mustafa kemal ataturk1 1

Türkiye Batı sisteminde kalırsa bölünür!

Bugün ABD Türkiye’ye çok büyük bir tehdittir!

“Türkiye, iktidarın şimdiki yanlış uygulamalarıyla eğitimde, iç politikada bu tarz bir laiklikten uzaklaşmayı sürdürürse geleceği karanlık olur”.

"Yenilenen dünyada Türkiye’nin konumu"

ABD:“Bana doları getirin size altın verme garantisini sunuyorum”

“Çin Batıyı geçiyor mu? Çin üretimde ABD yi geçti”

“Çin dünyanın yüksek teknolojide ürettiği, Batının yıllarca ürettiği mamullerin hepsini Çin üretebiliyor”.

“15 Temmuz 2016 darbesini Türkiye’ye Rusya haber verdi”.

“Türkiye’deki eğitim durumu rezil bir durum”

“Türkiye Batı sisteminde kalırsa bölünür. Bu gün ABD Türkiye’ye çok büyük bir tehdittir”.

“Bu gün Avrupa Birliği (AB)  de dağılma sürecine girecek ama gümrük birliği vasıtasıyla Türkiye’yi yarı sömürge haline getirmiştir”.

“Türkiye Atatürk’ü yeniden keşfetmeli, Atatürk’ün karma ekonomisine dönmelidir”.

Ulusal Eğitim Derneğinin her hafta Cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan 28.12.19 günkü etkinlikte, Doç Dr. Volkan Özdemir [1] “Yenilenen dünyada Türkiye’nin konumu” başlıklı konferans verildi. Dernek salonunda yapılan kültür etkinliğine dernek üyeleri ve emeklilerden oluşan dinleyiciler izlediler. Konuşmasında Özdemir, tarihsel dünya siyasetini değerlendirdikten sonra, ABD Türkiye ilişkileri, eğitim, ekonomi, laiklik, kalkınma gibi öteki hayati önemdeki konularda genel açıklamalarda bulunan konuşmasında çok çarpıcı örneklerle önerilerde bulundu. Türkiye’nin önünü çizen bu yararlı konuşmayı, uzun emek vererek size sunmak istedik, umarız yararlı olur.

Doç.Dr. Volkan Özdemir yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“-Konumuz başlığında belirtildiği gibi Türkiye’nin konumu, Türkiye’nin nereye gideceği ve aslında hem olan, hem gidişat, hem de Türkiye’nin ne yapması nereye gitmesi gerektiği üzerine fikirlerimi sizlerle paylaşacağım.

Tarihsel süreç :

Konumuz itibariyle yenilen dünyadan ne kastediliyor? Dünya sistemi bundan bir yüz yıl öncesine gittiğimizde yeni Birinci Dünya savaşı sona ermiş, o zaman kadar tek kutuplu diye adlandıracağımız Britanya hegemonyası yani uluslar arası ticarette üretimde İngiltere İmparatorluğu’nun, Britanya İmparatorluğunun dünya düzenine hâkim olduğu, bu ticaretin neticesinde siyasi olarak dünyada ilk modern anlamda emperyalizmi kökenlerinin attığı Hindistan’a kadar kaynaklarını sömürebildiği ve aynı zamanda Avrupa devletler sisteminde dünyadaki tek büyük ana güç olarak ta 1850 yıllardan itibaren yer alan bir aktör Britanya İmparatorluğu.

Birinci Dünya Savaşı’nın nedenleri, Almanya’nın buna rakip olarak çıması süreci bu ülkeleri yavaş yavaş çatışmaya doğru sürüklemesi ve neticesinde Birinci Dünya Savaşı, fakat Birinci Dünya Savaşının çok önemli bir sonucu var, o çoğu zaman maalesef tarih yazımında ve uluslar arası sistemsel tartışmalarda göz ardı ediliyor. Dünyada Britanya hegomanyası Birinci Dünya Savaşı sırasında bitti. Altın ticaret sitemi Sterline üstünlüğü Pound ne kadar müttefik devletler galip çıksa bile Birinci Dünya Savaşından önce hegemon olan, ana büyük güç olan İngiltere’nin bu konumu Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sona erdi, bitti. Uluslar arası sitem bir yenilenme sürecine girdi. Fakat kaotik bir süreç yaşandı, fakat yükselen kaotik bir ABD söz konusuydu, 1920 ler itibariyle, nerede ise yüz yıl önce. Sovyet Devrimi yeni yapılmıştı 1917-21 arasında, daha sistem yeni yeni oturuyordu. İç savaş sürüyor beyaz orduya karşı Kızıl ordu, ordular daha doğrusu Çarlık sistemini savunanlar ve Türkiye’de de istila ve bunun sonucunda da, daha dün yüzüncü yılını kutladığımız Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi, 1920 de Meclisi toparlaması ve ilk Kurtuluş Savaşı’nın kökenlerinin atılması yakın coğrafyamızda ve uluslar arası sistemde 1920 itibariyle manzara buydu. Yani İngiltere eski gücünden artık yoksundu. Fakat İngiltere İmparatorluğunun yaratmış olduğu Britanya İmparatorluğunun çökmesi neticesinde doğan boşluğu doldurabilecek ana bir güç de bulunmuyordu. Çeşitli güçler yeni yeni oluşuyordu ve bular arasında bir rekabet yaşanıyordu.

1920 lerin sonuna geldiğimizde dünya kapitalist sisteminde aslında çok önemli bir gelişme yaşandı. Siyasi olarak 1920 lerde belki imparatorluklar çağı bitti, İngiltere hegemonyası sona erdi.  Bunun yerine yeni devlet ve Sovyetler Birliği, TC ulus devlet mantığı ile kuruldu. Ama 1929 da büyük iktisadi buhran, Amerika’da başlayan ve sebebi aslında orada yine finansal piyasalar borsa aracılığıyla etkinleşen Finans kapitalin yeni merkezi olan ABD lerinde yaşanan borsa çöküntüsü 1929 iktisadi buhranı bir anda dünyaya yayıldı ve dünya ekonomilerini ciddi anlamda etkilemeye başladı.

