ey efendiler turkiye meczuplar ulkesi degildir

Halkın kullaşması!

Ülkemizde maalesef siyasi liderleri tanrılaştırma anlayışı var.”  

Recep Tayyip Erdoğan 2001

“…din adamları vaaz ettiklerini yaşamıyorlar, politikacılar da vaat ettiklerini yerine getirmiyorlar”.

Türkiye Ermenileri Patriği vek. Peder Zaven Bıçakçıyan

İnternette dolanırken,  resmi görülen küçücük bir çocuğun bir tonluk kocaman bir mandayı boynuna bağlı ipi ile çekerek götürdüğünü görünce, ne ki mandanın ipi çekilmeden bile çocuğun arkasından gitmesi, canlıların insanların kulluğa köleliğe alıştırılmaları üstüne bir yazı yazmamın gerekli olduğunu düşündüm.

Bir ülkede tek adam yönetimi uzun süre devam ederse, halk da tek adamın her türlü anti-demokratik tavrına boyun eğer, ister istemez uzun süreç içinde alışılmış biat tavrına girer, halk böylece demokratik düşünceden uzaklaşır, bir şekilde iktidara gelen tiran da, biatçılar tarafından tanrılaştırılır. Hele tiranın adaleti ele geçirip yandaşları koruyup besledikçe ve muhalifleri her fırsatta dışladıkça yandaşlar arasından militanlar çıkmaya başlarken, muhalifler arasından da düşman olanlar çıkmaya başlar ve toplum düzeni bozulur.  Haliyle halk da kullaşmaya başlar. Başa geçen, kral, padişah, “reis” tiranlaştıkça zalimleşir, ama halk da uzun süreç içinde biat etmeye, “kulluğa”alışır.

Toplumun kullaşmasını Osmanlı tabasında yaşadık ve gördük. Osmanlı padişahları 500 yıl önce, Yavuz Sultan’la halifeliği de ele geçirince, dinsel bir tabu haline geldiler ve Avrupalıların dediği gibi devrin zalim “büyük efendi”si olmuşlardı.

Rönesans’ın temelini oluşturan matbaanın icadı, devrin bilim ve felsefeci aydınları, Batı halkına bilim ve icatları, özgür felsefi düşünce ve eserleri ile aydınlanma ivmesi kazandırdılar. Osmanlı halkı “kul” olmaya başlarken, Batı halkları da matbaa ve Rönesansın ivmesi ile aydınlığın ufkunu açmaya başladılar. 

İşte böylece Osmanlı halkı, matbaasız, bilimsiz, felsefesiz (Osmanlı uleması felsefeyi yasaklıyordu) yalın kılıç, tek Türk’ün yaşamadığı Yemen ve Viyana kapılarına doğru fetihlerde bulunuyordu. Bilimin ilerlemesinde çok büyük etkisi ve katkısı olan matbaa Osmanlı ülkesine 300 yıla yakın engellenirken,  Osmanlı bilimi böylece es geçip fetihler yapıyor, şimdiki RTE gibi oraya buraya cami, saray yapıyordu.  Şimdi de öyle değil mi, şimdiki yönetim fen lisesini azaltıyor, imam hatipleri çoğaltıyor,  fabrika yapacağına habire cami, saray yapıyor; bu Osmanlı gibi bilimi es geçmek değil midir? 15 nci yüzyıldan sonra 500 yıllık süreçte bu bilime ilgisiz kalma sonucunda Batı ile Osmanlı arasındaki makas gittikçe açılıyordu.

Osmanlı halkı ise, padişahın kulu halinde eğitimsizlikten, yönetimsizlikten gittikçe yoksullaşıyordu.  “Kul” haline getirilen Osmanlı halkı, padişahı “Allahın yeryüzündeki gölgesi” olarak biliyor, onu tabulaştırıyordu.

500 yıl önceki Fransız felsefe yazarlarından sadece 33 yıl yaşayan Etienne de La Boetie [1] yazdığı kitabında bakınız, günümüze bile ışık tutan görüşleri ile neler yazıyor:

“Halk bir kere kullaşmaya görsün, özgürlüğünü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor. Üstelik halk, çok içten ve istekli bir biçimde kulluk (hizmet) ediyor. Bu durumu gören, onun özgürlüğünü değil de köleliğini kaybettiğini sanır. İlk başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Bu insanlar daha ileriye bakmadan, doğdukları gibi bir yaşamı sürdürmekle yetinirler ve bulduklarından başka hakları ve malları olabileceğini düşünmemelerinden de öte, doğumlarındaki durumu doğal durumları olarak kabul ederler.”[2]

İnsanın “kul” olması!

