mart 1971 darbesinin, özellikle 12 Eylül 1980’in ne ölçüde büyük eksiler taşıdığını görmek hiç de zor olmayacaktır. İkincisindeki hapislerin, işkencelerin, verilen cezaların, idamların sayılarını düşünmek, bu konuda yerinde bir karşılaştırma yapmamız ve haklı bir yargıda bulunmamız konusunda yeterli olacaktır. Bir de elimizde çok çarpıcı ve “darbenin ruhunu” anlatan bir örnek var: Bir gencin, yaşının büyütülerek asılması!.. Bu çok acıklı ve inanılması gerçekten güç olan olay, kanımca dünya hukuk tarihinde özel ve çok çarpıcı bir yer almıştır.

Bu olaydan sorumlu olanlar, şimdiki iktidarın sık kullandığı, yanlışlıkla yapıldı anlamındaki (Arapça) “sehven” sözünü kullanmaya gerek görmemişlerdir.

Yaman ÖRS - 28 Mayıs 2015 - Aydınlık

Son Yazılar