Neticesinde 1930 lar itibariyle yaşanan bu ekonomik kriz, Amerika’da başlayan ve domino etkisi ile Avrupa’ya yayılan bu ekonomik kriz neticesinde Avrupa haritası özellikle yeniden şekillenmeye başladı. Almanya örneğinde görüldüğü gibi Nasyonal Sosyalist bir hareket o iktisadi buhranlardan Hitlere doğdu, faşizm doğdu, bir tarafta Avrupa’da ve 1930 lar itibariyle Sovyetler etkisi ile komünizm tartışmaları tekrar alevlendi. İtalya farklı bir yönelime girdi. Bir anda baktığımızda 1930 sonu itibariyle 20 yıl önceki kaotik sistem devam etmekle birlikte, bambaşka siyasi fikirler ideolojiler, Avrupa’nın çeşitli noktalarında iktidara geldi. Fakat dikkat ederseniz uluslar arası sistem halen daha kaotik, oturmadı ve bunun neticesinde bu sert ideolojik iktisadi rekabetin neticesinde Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi neredeyse hemen hemen aynı müttefikler aynı karşıt müttefiklere karşı İkinci Dünya Savaşını başlattı 1939-1945 arasında bu savaş yaşandı.

Şimdi uluslar arası modern sistem 1944 itibariyle artık mağlubiyeti neredeyse kesinleşmiş Almanya, Almanya’nın tasfiye edilmesi aynı Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi, Rusya, İngiltere, Fransa e daha sonra Amerika’nın katkısı ile birlikte Almanya tasfiye edilerek süreçten mağlubiyete uğratılarak ki Birinci Dünya Savaşı’nın da sebebi Almanya’yı önlemektir.  İkinci Dünya Savaşın ın sebebi de Almanya’yı engellemek önlemektir. Başını çeken güç de Anglo Sakson güçleridir.

1944 itibariyle Amerika’nın Bretunburs kasabasında artık Almanya’nın tasfiye olduğu anlaşıldı, savaştan sonra nasıl bir dünya düzeni kurulacak, bu konu konuşulmaya başlandı. 1944 Bretinburs Anlaşmalarının önemli bir noktası vardır, bu gün halan de 1945 ten sonra yaklaşık 75 yıldır içinde bulunduğumuz dünya düzeninin temel uluslar arası kuruluşları Bretiburs’da doğmuştur. Nedir bunlar, uluslar arası para fonu, IMF; nedir bunlar Dünya Bankası; nedir bunlar GAT daha sonra GAT Dünya Ticaret Örgütü’ne evrildi, 1994 ten sonra.

Bütün bu uluslar arası sistemi düzenleyen Birleşmiş Milletler (BM) bunların hepsinin kökeni Bretinburs’da imzalanan bu anlaşmaya göre şekillenmiştir. Önemi şudur, İngiltere’nin kendisinden 30-40 yıl önce hâkim olduğu ve devrettiği bir tek kutuplu dünya içerisindeki hegemon devlet statüsü artık bir Anglosakson ülkeye ABD üzerine geçmiştir 1945 itibariyle. Neden, Avrupa Savaşın en fazla en şiddetli yaşandığı coğrafya, oradaki ülkeler ve rejimler yıkık vaziyette. Buna galipler de dâhil, bakın benzerlik İngiltere’de perişan vaziyette galip devletlerarasında olmasına rağmen ve savaşın sadece iki tane galibi var, biri ABD, diğeri Sovyet Rusya.

ABD:“Bana doları getirin size altın verme garantisini sunuyorum”

Fakat ABD nin dünya iktisadi sistemindeki büyük gücü, o dönem itibariyle dünya ekonomisinin yarsına sahip olması, bu Bretinburs Anlaşmasında da kendisine hegemonik rolün biçilmesinin ana kaynağı oldu. Böylece uluslar arası iktisadi sistemi düzenlemek para akışını düzenlemek için ülkelerin çeşitli para birimleri dolara, dolar da altına bağlandı. Sistemin ana mekanizması bir ons altın karşılığında sabit kurla bir ons altın 35 dolara 33 dolara bağlandı. Diğer ülke para birimleri de bugün olduğu gibi serbest dolaşımda değil, dalgalı kur rejiminde değil, belirli bir sabit oranla dolara bağlandı. ABD bunun karşılığında şunu taahhüt etti, “BANA DOLARI GETİRİN SİZE ALTIN VERME GARANTİSİNİ SUNUYORUM” Dünya üzerinde herhangi bir ülke biriktirdiği dolar karşısında Amerikan Merkez Bankasına bu dolarları götürdüğü zaman o dönemde karşılığında altın sabit kurla altın alabilecekti. Böylece ABD finansal dünyanın hegemon olmayı başardı. Fakat siyaseten iki kutuplu bir sistem oluştu, Sovyetler Birliği bu sistemin içine dahil olmadı, çünkü farklı bir ekonomik modele sahipti ve artı savaşın bir diğer galibi idi.

1945 le 1990 arasında siyasi olarak işte bu kutuplu sistem uluslar arası sitemde çift kutuplu sistem hâkim oldu. Ne olmakla birlikte ABD dünyanın iktisadi olarak en büyük hegemon gücü olmakla birlikte.

Bir başka kırılma noktası bundan 30 yıl önce yaşandı. Her ne kadar bahsettiğim çift kutuplu sistem meydana gelmiş olsa da, Sovyetler Birliği 1980 in sonu itibariyle prestoriyka ve Glasnost dönemlerinde ekonomide yeniden yapılandırma, siyasette şeffaflık dönemlerinde tasfiye sürecine girdi. Sovyetler Birliğinin çöküşünün tabi birçok nedeni var. Ama şu anda konumuz o değil. Bir olgu olarak 1980 lerin ikinci yarsısı itibariyle Sovyetler Birliğinin tasfiye sürfecine girdiğini görüyoruz, nitekim 89 da aslında son buldu 1991 da resmen dağıldı. Yani 1945 ile 90 arası ABD ni de askeri ve siyasi açıdan dengeleyen bir unsur olan Sovyetler Birliği tarih sahnesine karıştı. Böyle olduğu zaman işte uluslar arası sitemde bir kırılma yaşandı, ne oldu, artık çift kutuplu sistem yok, her yerde Amerikan hegemonyasına adayalı tek kutuplu bir sistem oluştu, dünyanın her yerinde. Bunu 1980 lerden itibaren aslında yine Nevyork ve Londra’nın merkezli siyaset, bunların tabi siyasetçiler olarak, söyleminin sahibi olan reginizm tecirizm, İngiltere’de tecizm, Amerika’da recizm bunu siyaseten gündeme getirdi. Ama bir fikir ideoloji olarak neoliberalizm yani sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılması uluslar arası ticaretin ve finans akımlarının serbestleşmesi yoluyla kısacası küreselleşme, ama işin özünde bu güzel kavram, demokratikleşme (güzel bir kavram), kürselleşme (kibar bir kavram).  Ama altında bu aslında yeni tarz bir emperyalizm, yeni tarz bir sömürü şeklinde tek kutuplu sistem 1990 lardan itibaren küreselleşmeyle birlikte bizim ve yerkürenin her tarafına egemen oldu.

