cevat kulaksiz

Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde Köy Enstitülerini anma şöleni...

28 Nisan 2019 Pazar günü Hasanoğlan Köy Enstitüsünde, köy enstitülerinin 79. Yıldönümünü anma haftası etkinlikleri üzerine

Ankara’dan Hasanoğlan Köy Enstitüsü yerleşkesinde düzenlenecek olan etkinliklere katılmak için otobüse binmek üzere sabahın erken vaktinde toplanma yerine gittiğimde, iki otobüsün gitmiş olduğunu öğrendim. Orada, bazılarının elinde çeşitli müzik aletleri olan ve değişik yaşlardaki kimselerden oluşan bir grupla karşılaştım. Araçları sordum, “gitti iki otobüsle” dediler. Biz de Hasanoğlan’a gideceğiz müzik grubundanız, bizimle gel” dediler.

cevat kulaksiz niyazi ece

Hasanaoğlan Köy Enstitüsü yolunda ÂŞIK ECE (Niyazi Ece-Erzincan-Tercan)

Bana yakınlık gösteren 65 yaşındaki halk ozanı Niyazi Ece ile tanıştım. Biraz bekledikten sonra, otobüse bu Ozan Niyazi Ece ile arka taraflara boş koltuklara oturduk. Sohbete başladık; bir ozana rastlamışken ses alma cihazımı açarak konuşma arasında Ozanın irticalen söylediği şu şiirini banda aldım.

Bu nasıl gidişat bu nasıl düzen

Dürüstlük kalmadı yalan yalana

Satıldı memleket o bizi üzen

Her yer hırsız doldu çalan çalana.

Rüşvetçi imarlar çok veriyor kat

Köylü mal besledi ithal gelire

Hormonlu sebzeler kalmadı ki tad,

Halkımız bilinçsiz alan alana.

Acep nereden geldi kimi soyuyor.

İyi birisi yok mu verelim oyu.

Yapıldı barajlar bulandı suyu

Tekneyle sandalla dalan dalana.

Vergisini veriyor şu küçük esnaf

Büyük holdinklere hep geliyor af

Dürüst olanlara diyorlar ki saf

Alnının terini bölen bölene.

Niyazi Ece’dir uyan ey halk uyan

Evin başına yıkıp dışarıda koyan

(Bu dizeyi anımsayamadı)

Gecip de karşına gülen gülene

Bir başka şiirinde Aşık Ece şunları söylüyordu:

Adem’den bu yana kardaşsak biz

Dünyada savaşlar çıkmasa ne olur,

Barışsaydı sevgi gülecekse yüz

Gariplerin kanı akmasa ne olur.

Otobüsün içinde türkü ve gürültü artmaya başlayınca burada âşık şiir okumasını kesti.

Bu arada, bindiğimiz araç Hasanoğlan’a Köy Enstitüsü kampusuna gelmişti.  

BİR BABANIN ANLATTIĞI ACI GERÇEKLER

Bir oğlu askerde birisi dağda,

Milleti bu suça iten utansın.     

Zenginlerin eli bal ile yağda,

Evinde huzurlu yatan utansın.

Milletvekilleri çözüm bulmuyor,

Birleşip de doğru karar almıyor.

Şehit anasının yüzü gülmüyor.

İçimize nifak katan utansın.

Kararlı olmazsak terör silinmez,

Kara haber kime gelir bilinmez.

Bu millet bütündür asla bölünmez

Bizi bizden ayrı tutan utansın.

Halkın ordusuydu vatan kazandı

Gece gündüz nöbet tutan kazandı

Bu ülkeye toprak katan kazandı

Şimdi parsel parsel satan utansın.

Terörü bu kadar kimler koruyor.

Niyazi Ece’yse size soruyor

Vatanseverleri hain görüyor

Aydını zindana atan utansın.