Biz bu kulluk olayını 600 yıl yaşadık. Osmanlı padişahları Türk halkını “kul” olarak görürdü, halka hitap ederken “kullarım” derlerdi. Halk da, “kul olmak”  duygusu Tanrı için söylenmesine, dinen günah olmasın karşın, halk da bu hitapları öylesine benimsemiş öylesine kanıksamıştı ki, padişaha hitaplarında “kulunuz, kullarınız” derlerdi. Bunu birçok kaynak görebiliriz. Öyle ki, zamanın Avrupa insanları bile, özellikle Yükselme derinde, başta Venedikliler Osmanlı padişahlarına “büyük Efendi” derlerdi. (sf 34)

Osmanlı ülkesindeki insanların “kul” olduğunu yazan,  günümüzden 500 yıl önce yaşamış Fransız Rönesans yazarlarından, aydınlanma devrinin felsefecisi Etienne de La Boetie (1530-1563-33 yıl yaşamış) “özgürlük” ve “kul” olma konusundaki Gönüllü Kulluk Üzerine Söyle adlı kitabında, Ceneviz halkının “özgürlüğü” yeğlerken Osmanlı halkının da din baskısı ile hem de gönüllü olarak “kul”  olduğunu açıklarken bakınız neler yazıyor:

“….Çok az sayıda olan ve öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanın bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların, özgürlüklerini en iyi biçimde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve davranmış olan Venedikliler, bağımsızlıklarının en ufak bir parçasını bile dünyanın diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören bir kişi kalkıp da bizim büyük Efendi [3] diye adlandırdığımız insanın topraklarına giderse, burada sanki bu büyük Efendi’ye kulluk-kölelik etmek için doğan ve onu yerinde tutmak uğruna canlarını veren insanlarla karışılacaktır.”  (Sf 34)

Osmanlı halkı “büyük Efendisi” padişaha gönüllü kulluk yapar, doğan çocuklar da bunu doğal kabul erlerdi, “kul”luk töresi yüzyıllarca devam ederdi. Çünkü Osmanlı halkının eğitim öğretimi “kulluk” üstüne, dinsel baskılı,  anlamını bilmeden Arapça öğrenimine dayanıyordu.  Böylece biatle ipin çektiği manda gibi, şartlanan, köleleşen halk “büyük Efendi’sini eleştirmek bile günah sayılıyordu. Dünyalarında her türlü nimetin Tanrı yanında “büyük Efendi”sinden geldiğine inanıyordu. Böylesine biatçi bir halk asla yenişemez, yenilikler yapamazdı.

Özgür insan yaratıcı olur. Mandayı çeken küçük çocuk!

600 yıllık bir devletin insanları çocukluklarından beri,  Batılıların “büyük Efendi” dedikleri Osmanlı padişahına “kul” olmayı telkin ederse, o kişi toplumda “kulunuzum padişahım” telkini ile büyüyen halk, hiçbir yaratıcılık vasfını geliştirmeyecektir.  O “büyük efendi”sine sonsuz bir şekilde biat ederek büyüyecek, “kul” köle gibi yaşayacaktır, tıpkı küçük bir çocuğun kocaman mandayı çektiği gibi, yani mandanın o ipi çeken insana kocaman bedeni ile şartsız biat etmesi ömrünce sürdürecektir. İşte Osmanlı halkı bu telkinle 600 yıl bilime katkı sağlamadı, her türlü nimeti o sömürücü “küçük Efendi”sinden bekledi, gerileyerek çağın gerisinde kaldı.

Genellikle padişahların çoğu, çağdaş bir eğitim alamadıkları için, ileri görüşlü olamazlar, bağnazlık ve hurafe içinde, halktan gelen icat, buluş ve yeniliklere dinsel cehaletle, dinsel zırhla karşı koyarlar, “şeriata karşı, şeriata uymaz”  uyduruk fetvalarla her türlü ileri sıçramayı engellerdi. İşte 600 yıllık Osmanlı bu baskılı düşünce ile geriye gitmiştir.   