Gerçekten de en büyük liberal ticaretin, liberal ticaret hacimlerinin son 30 yılda olmaya başladığını görüyoruz. Müzikten çevrenizde görmüş olduğunu festbuk zincirlerine kadar her yerlerde aynileşen kültürlerin yaratılmaya başladığını görüyoruz. İşte bunların hepsinin temel sebebi iktisadi olarak finans kapitalin yani ticari bankacılıkla yatırım bankacılığının birleştirilerek dünya ekonomisinin üstünde gerçek üstünde bir gerçekliğin yaratılması ve sanal borsa oyunlarıyla ekonominin finansallaşması suretiyle dünyada Amerikan Anglosakson modelin her tarafa hakim olmasının sonucunu doğurdu.

Şimdi gerçek üstü gerçeklikten kastım ne? Dünya ekonomisi 85 trilyon dolar, cari fiyatlarla. 2019 rakamlarında reel ekonomi 85 trilyon dolar. Fakat finansal piyasalarda yani borsayla vadeli işlemler opsiyon borsalarındaki toplam değer toplam bir yıllık nosyonel yani soyut hacim, bu reel ekonominin üstündeki soyut hacim 600 trilyon dolar. Yani reel ekonominin sekiz katı büyüklüğünde sanal kâğıt ekonomisi oluşturulmuş.

Bu telefon sadece bir adet, ama bu telefonun üzerinden, bu telefonun gelecekteki fiyatın ne olacağı üzerinden vadeli işlemler ödeme süresi borsalarında oynanan ticari finansal oyunlar, insanlığa hiçbir hayrı olmayan sadece gelişmiş kapitalist sistem içerisinde büyük şirketlere daha fazla kar imkânı suna bu sistem sayesinde bu telefonun fiyatı günde 15-20 kere el değiştiriliyor. Yani bu telefon günde 15-20 kere alınıp satılıyor, en az. Aslında bu telefon bir kere iken, sekiz tane bu telefondan varmış gibi bir ekonomi yaratılıyor.

Dikkat ederseniz Türkiye’de borsa ne zaman açıldı? İstanbul borsası yani son dönem, 1980 lerde Turgut Özal döneminde, 83 ya da 84 olması lazım. Ondan önce borsa var mıydı Türkiye’de? Osmanlı’nın son döneminde borsa var Türkiye’de.

Şimdi toparlayalım, 1800 lerin sonlarında borsa var, bu günkü borsa gibi değil ama borsa var, dünyanın birçok yerinde var ve Osmanlı Bankası var. İngiltere’nin hegemen olduğu bir sistem, tek kutuplu bir sistem. Fakat ondan sonra 1980-90 lara kadar dünyada farklı kutuplaşmalar oldu.

İşte Cumhuriyetle birlikte kapatılan borsa 1983-84 de tekrar yaşamımıza girdi. Daha sonra vadeli işlemler borsası kuruldu, İzmir’de, sonra bunlar birleştirildi, nerede, İstanbul’da Borsa İstanbul adı altında, bunlar birleştirildi. İlk tur piyasaları 1990 ların sonunda “Varant” dediğimiz paradan para kazanan, bu türev obsiyon işlemleri de 2009 da gündeme geldi, Türkiye’ye yerleşti; peki, sadece Türkiye’ye mi, hayır. 1980-90 lardan sonra Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte başlık bu coğrafya olmak üzere bu gün dünyanın neresine giderseniz gidin, bu borsayla karşılaşıyorsunuz. Yani ekonomiler borsa üzerinden vadeli işlemler üzerinden açılmaya başlandığı zaman artık orada reel ekonomi değil, finans kapitalin egemen olduğunu görüyorsunuz. Bu da siyasi olarak bu sistemi dünyaya yaygınlaştıran, buna da küreselleşme diyen aktörlerin eline büyük bir güç katıyor. Ama bu sistemi kendi içerisinde çok ciddi bir handikapı (elverişsiz durum engel) var, o da sanal olması. Aslında biz sanal bir işlemden bahsediyoruz. Bunlar aslında küresel kapitalizmin oyunları. Yani en nihayetinde bu telefon bir kere üretiliyor, imalat sanayinde, telefon reel olarak bir tane var.

Çin Batıyor geçiyor mu? Çin üretimde ABD yi geçti!

Nitekim bu bir sanal balon, patlamaya mahkûm bir balon ve patladı, ne zaman 2008 krizinde, 2008 dünya finansal krizini hatırlayın, orada dünya ekonomilerinde çok ciddi bir sarsıntı yaşandı. Temel sebebi bu finansal piyasalardaki bu sanal balonun borpriç krizi olarak biliniyor, emlak piyasalardaki patlamasıyla ilgili, ama diğer tüm emtialarda da aynı süreç yaşandı. Yani sanal ekonomi bir yerde tıkandı, tıkandıktan sonra işte bakın 2008 den sonra sorgulanmaz olarak kabul edilen tek kutuplu sistemin hâkimi hegemon güç ABD nin konumu ilk defa sorgulanmaya başlandı. Neden reel ekonomiye dönüş yaşanmaya başlandı. Fakat şimdi şöyle düşünelim, reel ekonomi dediğimiz imalat sanayi, tarım hizmetler ve ona yönelik olarak sektörler, burada temel güç ABD ya da İngiltere mi? Hayır, artık burada satın alama gücü paritesiyle DÜNYA EKONOMİSİNİN YÜZDE 24 OLAN ÇİN’İN BAŞINI ÇEKTİĞİ ASYA ÜLKELERİ REEL EKONOMİDE ÜRETİMDE ABD Nİ GEÇTİ. 2008 krizi bunu su üstüne çıkarttı. Yani finansal sanal oyunlarla makyajladığımız sistem sarsılınca sanayide üretimde kim güçlü? İşte o ortaya çıktı, onun sahibi de Çin olduğu için dünyanın iktisadi şimdi de siyasi sıklet merkezi ağırlık merkezi Atlantikken Asya Pasifiğe kaymaya başladı ve bu gün gelinen dünyada artık son 30 yıllık ABD hegemenoyasına dayalı tek kutuplu sistem sona erdi. Çünkü iktisadi olarak dengeli bir dünya düzeni var. Çin ve sonra Hindistan’ın zorladığı dünyanın ilk beş ekonomisi içerisinde yer aldığı Hindistan ki Fransa ve İngiltere’yi geçti. Dünyanın ilk beş ekonomisi arasında sadece Almanya kaldı, Avrupa’da. Çin, Japonya, Amerika, Hindistan ve Almanya, bu beşinin şu anda hâkim olduğu bir sistem.