26.10.2011 Aşık Ece

*** *** ***

ATAM

Bir mucize olsa gelipte görsen

Kurduğun ilkeler yıkıldı Atam

Bu bozuk düzene bir ayar versen

İçine fitneler sokuldu Atam

*** *** ***

Etnik kimlik ile mezhep sordular

Sen bizden değilsin ayrı gördüler

İftira ederek kara sürdüler

Ozanı yazanı yaktılar Atam

*** *** *** 

Yurdu sevdik suçlu diye asıldık

İşkencede parça parça kesildik

İstif olduk mahpuslara basıldık

Kardeşi kardeşe taktılar Atam

*** *** *** 

Eller bizi içeriden bölüyor 

Memleketi parsel parsel alıyor

Yabancılar her bir yerden doluyor

Savunan azaldı baktılar Atam

*** *** *** 

Niyazi Ece der kulak ver söze

Yazılı tarihler anlatır bize

Şikâyet dilekçem sunarım size

Aydınlara kurşun sıktılar Atam

Niyazi ECE

hasanoglan koy enstitusu

Araçtan indik, Hasanoğlan Köy Enstitüsü kampusu (yerleşkesi) içinde binaların arasında bir sahne meydan gibi bir yerde Çankaya Cumhuriyet Okurları (CUMOK) ve TDK üyeleri olduklarını öğrendiğim bir gurupla karşılaştım. Grupta olanlar halka gibi dizilmişler, kocaman çam ve çınar ağaçlarının arasında birini dinliyorlardı. Hasanoğlan İlköğretmen Okulundan mezun Emekli Öğretmen Ali Kınacı, köy enstitüleri sırasındaki olay ve anılarını samimi olarak o guruba anlatıyordu. Durdukları yer Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencilerinin, Tonguçların 1940 larda diktikleri kocaman çam ve çınar ağaçlarının altında idi.  Giriş ve ara yolların kenarlarında Namık Kemal, Mithat Paşa gibi Türk büyüklerinin betondan yapılmış, şimdilerde kırılmış, yıpranmış heykelleri ile dolu idi.  Aralarına sokuldum, kulak verdim, banddan çözdüğüm kadarı ile Emkl. Öğretmen Ali Kınacı, Hasanoğlan İlköğretmen okulundan mezun olduğu için köy enstitüsü, okulu, duyduğu gördüğü anıları anlatıyordu, şunları dinlemeye başladım:

emekli ogretmen ali kinaci

“…-Bakıyorsun çocukların hepsi aynı düzen de kireçle oynuyor saz çalıyor eli kireçli, çamurlu, diyor ki  “yavrum “yav çocuklar bu yanık ellerle nasıl saz çalıyorsunuz bu kireçli ellerle” deyince, çocuklar “biz onu da yaparız, saz da çalarız” diyorlar, demek ki köy çocuklarına olanak tanındığında yaptığı harikalar yaratabiliyorlar.

Talip Apaydın’ı tanımakla, ona yakın olmakla kendimi şanslı sayıyorum. Talip Hocam, çok baskı görmüş Beypazarı’nda babasına demişler ki “oğlun kominsit olmuş” o civarda da Emin Sazak’ın toprakları vardı. Bir gün İbrahim Amca Hasanoğlan’a geliyor, “ bir oğlumu ziyaret edeyim” diyerek. Çağrğırlar,  oğlu demişki “yav baba ben Talip’im oğlunum niye benimle konuşmuyorsun. “Oğlum sana komünist diyorlar da, komünist nasıl olunurmuş bakmaya geldim”, diyor babası.

(Dinleyenler arasından kahkahalar yükseldi).“Talip Hocam, Allah rahmet eylesin her şeyiyle kibarlığı ile aydın bir insandı.

Talp Apaydın’la Halise’nin evlenmesi...