İşte Osmanlı, hızla ilerleyen Batı karşısında kullaşmasının köreltici geri kalmışlığı ile Cumhuriyete kadar toprağını, devletini, her şeyini kaybetti.  Cumhuriyete gelindiğinde Osmanlı halkı o kadar eğitimsizdi ki, halkın yüzde 98 i okuma yazma bilmiyordu. (Okuyunuz Osmanlı Tarihini,  değil halk, Osmanlının bazı vezirleri (paşaları), bazı sadrazamları bile okuma yazma bilmiyordu). Atatürk ve Cumhuriyetle Kurtuluş mücadelesi vermese idi Türk halkı belki de Orta Asya’ya tekrar gönderilecekti.

Oysa özgür insan yaratıcı olurken, cehalet bağnazlığı doğurur, dinsel bağnazlık hurafeyi doğurur, hurafe de bilime karşıdır, bilim üretmez, cehaletin içine sürüklenir, her türlü yenilik ve yaratıcılığa ilgisiz kalır, karşı durur. Osmanlı işte bu süreç içinde bilime ilgisiz kaldı, “500 yıl bilime hiçbir katkısı olmadı”.[4].

Osmanlı yönetenleri padişahlar, Yavuz Sultan Selim’le, Halifeliğin Osmanlıya geçmesi ile halk nazarında daha büyük bir tanrısal paye kazanmışlardı. İşte böylesine devlet ve halk nezdinde Tanrısal güç kazanan padişahlar artık dokunulmaz, halkın malına, canına hem de namusuna hükmeden sınırsız bir güç halinde geldiler. Öylesine bir hükmeden güç sahibi idiler ki, halk da onların,  mülk de onlarındı.  

Halifelikle dinsel bir dokunulmazlık ve dinsel zırha bürünen padişahların hemen çoğunluğu, devlet hazinesini babasının malı gibi, babasının çiftliği gibi sınırsız bir saçıp savurma hırsı ile kullanırlardı. Ayrıca öylesine dine aykırı davranışlarda bulunurlardı ki, öz kardeşlerini, öz çocuklarını acımadan katlederlerdi. Ayrıca onlarca yüzlerce cariye ile dinin “zina” dediği işleri yapar, sarayda sınırsız cariye ile yatarlardı, hatta oğlancılık denilen “Hut Kavmi”nin cinsel suçunu bile yaparlardı.  Öyle padişahlar vardır ki evli kadınları bile saraya eş veya odalık için getirtirlerdi. [5]

Osmanlı halkı ise, dinsel biat ve bağnazlığın etkisi ile öylesine kullaşmışlardı ki, padişahların bu din dışı tavırlarına karşı çıkma cesaretini gösteremiyorlardı. Böylece “kul”laşan, bağnazlaşan halk daha da geriye gider, asla yaratıcı olamazdı ve her türlü nimetin baştaki tirandan geldiğine inanırdı. 500 yıl önce, Fransız yazarın dediğine göre Osmanlı halkı için “kulluk-kölelik etmek için doğan ve onu yerinde tutmak uğruna canlarını veren insanlar” diye bahsetmektedir. (sf 34)

Yani devlet yönetimindeki demokrasiye inanmayan muktedirler, halkı her yönden sömürürken, halkın ileri gitmesini istemezler, kendilerini eleştirenleri asla affetmezler. Kendilerine biat edenleri,  “kul”luk edenleri beslerler,  karşı çıkanları en şiddetli şekilde cezalandırırlardı.  Çünkü onlar dini kullanarak  (padişahlar halifeliği kullanarak) her şeye hükmetmek isterler. Böylesine alıştırılmış bastırılmış halk da zaman geçtikçe koyun gibi, “mandayı çeken çocuk” gibi güdülmeye alışırlar, başka mutluluk aramazlar; padişahın, “reis”in, “führer”in faşist yönetimin her türlü haksızlığına biat ederler, bu yönetenlerin her şeyi bildiğini, her sözlerini doğruluğuna inanırlar. Öylesine toplumdan da ölümüne yandaş,  ölümüne biat edenler çıkar, “g….n gılı olurum”, “öl de öleyim” , “peygamber gibi” vb söylemli bağlılığından tutun da cinayet işleyen şebekelere, canlı bombalara, suikastçılara, her türlü iftiracılara, sınırsız yalancılara kadar varan halk-tebaa oluşur. O zaman “demokrasi” düşüncesi yok olur.  İşte 17 yıllık AKP-RTE yönetimindeki tırmanışla şimdiki tek adamlık yönetime geldik. Tek adam yönetimi en yanlış bir yönetimdir. Dünyada nerede bir tek adam yönetimi varsa orada gerilik fakirlik vardır. 60 civarında olan Müslüman devletleri de ne yazık ki tek adam yönetimi ile yönetilmekte ve bu ülkeler dünyanın en geri kalmış ülkelridir.