Bu aynı zamanda siyasi ve askeri olarak da temel sonuçları gündeme getirdi. Çünkü iktisadi dönüşüm esastır, askeri gücü de, siyasi gücü de uzun vadede belirleyecek olan ekonomik güçtür. Nitekim Çin buna uyumlu olarak savunma sanayinde önemli başarılara imza atmaya başladı. Donanmasını geliştirdi, süpersonik sistemleri gündeme getirdi ki süpersonik sesten beş kat hızlı füze sistemleri ve ordusuyla aynı zamanda Rusya’nın modernizasyonu tamamlamasıyla birlikte artık dünyada ABD nin askeri gücüne karşı da onu dengeleyecek siyasi ve askeri güçler oluşmaya başladı.  

Dolayısıyla biz ABD nin iki kutuplu dünya hâkimiyetine sahip olduğu bu düzenin bitişine tanıklık etmekteyiz. Artık onun yerine çok kutuplu bir sistem doğuyor. Gine ABD önemli bir güç, evet ama onun karşısında iktisadi olarak her açıdan rekabet edebilecek bir Çin siyasi ve askeri olarak da, bilhassa siyasi, onların altında çeşitli bölgesel güç merkezleri Rusya, Avrupa, Hindistan, Brezilya; bunun gibi güç merkezlerinin olduğu çok kutuplu, çok merkezi bir sistem şu anda doğmak üzere inşa ediliyor. Bunun nereye kadar evrileceği tam olarak bilinmiyor, bu süreç içerisinde belirli olacak. Belki de büyük savaşlar çıkacak bu nihai sürecin nereye varacağına ilişkin, belki de daha barışçıl yollarla bu mesele çözümlenecek.

Ama bir gerçek var ki 1940 lardan 1990 lardan farklı olarak uluslar arası sistem yenilendi ve arttık çok kutuplu bir düzeyde.

Teknolojik konusunda Çini’n özellikle geliştirmiş olduğu başarmış olduğu, gelmiş olduğu nokta, bakın 500 yıllık Batı teknoloji hâkimiyet ve tekelini kırdılar. Bu gün dünyanın yüksek teknolojide ürettiği, Batının yıllarca ürettiği mamullerin hepsini Çin üretebiliyor. Yetmedi bunları geçmiş durumda. Telekomünikasyon ve mesela 5 g gibi, şu anda yapay zekâ gibi teknolojilerde, dijital ekonomilerde şu anda Çinliler lider. Yani 500 yıllık bir süreçten bahsediyorum, bakın modern kapitalizmden. Batı’nın ekonomik gücü, Batı’nın üretebilme teknoloji de kırılmış durumda. Yani 500 yılda tarihte böyle bir şey söz konusu oluyor. Çok sert bir dönemden geçiyoruz. Bu çok merkezli sistem, çok kutuplu sistem, aynı zamanda parasal akımlardan iktisadi üretim mekanizmalarını askeri kabiliyetlerden siyasi modellere kadar, birçok yeni süreci beraberinde getirdi. Öyle ki jeopolitiğin aslında temel belirleyici olduğu ve arkasında ideolojilerin bu anlamda çok bir önemi olmadığı, ideolojilerin onları üreten hâkim sınıflar ve hâkim ülkeler tarafından diğerlerin önüne geçmek için bir araç olarak kullanıldığı aslında görmek isteyenler için gün yüzüne çıktı.

Yıllarca liberal ticaretin savunucusu olan, liberalizmi önceleyen ve dünyaya yaymaya çalışan ABD leri artık uluslar arası ticareti liberalizmi değil, Tramp’la birlikte korumacılığı gündeme getirdi. Yani bütün dünyaya liberal ticareti yapın, pazarlarınızı açın, özelleştirince ABD de kısmi kamulaştırmalar başladı. Uluslar arası ticarette liberalizme değil, korumacılık, “herkes gümrük duvarları örsün”, işte Tramp’ın uygulamaları Çin’in sürekli olarak gümrük vergileri, son bir buçuk iki yıldır. Neden, çünkü Çin ürünleri ile artık ABD lerinin hem kendi iç pazarında hem de uluslar arası pazarlarda rekabet edebilme olanağı kalmadı.

ÇKP tarafından önetilen Komünist olan Çin ise bunun tam karşısında korumacı olarak beklenirken bu uluslar arası ticarette sermaye hakkında liberalizmi savundu. Ne kadar ilginç değil mi? Eğer ideolojilerden dünyaya bakarsanız, bu çok büyük bir çelişki, ama şu anda Çin’in işine ulusal çıkarına o geliyor, ABD de korumacılık geliyor. O yüzden Tramp Birleşmiş Milletlerde (BM) “biz artık küreselleşmeyi bitirdik, milliyetçilik ülküsünü savunuyoruz” . Tramp kendi başına serseri görünen biri değil, ona ABD içerisinde küreselleşme sürecinin artık bittiğini öngörüp onu destekleyen güçler egemen. Onu onlar oraya getiriyor, Obama’yı başkaları getirdiği gibi ve bu gün dünyanın her yerinde her ülkesinde eski sistemde takılı kalanlar küreselleşmecilerle milliciler, ulusalcılar arasında büyük bir rekabet yaşanıyor, siyaset de bunun üzerinden şekilleniyor. Dünyanın her ülkesi ikiye bölünmüş durumda. ABD de ikiye bölünme var, İngiltere’de de var Brescit sürecinde var, toplumlar ikiye bölünmüş, elitler de ikiye bölünmüş. Türkiye’de de bu böyle ve dünyanın geri kalan kısmında da böyle.