Halise hanım Erzurum’un bir köyünden bir evden iki erkek çocuğu alıp kız çocuğu verirseniz; Halise Hanım’ı veriyorlar. Diyorlar ki, “benim iki çocuğu da la Halise’yi de götür”, diyorlar. Atıyorlar bir kamyona Halise Hanım Cılavuz Köy enstitüsüne gidiyor, orda ikiz olduğu için Yüksek Köy Enstitüsüne geliyor, tiyatro kolunu güzel sanatlar kolunu seçiyor. Ulvi Uraz diyor ki, “sen öğretmen olma gel ben seni dünya çapında Güney Gökçer Ulvi Uraz gibi  tiyatro sanatçısı yapayım”. O da, “yok ben olmayacağım” demiş. 46 da hocamız Talp Apaydın mezun oluyor, Tokat’a tayin ediliyor, 47 de Halise Hanım Mezun oluyor, onu da Yozgat’a veriyorlar. Tokat’da ikisi tesadüf bir olay anında buluşuyorlar, hocam sarılmış burada anlatamıyor derdini, Halise Hanım hocam’a anlatamıyor, hocam Halise Hanım anlatamıyor derdini. Bir sarılmış Halise Hanım kendi sarılıyor, “içim cız etti” diyor. Fakat hala bir şey yok acaba bir konuştuğu biri mi var, bir şey mi var. Yozgat Milli Eğitim Müdürüne mektup yazıyor. “Sayın müdürüm bölgenizdeki  Halise Sarıkaya’la evlenmek istiyorum, aramızı bulur musunuz”. (Dinleyenlerden kahkahalarla “resmi yoldan ha” diyerek gülüşmeler)

“Milli Eğitim Müdürü Halise Hanım’ı çağırıyor. “Siz Talip Apaydın’ı tanıyor musunuz, “evet” diyor o da o nasıl birisi, ne onda ne bunda başarılı olabildik. Milli Eğitim Müdürünün aracılığına rağmen, tekrar mektup yazıyor, “Halise seninle önemli bir konuyu konuşmak istiyorum”  diyor. Mektup geliyor eline. Halise Hanım da kısaca “Cesur ol” diyor.  (Gülüşmeler)

Milli Eğitim Müdürü  okulu hazırlıyorlar, okulda bunlara bir nişan töreni yapıyorlar. Nışan yüzüklerini de İhsan Sabri Çağlayan takıyor, o zaman Yozgat’da vali imiş 1950 de. Her şeyiyle yaşamları örnek insanlar.

Bizde İbrahim Kaypakkaya, Allah rahmet eylesin, benim sınıf arkadaşımdı, devre arkadaşımdı. Son sınıfta yüksek öğretmene gitmişti. Ben ondan sonra görmedim İbrahim’i 65 de, 71de Tunceli’de vuruldu, Diyarbakır’da da cezaevinde öldü, Çorumlu iyi bir arkadaşımızdı. [1]

Dört tane büyük insan Fakir Baykurt o Isparta Gönen’de okudu, Burdur”ludur, oradan mezundur. İkinci Büyük İnsan Mahmut Makal’dır; Mahmut Makal Aksaray’lıdır, Konya İvriz Köy Enstitüsü mezunudur. Diğer iki büyük insan Talip Apaydın ve Mehmet Başaran bu okulun yetiştirdiği dünya çapında isim. Halis Apaydın’da buran yetişmiş büyük insanlardır.

Hele Mehmet Başaran hocam bu okulun kuruluşunda emeği çok olan bir insandır. Bunları Mehmet Başaran Yapan kim Sabahattin Ali, Mehmet Başaran’ı Mehmet Başaran kim Orhan Veli’dir. Mehmet Başaran’ı Mehmet Başaran yapan kim Ruhi Su, burada ders öğretmenidir. O Tiyatrocu Cüneyt Gökçerler, Ruhi Sular, Aşık Veysel. Aşık Veysel burada saz öğretmeni idi.

Köy Enstitülerinin Yeşlildere köyüne gezileri...

Burada hemen Yeşildere köyü vardır. Hasan Ali Yücel okul müdürüne bir direktif veriyor, “biz bir gün bir köy ziyaret etmek istiyoruz, yüksek Köy Enstitüsü öğrencileriyle, “o köyü siz seçin” diyorlar. Köy Enstitüsü yönetimi de yakındaki Yeşildere’yi seçiyorlar. Onlar Ankara’dan geliyorlar, eşleriyle, çocuklarıyla Tonguç. Kağnılar kiralanıyor, beş kağnının dördüne yiyecekleri kumanyaları koyuyorlar. Başka bir şey yürümez bu alanda. Birinde de Aşık Veysel sazıyla kağnıda, onlarla. Yanında bir tane öğretmenimiz oluyor. Tam Mayısın 15 leri falan, kah çiğdem toplayarak, kah çamurdan yürüyerek okul öğrencileri 400 kişi Yeşildere köyüne varıyorlar. Fakat arkadan kağnı gelmiyor, Aşık Veysel’in kağnısı devrilmiş. Devrilince saz kırılmış, işte “Sazıma” diye söylediği şiir de sazı için lal olsun dilin söyleme sakın, başımızdan geçenleri. Sazıyla dertleşiyor, “sen bir dut dalı ben bir Adem oğlu” güzel türküleştirilmiş şiiri onun için yazıyor.