Şimdilerde diktatör gibi tek adam konumundaki R.T. Erdoğan, ülkemizdeki demokratik düzeyi eleştirirken, 2001 yılında, demokrasi adına aşağıdaki ümit veren sözleri söyleyerek iktidara gelmişti:

Her şey liderin iki dudağının arasında. Milletvekili elini kaldırırken liderin, grup başkan vekilinin dudağına, gözüne bakıyor. Grupta başka davranıyor, kuliste başka konuşuyor. Bütün bunların altında lider sultası yatıyor. Milletvekillerimiz birer parmak kaldırma, indirme makinesi olmuştur. Yeni bir liderlik tarifi lazımdır. Tekelci bir aklın yönettiği siyaset değil, kolektif bir aklın yürüttüğü bir siyaset anlayışı şart. Kendileri dışındaki kanaatlere tahammül edebilecek, paylaşmasa bile başka fikirlere tolerans gösterebilecek liderler mevcut değil. Ülkemizde maalesef siyasi liderleri tanrılaştırma anlayışı var.” [6]

2001 yılında iktidara gelmeden önce işte bu sözleri söyleyen şimdilerin “tek adam”ı  R.T. Erdoğan’dır. Evet, kendisinin dediği gibi, bizzat kendi partilileri tarafından, (ne ki bizzat kendisi tarafından)  kendisini tabulaştırıp, peygambere benzetmektedir.[7]

Toplumların yönetimine ne yazık ki, iktidara gelmeden önce böyle doğru teşhis koyan politikacılar (RTE), iktidara geldikten sonra daha bir bencil ve baskıcı hale geliyorlar ki, söylediklerini unutuyorlar. RTE nin tek kişilik yönetiminde adaletsiz, hukuksuz, keyfi idaresi ile muhalefeti ezmeye çalışan “dinci kinci” yönetiminin sürecini yaşıyoruz.

Bu konuda İstanbul’da yerli Hıristiyan din adamı Ermeni Patriği nasıl da doğruyu söylüyor:  “…O aradığımız güzellikler, barış, sevgi neden yok dedim, bunun iki tür insandan kaynaklandığını söyledim. Birisi din adamlarından, diğerisi de politikacılar yüzünden. Çünkü din adamları vaaz ettiklerini yaşamıyorlar, politikacılar da vaat ettiklerini yerine getirmiyorlar”. [8]

Özet olarak dünyada en en iyi en çağdaş yönetim,  gerçek bir halk iradesine dayanan özgür meclisli demokratik yönetimdir. Halkın aydınlanması için, çağdaşlaşması için politikacılar da, bu arada din adamları da doğru konuşmaları, doğru davranmaları ve halk iradesine daha saygılı olmaları gerekir.

Cevat KULAKSIZ -  30 Nisan 2020

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnotlar :

[1] Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev Etienne de La Boetie İmge Yayınevi 2016 5. Baskı

[2] Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev Etienne de La Boetie İmge Yayınevi 2016 5. Baskı Sf 32-33

[3] Yazarın notu. Osmanlı Padişahı

[4] Kimya dalında bilim Nobel’i alan ilk Türk Bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar, Türkiye ziyaretinde “İslam âlemi 500 yıldır bilime hiçbir katkısı olmamıştır”  demiştir

[5] Meraklısına, Sivas Valisi çok güzel bir karısı devrin padişahı eş olarak saraya istemiştir. İnanmayanlar araştırınca görürler. Bırakın padişahları, daha beri gelelim, devlet yönetiminde faşistleşmeye başlayan DP Başbakanı A. Menderes de aynı ahlak dışı olayı yaşamıştı.

[6] Pişman Ettiler Necati Doğru Sözcü 29.04.2020 sf 5

[7] “Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisini peygambere benzetti

 Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, katıldığı bir televizyon programında 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı geceyi anlatırken, kendisini Hz. Muhammed’e benzetti”. 2017-04-12 09:35:30

https://siyasihaber4.org/cumhurbaskani-erdogan-kendisini-peygambere-benzetti

[8] Cem Vakfının 17. Kuruluş Yıldönümü gecesinde Türkiye Ermenileri Patriği adına Peder Zaven Bıçakçıyan davette yaptığı konuşmasından.

Yazarlar