Şimdi bu yeni bir sistem olduğu için çok kutuplu, çok merkezi bir yönelime gidiş ilk defa yaşandığı için bunun nereye doğru evrileceğini bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var eski artık sona erdi. Yeni doğma aşamasında, yeni doğan çocuğun nasıl olacağını bilmiyoruz. Bunu süreç gösterecek, ama artık eskiden olduğu gibi, neoriberalizm tek ideoloji, küreselleşme kaçınılmaz, ABD mutlak lider, bu ezberler artık bozuldu. Çünkü jeopolitik mantık temel belirleyici olan temel mantık, bunun büyük güçler arasındaki dengenin ana belleyici olduğunu bize tarihte öğretmiştir, göstermiştir ve bu açıdan da böyle bir düzene geçiş sürecine girmiş bulunmaktayız.

Şimdi uluslar arası sistemde hem siyasi hem iktisadi açıdan bu tarz bir değişim varsa Türkiye burada nerede bu ikinci kısımda da buradan bahsedelim.

TÜRKİYE’NİN KONUMU :

Türkiye 1945-46 yılından itibaren tercihini ABD lehine kullanmış ve Batı sisteminde koşulsuz kalmış bir ülke. Her ne kadar bunu 1952 de NATO ya girişte başlatsak dahi aslında veya bu konuda “Menderes suçlu, Demokrat Parti (DP) tek suçlu” gösterilmeye çalışılsa bile aslında bu süreç 1945 den sonra başlamış, İnönü döneminde başlamış. Türkiye Musuri zırhlısına ev sahipliği yaparak bence abartılan Sovyet tehdidine karşı o dönemde ABD den yana güvenlik tercihini kullanmış. Tabi Batı kampında yer almanın ABD den yana yer almanın bazı önkoşulları şartları var. Bunlardan biri çok partili yaşama geçmek, demokratik bir düzen kurmak, sözüm ona demokratik bir düzen.

Nitekim çok partili yaşama geçişinde 1945 den sonra DP kuruluyor, ilk seçim 1946, ikinci seçim 1950 de ve iktidar el değiştiriyor. İktidar CHP den DP ye geçiyor. 1945-50 arasında 1920-30 ların Kemalist Devriminin aslında tam tersine uygulamalar yaşanıyor. Bunu Profesör Çetin Yetkin’in (başyapıttır 1945-50 arasını incelediği) Karşı Devrim kitabında ayrıntılarını görebilirsiniz. Köy enstitülerini ilk kapatan İnönü, ilk kapatmaya başlayan, devrimden vaz geçen İnönü, çünkü güvenlik jeopolitik olarak Türkiye bir karar vermiş ve Türkiye’nin aydınlanması için çok önemli bir proje olan köy enstitüleri gibi ulusal kalkınma hamleleri, eğitim hamlelerine karşı da ABD den ters telkin geliyor. Fulburayt bursları ve komisyonları ile Türkiye’deki eğitim müfredatına müdahale diliyor.

1950-52 den sonra bu süreç NATO ya girmekle birlikte daha da perçinleniyor. 1952 de Türkiye NATO’ya üye oldu, Menderes de İnönü’nün açtığı kapıdan sonuna kadar gitti, bu sistemi iyice yerleştirdi.

Biz o günlerden bu güne yaklaşık 80 yıldır, aslında Batı sistemi içerisinde koşulsuz kalmış, koşulsuz bunu benimsemiş ve bu sistemden nemalanamamış zenginleşememiş bir ülkeyiz. Şimdi Avrupa ülkeleri de bu sistemin içerisinde, fakat onlar büyük iktisadi başarılara imza atarak kişi başına ortalama 30-40 bin dolarlık ilerleyip halen kendilerini idame ettiriyorlar.

Türkiye’de ise bu durum söz konusu değil, bu sistemin bize bırakmış olduğu darbeler, bu sistemin bize bırakmış olduğu demokrasi ve iktisadi geri kalmışlık, eğitimde geri kalmışlık. Biz tercihimizi o dönem öyle kullandık, o dönemin karar vericilerini de şu açıdan suçlamak istemiyorum, bir tercih yapmak zorundaydı Türkiye, 1945 itibariyle. Her ne kadar sonrasında bağımsız bir politika izleyebilirdi ama tercihini Batı’dan yana kullandı, Sovyetlerden yana kullansaydı Sovyetler de çöktüğü zaman benzeri süreçleri yaşayabilirdi, kolay değil o tercihler.

Yani tarihe böyle ideolojik değil de yukarıdan jeopolitik bakarsanız, bu şekilde bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Her tercih bir vazgeçiştir, o tercih de göreceli olarak sorgulanmalıdır. Ama 1990 a gelindiğinde dediğim gibi, Sovyetler Birliği artık yoktu. Yani Türkiye’nin Batı sitemine girmesini meşrulaştıran Türkiye’nin NATO’da yer almasının ana sebebi neydi? Sovyet tehdidi, o tehdit artık yoktu, 1990 itibariyle Sovyetler Birliği ortadan kalkmıştı. Eğer Türkiye’nin gerçekten NATO’da yer alma sebebi Sovyet tehdidi ise ve tehdit ortadan kalktıysa 1990 itibariyle, son 30 yıldır neden NATO’nun içerisinde, sorusu gündeme geldi ve 1990 a kadar ileri karakol ülkesi olarak görülen TC 90 dan sonra Batılı müttefiklerinin ulusal güvenlik açısından toprak bütünlüğü açısından saldırısına uğramaya başladı, ne kanalıyla PKK kanalıyla. PKK terörünün 1990 sonra alevlendiğini görüyorsunuz. Bunun bir sebebi olmalı. 1980 lerin sonun akadar Türkiye’ye ihtiyaçları vardı Sovyetlere karşı kullanılıyordu ileri karakol ülkesiydi. Sovyet tehdidi yok olunca artık Türkiye de Yugoslavya gibi, Sovyetler gibi dağıtılması gereken bir ülke pozisyonuna düştü ve ondan sonra PKK terörünü 1990 lar itibariyle bu günümüzü de etkileyen Büyük Orta Doğu Projesi gibi projelerin gündeme getirilmesi, Büyük Kürdistan’ın kurulmak istenmesi bunlar hep ABD nin başını çektiği tek kutuplu sistemin Türkiye’ye dayatmaları idi.