“Ben gidersem sazım sen kal dünyada hey
Gizli sırlarımı aşikar etme hey
Lal olsun dillerin söyleme yada
Garip bülbül gibi ahu zar etme hey
Zar etme hey zar etme hey zar etme hey

Benim her derdime ortak sen oldun hey
Ağlarsam ağladın gülersem güldün hey
Sazım bu sesleri turnadan mı aldın hey
Pençe vurup sarı teli sızlatma hey
Sızlatma hey sızlatma hey sızlatma hey

Bahçede dut iken bilmezdin sazı hey
Bülbül konar mıydı dalına bazı hey
Hangi kuştan aldın bu avazı hey
Söyle doğrusunu sen inkar etme hey
İnkar etme hey inkar etme hey inkar etme hey

Sen petek misali Veysel de an hey
İnleşir beraber yapardık balı hey
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı hey
Ben babamı ustanı unutma hey
Unutma hey unutma hey unutma hey”.

Tonguç her geldiğinde sorar Aşık Veysel’e, üstat cebinden çıkarmış şeyi, eşini çok özlemiş. Sivrialan köyünü özlemiş, bir şiir yazıyor. Dağlarında çiçekler açmış” falan deyince, “sen izin istiyorsun” diyor, “bir ay git” diye Âşık Veysel’e izin veriyor ve yolluyorlar.

Âşık Veysel irticalen Tonguç’un yanında şu şiiri okuyor:

Beğen

“Arzusun çektiğim Beserek Dağı
Elvan elvan çiçeklerin açtı mı? 
Çevre yanın güzellerin otağı,
Bizim eller yaylasına göçtü mü?

Güney tarafında Kurban Pınarı,
Kalktı mı Mezarlı Boyu'nun karı? 
Garip öter meşeliğin kuşları,
Yavru şahin yuvasından uçtu mu?

Yeşil atlas giymiş dağlar süslemiş,
Mescit köyü eteğine yaslanmış,
Şeme Dağı, duman olmuş puslanmış,
Sivralan'a nuru rahmet saçtı mı?

Zaman gelip göçler geri dönerken,
Güzellerin yaylasından inerken,
Dilberler doldurup bade sunarken,
Veysel Şatır, hatırlara düştü mü?” 

Özlem kokan bu şiiri duyan İsmail Hakkı Tonguç Aşık Veysel’i böylece izine gönderiyor.

“Bu okulda dört tane ölüm var. Birisi enstitü bölümü, yani öğretmen yetiştiren bölümdür. Bu bölüm Türkiye genelinde 27 Ocak 1954 de kapatılmıştı. Ama asıl devrimci özünü yitirmiş 46 da. 27 Temmuz 1946 seçimlerinde Demokrat Parti iktidar olamamış, tekrar CHP iktidar olmuş ama şüpheli bir şey, oy açık sayım gizli yapılıyor, herkes açık açık oyunu atıyor, sandığa giriyor, sayım gizli yapılıyor. Böyle bir uygulama var. CHP kazanıyor ama,  İkinci Dünya Savaşının da koşulları var tabi. En önemli bölümü devrimci Yüksek Köy Enstitüsü kapatılıyor. Yüksek Köy Enstitüsünün amacı şu: İsmet Paşa, “enstitü sayısı 21 değil, 40 olsun” demiş. Ama enstitülerde çalışacak öğretmen yok, idealist öğretmen yok.

Mimar Mualla Eyüboğlu Hasaoğlan Köy Enstitüsünde...