Türkiye 30 yıl boyunca yine iktisadi olarak gelişemedi, her yıl binlerce insanını milyarlarca dolarını teröre kurban etti. Ama burada uğraştığı sadece terör örgütü değil, bir enstrüman bir aygıt, tek kutuplu sistem tarafından tutulan. Ve bu düzen geldi geldi inişleri ile çıkışları ile ama az baskı, ama çok baskı, çeşitli partiler kullanılarak, parklı parti ve iktidarlar kullanılarak koalisyon dönemleri, ya da tek parti dönemleri, ya da şu anki tabirle Yeni Türkiye Eski Türkiye”     dedikleri, aslında yeni Türkiye Eski Türkiye bunların da birbirinden çok bir farkı yok, çünkü eski eski sistemde de Batı sistemi içerisinde Türkiye yeni sistemde de öyle. Bir de Atatürk’ün eskimeyen Türkiye’si var, 1923 le 1945 e kadar Türkiye’nin bağımsız olduğu, Türkiye’nin kendi kalkınma hamlelerini yaptığı, iktisadi olarak büyük büyümelerin gerçekleştirildiği, eğitim seferberliğinin aydınlanmanın yaşandığı, bağımsız dış politikanın icra edildiği bir dönem. Bize eski yeni diye gösterdikleri 90 lar Türkiye’siyle şimdiki Türkiye aslında büyük ölçüde yine ABD nin kontrolünde olan bir sistemdi. BU sistem geldi geldi nerede tıkandı, 15 Temmuz 2016 da nihai darbe girişiminde darbe sürecinde tıkandı.

İşte 70 yıllık sistem Türkiye’de tek darbe planladı, bu sefer başarısız oldu; bakın başarısız olmasının asıl sebebi Türkiye’de konuşulmayan, Türkiye’de çok fazla analiz edilmeyen temel unsur şudur, 2016 itibarıyla artık dünyada Amerikan hegemonyası bitmeye başlamıştı. Amerika artık eskisi kadar güçlü de ve başarısızlığın temel sorunu da buydu, zaten basında yazıldı çizildi. TÜRKİYE’YE DARBEYİ RUSYA HABER VERDİ, yok işte başka yerden destek alındı, bu sayede 15 Temmuz felaketinden kurtulduk.

Yani bir sistem Türkiye’de ileride belki çok daha çok net görülecektir, 15 Temmuz 2016 da sona erdi.

Amma aynı dünyada olduğu gibi bunun yerine ne konacağı, Türkiye’nin rotasının ne olacağı henüz belli değil, henüz bir süreç içerisindeyiz ve o süreç dahilinde 2020 yılı içerisinde şahsen çok önemli gördüğüm Rusya’dan S 400 füzelerinin alınmasıyla aslında basit bir silah ticareti değil, çok çok önemli ulusal güvenlikle ilgili bir mesele. Bu silah sistemleri sayesinde Türkiye’nin rota değiştirmeye çalıştığı ön plana çıktı. 2019 bu anlamda başarılı bir yıldı 2020 de de bu işin nihayete erip hepimize görülecektir, nihayete erecek, etkinleştirilecek. Bu bakım çok önemli bir nokta, çünkü ilk defa bir NATO ülkesi bu denli gelişmiş bir sistemi satın alarak ulusal hava güvenliğinin NATO dışında karşılamayı gündeme getiriyor. Fakat sadece Türkiye değil, bu yaşanacak hadiseler Türkiye üzerinden başta Almanya olmak üzere domino etkisiyle diğer müttefik ülkelere de yansıyacaktır.

Şu anda çeşitli ülkeden benim görüştüğüm uzmanlar, şunu bekliyorlar, “Türkiye bunu etkinleştirsin” olar da daha özgür davranabilecek.

Türkiye doğru rotasını hesaplamak için, doğru rotasını bulmak için bence ilk önce geçmişini keşfetmeli. Geçmiş derken, 1930 ları Atatürk’ü yeniden keşfetmeli. Onun fikirleri ışığında güncel gelişmeleri, günceli uyarlayarak rotasını tam bağımsızlık üzerine çizmelidir.

Bu gün Atatürk’ün fikirleri hiç olmadığı kadar uygulanabilir durumda. Çünkü dünya sistemi uluslar arası konjoktur buna müsait. Atatürk 1920 lerde 30 larda neden başardı? Çünkü Batı ile Sovyetler arasında bir denge kurabildi. Kendini ne Batı’ya kaptırdı ne de Sovyetlere kaptırdı. Denge kurabilmesinin ön koşulu neydi? İngiltere hegemonyasının yıkılması ve büyük güç dengesinin dışarıda kurulabilmesi.

Öyle ya karşıt bir ülke olacak ki siz de orta boy bir ülke olarak, orta boy bir devlet olarak bunlar arasında oynayabilesiniz. Hep hatırlatıyorum, Türkiye Cumhuriyeti ekonomisi dünya ekonomisinin yüzde biri bile değil. TC nin nüfusu dünyanın ancak yüzde biri, Türkiye böyle büyük hayaller, Yeni Osmanlıcılık, “dünyanın en büyük güçlerinden biri olacak”, bunlar boş fantaziler. Reel olarak karşılığı yok, maddi olarak dünyada karşılığı yok. Siz teknolojiyi üretmiyorsunuz, sizin ekonominiz sağlam değil, sağlam olsa bile dünyanın ancak yüzde birisiniz bunları bilerek hareket etmek zorunda olan, fakat jeopolitik itibariyle yüksek çarpan uluslar arası sistemde bir ülke.

Şimdi bütün bunları birleştirince Türkiye ancak büyük güçler arasında kendi bağımsızlığı için denge politikası uygulayarak belirli bir rotaya girebilir. O yüzden Atatürk’ün fikirleri, Atatürk’ün 1930 lardaki uygulamaları bu gün halen daha geçerli, bu gün belki de hiç olmadığı kadar geçerli. Çünkü dediğim gibi dünya artık ABD den ibaret değil. İlk kısımda o yüzden anlattım, Çin’in iktisadi, Rusya’nın askeri başarıları; bu denge sisteminin dünyada oturması. Eğer Çin bu kadar iktisadi başarı göstermese idi, eğer Rusya kendini bu kadar toparlayamasaydı bakın ABD burayı bölerdi. Bu bir gerçek. ABD Ergenekon Balyoz kumpaslarıyla Türk ordusunu nerede ise tamamen esir almıştı. Neden çünkü 2007 nin dünyası öyleydi, o operasyonları şimdi yapamaz, neden, güç dengesi değişti, o kadar güçlü değil. Ama o güç dengesi devam etseydi, tek kutuplu sistemde koşulsuz olarak Amerika’nın hegemonyası aynı şekilde devam etse idi burayı bölerdi. Nitekim 2014 itibariyle de buna çok yaklaştı. Irak’tan sonra Suriye’ye de Kürdistan’ı kurdu. Tam 19 Ekim gününe denk getirilecek şekilde Amerikan askerleri kontrolünde, bilhassa 29 Ekim’e tarihi 29 Ekim 2014 de Peşmerge, PYG Türkiye sınırları üzerinden Kobani’ye yardıma götürüldü. Verilen mesajlara iyi bakın, DİKKAT EDİN 29 EKİM’DE “BEN SENİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ TANIMIYORUM” MESAJIDIR bu. PYD üzerinden Peşmerge üzerinden nazire yaparcasına Türkiye sınırları üzerinden göstere göstere yardıma götürüldü.

Nerede ise Suriye’de PKK koridorunu tamamlıyodu, fakat 15 Temmuzdan sonra ne oldu, Fırat Kalkanı harekâtı, sonra Zeytin Dalı bu harekatlarla koridor kesildi. Yani bir beş yılda 2014 le 2019 u kıyaslayın büyük badireden döndük, TÜRKİYE UÇURUMUN KENARINDAN DÖNDÜ. Şimdi belki içerdeki kısır tartışmalarda bunu fark etmiyoruz, belki çok gözümüze batmıyor ama bahsettiğim tarih sadece beş yıl önce idi.

Beş yıl önce gene açılımlarla Türkiye’nin toprak bütünlüğü tartışılıyordu bu ülkede, meydanlarda TV larda her yerde. Fakat beş yıl sonra bugün farklı bir konjoktördeyiz. Bu değişim süreci belki ileride bundan 20 yıl sonra daha soğukkanlı ve serinkanlı baktığımızda iyi analiz edilecek ve o zaman tartışılacak edilecek.

Şimdi o yüzden Türkiye’nin dış politikada güvenlik politikalarında bilhassa son üç dört yıldır girmiş olduğu rota bütün eksiklerine rağmen tamamlanarak Türkiye yenilenen dünya sisteminin büyük aktörleriyle güvenlik ve yeni iktisadi anlaşmalar yapmak suretiyle üzerindeki Batı taahhüdünü dengeleyebilir. Dolayısıyla dengelemek zorundadır. Türkiye’nin yönelimi bu aktörlerle stratejik iş birliğini içermek durumundadır. Bakın ittifak kelimesini kullanmıyorum, TÜRKİYE İÇİN NATO OLMADIĞI GİBİ, RUSYA VE ÇİN DE BİR İTTİFAK POTANSİYELİ TAŞIMAMAKTADIR. İttifak ve işbirliği farklı kavramlardır, ittifakta siz koşulsuz olarak bir uluslar arası ittifak sistemi içinde yer alırsınız, bütün güvenlik durumunu ona göre kurgularsınız, örnek NATO Türkiye uygun değildir. Rusya ve Çin ‘inde mutlak müttefikinin de, ittifak Türkiye’ye uygun değildir. Türkiye kısa vadede bir tercih yaparak Rusya ve Çin’le birlikte ilerleyerek bunlarla stratejik işbirliğini geliştirerek Atatürk’ün yaptığı gibi, Atatürk ne yaptı, Sovyetler Birliği ile böyle bir işbirliği geliştirdi, Sovyet altın ve silahlarıyla Kurtuluş Savaşı mücadelesi verilebildi, çünkü irade ve madde, madde hiçbir şeyden bağımsız değil. İrade madde, kan demir, Türk insanının Kurtuluş Savaşında demir Sovyetlerden gelen silahlar. Gerçekçiliği en iyi tanımlayan Atatürk’ün en büyük lider olması, idealist yaklaşıyor ve güç dengelerini koruyor ve Kurtuluşu oradan çiziyor. Ne yaptı Sovyetlerle işbirliği, peki daha sonrasında Sovyetlere kolunu kanadını kaptırdı mı? Hayır, 1930 larda İsmet Paşa’yı Sovyetlere gönderdi, Batılı kalkınma modelleri yerleşmeyince ilk Beş yıllık Kalkınma Planını 1933 de Türkiye’ye uygulamaya başladı, halen daha geçilebilmiş değil 1933 büyüme rakamları. İlk sanayileşmedir TC tarihinde büyük çapta Sovyet finansmanıyla teknik desteğiyle yapıldı.

Peki, Atatürk Sovyetlerin iktisadi modelini mi benimsedi, hayır. Atatürk liberal ekonomiyi değil, sosyalist düzeni değil, yani özel mülkiyeti ret eden modeli değil, karma ekonomi modelini kendi özgün modelini ortaya koydu. Zaten Çin’in başarısı da 1978 de komünizmden vaz geçip aslında Atatürk’ün karma ekonomi modelini uygulamasındadır. Bu gün Çin’deki işletmeler, bir kısmı devlet kontrolünde, bir kısmı özel sektör elinde ve bunların birçoğu da zaten kamu özel işbirliği şeklinde karma ekonomi modelidir ve planlamayla bu günlere gelmiştir.

Türkiye’deki eğitim durumu rezil bir durum!

Türkiye ise, son üç yılda her ne kadar dış politika ve güvenlik politikasına doğru bir yönelim, tekrar söyleyeyim kısa vadelidir. Bu aktörlerle işbirliği ne işin uzun vadede tam bağımsızlığını da yakalayabilmek için de dengelemek için buraya gitmek zorunda bence eğer kurtuluş istiyorsa bu uluslar arası konjektör de müsaitken bunları denemek zorunda.

İktisadi olarak Türkiye özelleştirmelerde yıllarca sermaye birikimine sahip olup Tusiadla karşı olmak üzere Türkiye’de üretim namına pek bir şey ortaya koyamayan sadece kaynakların rantın israfına yol açan ve nitekim sıkıştıkları noktada da sermayeleri önemli bir kısmını yurt dışına kaçıran özel sektör eliyle kalkınma hayallerinden vazgeçmeli, tekrar KARMA EKONOMİ MODELİNİ UYGULAMALIDIR.

Türkiye eğitimde, biz bunları konuşuyoruz, maalesef bu işte sistemin ürünü olarak 70 yıllık bu sistemde Türkiye’nin dünyanın ilk 500 ü içerisinde üniversitesi yok; rezil bir durum, kimse bunu konuşmuyor, tartışmıyor, bakın o anlı şanlı üniversiteler de yok. Herkes taşra üniversitelerini dışlıyor, fakat o anlı şanlı üniversiteler de sıralamada yok.