Mualla Eyüboğlu öğretmenimiz, mimarlığı bitiriyor, Türkiye’de belki ilk mimarlığı bitiren bayan olsa gerek. Abisi de neşriyat dairesi müdürü, Sabahattin Eyüboğlu. Bunlar Türk Milli Eğitiminin büyükleri önderleri, 496 tane klasik eseri Türkçeye çevirmiş, yabancı dil bilen müthiş bir insan. Kız Kardeşi Mualla Eyüboğlu itiraz ediyor, “ben bir köy enstitüsünde çalışmak istiyorum” diyor. Hasanoğlan yeni açıldı bina falan daha yok. Demiş Sabahattin “burada nasıl yapacaksın”. Geliyor buraya göreve başlıyor iki kişiler, Yüksek Köy Enstitüsünde göreve başlıyor. Biri İbrahim Yasa öğretmenimiz, birisi de Mualla Eyüboğlu, ilk kadrolu, yüksek okulun elemanları bunlar. Hocam köyden bir ev tutmuş, o evi kendi mimar kafasına göre dizayn ediyor. Giydiği mini eteğiyle muhafazakâr yapılı Hasanoğlan’da hiç kimsenin olmadığı bu ıssız yerde her gün bir buçuk km yol alarak burada gelip çalışmasını yapıyor akşam da evine gidiyor. Hafta sonlarında hocamı Ankara’ya gönderiyorlar. Bunun evinde Orhan Veli, Ruhi Su, Yaşar Kemal, Orhan Kemal buralarda geliyorlar, hem eğleniyorlar hem buradaki çalışmaları izliyorlar. Yaşar Kemal çok şey gözlem yapmış, Hasaoğlan’ı en iyi anlatanlar biri. Onun için de büyük insandır Yaşar Kemal. Gerçekten dünya çapında yetiştirdiğimiz, Cumhuriyetin yetiştirdiği çok büyük insanlardan birisi.

Mualla Hanım, bu okulun projeleri 125 bazı kaynaklara göre 135 binadan ibaretmiş. Bu 135 binanın 54 e kadar 80 küsuru yapılıyor, gerisi yapılmıyor. Mualla geldiğinde bu şeye dört tane eser katıyor, bir bizim Anadolu’da ilk defa bir köyde Türk insanı bir açık hava tiyatrosu Efes antik tiyatro gibi. Bizim burası 2800-3000 kişilik bir tiyatro, açık hava tiyatrosu. İkincisi, güzel sanatlar bölümü için bir müzik salonu; Hitler bir bakanımıza bir kuyruklu piyano hediye ediyor, bu piyanoyu da buradaki müzik salonuna veriyor. 60 lı 65 li yıllarda bu piyanonun önünde çok oturduk. Benim müziğim biraz zayıftı hocamız bizi zor geçirdi. Şimdi öğretmen olsam hep müzik ve beden eğitimine çalışırdım. Hiç birine de yeteneğimiz de yoktu demek ki, ne beden eğitiminde başarılı olabildik ne de müzikten başarılı olabildik. Hatta bana “öğretmenim sen sus biz çalıp söyleyelim” derlerdi.

Yüksek Köy Enstitüleri, köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla kuruluyor. Milli Eğitim Bakanlığına gezici başöğretmen yetirmek amacıyla düşünülüyor ve burada açıyorlar (Hasanoğlan Köy Enstitüsünde) “Fakat ilk yıl yetişmediği için Kızılçullu’dan 70 öğretmeni, Eskisehir’den de 30 öğretmeni burada kursa tabi tutuyorlar, alabildiğine zalimliğiyle, vahşiliğiyle devam ediyor. Öğretmenler buradan sıkılmışlar, “buradan gidip köylerimizde para kazanmak istiyoruz, ailelerimize yardım etmek istiyoruz” diyorlar. Kurs 12 Aralık 1942 de başlıyor, 3 Mart 1943 Salı günü oylama yapılıyor, oylamada 103 kişiden 12 kişi kursa kalmak istiyor 91 kişi gitmek istiyor. Bakanlık özellikle Tonguç, bunu kabul edemiyor, diyor ki, “onları ikna edin, biraz daha ikna edin kursta kalmaya devam etsinler. Bunu sağlayın” üç gün çalışıyorlar 5 Mart 1843 Cuma günü 103 kişi tekrar oylama yapıyorlar, bu sefer 51 kişi kalma yönünde, 52 kişi de gitme yönünde oy kullanıyorlar. Eskişehir’den 33 kişiden 18 i burada kalmak üzere oy kullanıyorlar ve 51 kişiyle kurs devam ediyor. Talim Terbiye Kararı ile kurulduğu için bu okulda müthiş bir yüksekokul ilk defa Köy Üniversitesi öğretmen yetiştiriliyor. 374 tane öğrenci öğrenim görüyor.