Türkiye Batı sisteminde kalırsa bölünür. Bu gün ABD Türkiye’ye çok büyük bir tehdittir!

Türkiye, demek ki, eğitim sistemini reforme etmeli, anadilde bilimsel eğitim uygulamalı bilimde üniversitelerde sadece Türkçe bilim dili olarak uygulanmalıdır. Türkiye birkaç üniversiteden biri kendi lisans öğrencisinde hocatürk, ODTÜ de okuduk, “hoca siz Türksünüz başka bir dilde anlamaya çalışıyorsunuz”. Yurt dışında bunu anlattığınız zaman size gülüyorlar. Size gülüyorlar, “bilim değil bilim taklidi yapılıyor burada” diyorlar.

Daha da ötesi eğitimde büyük bir aydınlanma ve tekrar son yıllarda çok yıpranan laiklik ilkesinin hatırlanması ve bu sayede Atatürk Cumhuriyetinin içerdeki uygulamalarının da tekrarlanması bence gerekiyor. Türkiye’nin rotası bu sisteme uyumlu olarak bu şekilde devam ederse, Türkiye’nin geleceği için umutlu olabiliriz.

Ama yok, “tekrar Batı sisteminde yer alırız, Batı sisteminde Amerika’yla koşulsuz müttefik olarak kalırız” diyorsanız, bakın TÜRKİYE BATI SİSTEMİNDE KALIRSA BÖLÜNÜR. BU GÜN ABD TÜRKİYE’YE ÇOK BÜYÜK BİR TEHDİTTİR.

BU GÜN AVRUPA BİRLİĞİ (AB)  de DAĞILMA SÜRECİNE GİRECEK AMA GÜMRÜK BİRLİĞİ VASITASIYLA TÜRKİYE’Yİ YARI SÖMÜRGE HELİNE GETİRMİŞTİR.

Yerli oto tartışmaları, dikkat edin, yerli araç motorları üretmiyor. Ama ihracatımıza bakıyorsunuz otomotiv sektörü bir ya da ikinci sırada. Nasıl oluyor? Avrupalı firmalar gelip burada ucuz iş gücü için yatırım yapıyorlar, kaporta koltuk döşemesi Türkiye’de üretiliyor, montaj sanayi kritik parçalar, motor, buji takımları dışarıda üretilip buraya getiriliyor, bunu da size başarı olarak sunuyorlar. Demek ki TÜRKİYE YENİLENEN DÜNYA SİSTEMİNDE GÜMRÜK BİRLİĞİ GİBİ PRANGALARDAN KURTULUP YENİ BİR KARMA EKONOMİ PLANLAMAYA DAİR BİR İKTİSADİ SİSTEMİN MODELİ KONUŞMAK ZORUNDA, YENİ MODELİ İNŞA ETMEK ZORUNDA.

BU OLMAZSA DA, YANİ “BİZ TEKRAR GÜMRÜK BİRLİĞİNDE DEVAM EDELİM” DİYORSANIZ O ZAMAN DA İKTİSADEN YARI SÖMÜRGE OLMAYI KABUL EDECEKSİNİZ” DEMEKTİR.

PEKİ, TÜRKİYE, İKTİDARIN YANLIŞ UYGULAMALARIYLA ÖZELLİKLE EĞİTİMDE, İÇ POLİTİKADA BU TARZ BİR LAİKLİKTEN UZAKLAŞMAYI SÜRDÜRÜRSE NE OLUR? GELECEĞİ KARANLIK OLUR.

İşte bunları birbirine alternatif değil, bütünsel olarak düşünmemiz gerekiyor ve bütünsel olarak düşününce de ben TC nin çıkış rotasının bu günün koşullarını dikkate alarak güncelleyerek Atatürk’ü yeniden keşfetmek olduğunu, eski Türkiye değil yeni, Türkiye Atatürk’ün eskimeyen Türkiye’sinin de bu gün hala daha geçerli olduğunu ve Türkiye’ye rota için temel kaynak teşkil ettiğini düşünüyorum”.

Doç. Dr. Volkan Özdemir, bu açıklamaları yaparken, ABD nin sözde müttefiki olan Türkiye’ye hasımane tavırlarını düşünürken, aklıma ister istemez, Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirmeden tutun da, Ege’de NATO manevralarında Muavenet savaş gemimize ABD gemilerinden, güya kazaen atılan füzelerle saldırılıp subaylarımızı şehit etmeleri, PKK-PYD bölücü terör örgütüne, sanki bir NATO üyesine yardım ediyormuşçasına yüzlerce binlerce tır dolusu silah mühimmat vermesi vs gibi Türkiye aleyhindeki öteki ambargo gibi olaylar bir film şeridi gözümün önünden geçti. Bütün bu söylenilenlere, yazılanlara, ABD nin hasımane davranış ve uygulamalarını da düşünerek yorumu siz yapın. 

Cevat KULAKSIZ – 01 Ocak 2020

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnot :

[1] Doç.Dr. Volkan Özdemir kimdir?

Volkan Özdemir ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra İsveç Uppsala Üniversitesi’nde Hazar Enerji Güvenliği  ve İşbirliği üzerine yaptığı çalışmayla yüksek lisans derecesini almıştır.

Volkan Özdemir 2013 yılında Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler (MGIMO) Üniversitesi bünyesinde yer alan Uluslararası Enerji Politikaları Enstitüsü’nden Dünya Doğal Gaz Piyasaları ve Türk-Rus Gaz İlişkilerinin Ekonomik Boyutları konulu teziyle İktisat doktorasını tamamlayan Dr. Volkan Özdemir; Türkiye’de Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve BOTAŞ’ta çalışmıştır.

Enerji sektöründe edindiği profesyonel deneyimin yanı sıra Rusya, Hazar, Türkiye enerji piyasaları ile doğal gaz ticareti, fiyatlandırması ve jeopolitiği uzmanı olan Özdemir; çeşitli kurumlarda enerji iktisadı, güvenliği ve diplomasisi alanında dersler vermektedir. Dr. Özdemir’in enerji çalışmaları üzerine bir kitabının yanı sıra Türkçe, Rusça ve İngilizce dillerinde yayınlanmış çok sayıda makale ve sunumu bulunmaktadır.

Yazarlar