Tesadüf Sinop ilinden öğrenci yok, o zaman 63 il var 57 sinden öğrenci alınmış. Bu 374 kişiye Ankara’dan 128 tane öğretim üyesi geliyor, kurslara derslere geliyorlar. Müthiş bir test konuları hazırlıyorlar, öğretmenler. Bunlardan birisi Ali Yılmaz’dır. Ali Yılmaz hocamız 12 bin çeşit ot adı saptamış. Otu buluyor kökünden söküyor, bunun Latince adını buluyor, Türkçe adını buluyor. Bir tane otun Laitince adını bulamamış ona da kendi soyadını vermiş, literatürde bu gün Yılmazi olarak hocamızın adı, soyadı Yılmaz olduğu için ve bu otların Türkiye’nin hangi yerinde. Bu ot sayısı bu gün yüz binleri aştığını söylüyorlar. Hocamızın o zaman kıt imkânlar içinde hazırladığı otları Gazi Üniversitesine tabiat müzesine bağışladı hocamız. Sonra bir kısmını sel almış, yakın zamanda öldü öğretmenimiz. Yani o kadar çok deyimler çıkmış ki o okuyan köy çocuklarının içinden, Yüksek Köy Enstitüsü ve  öğretmen okulu döneminde tüm Türkiye’de  17040 öğretmen mezun olmuş. Mezunların içinde Ali Dündar adlı hocamız,  Kayserili müthiş bir öğretmen, öğretmen okulu sürecini geniş bir şekilde yazmış.

Köy enstitüleri sağlık memuru da yetiştirdiler...

Köy enstitülerinin bir de sağlık bölümleri var. O zamanları sıtma, verem, tifo gibi hastalıklar aygı olduğu için köy enstitüleri de sağlık memuru da yetiştirmiştir. Köy enstitülerinden kurslarla yetişen sağlık memurları tayin oldukları yerin çevresindeki 30 köy ona bağlı, her gün bir köye giderek o köydeki hastaları saptıyorlar, devletin verdiği ilaçları onlara veriyorlar. Bunlardan birisi örnek olarak hasta, Kerem Güneş diye birisi. Kerem Güneş’in  sekiz çocuğu olmuş, iğne vurmakla çok para kazanmış, sekiz çocuğunun altısını üniversite çocuğu yapmış, ikisi doktor, gelinleri de doktor, şimdi  Keçiören’de  poliklinikleri var.  Kars milletvekili olmuş Kerem Güney hocamız. Yakın zamanda da kaybettik. Sağlık sistemine katkıları olan bir zattı.

Burada ilk yapılan bina bu bina, bu binanın üst katı Hasan Ali Yücel’in kaldığı bina. Sık  sık buraya gelir, dersini verir, öbür taraftaki pencere de Tonguç’un kaldığı bina. Alt taraflar idare binası, arka tarafı da öğretmenlerin lokali. Ve ilk dikilen ağaçlar da 1942 de bu ağaçlar. Şu görülen heykelleri de okulun güzel sanatlar bölümü öğrencilerinin yaptığı heykeller. Amerikan Cumhurbaşkanı burayı ziyaret ettiğinde bu heykellerin önünde resim çektirmiştir. Bu heykelleri ve Sıhhiyedeki heykeli Yüksek Köy Enstitüsü öğretmen ve öğrencileri dikmişlerdir.

hasanoglan koy enst gezi toplulugu

Açıklamalar burada bittikten sonra, CUMOK üyeleri topluca Ahşap Bölümü binasının önünde topluca fotoğraf çektirdiler.

“19 Ekim 1942 de kurulmaya başlayıp 27 Kasım 1947 de kapatılan beş yıl süren Yüksek Köy Enstitüsünün yerleşke binası. Bu ana bina, üst katları yatakhaneleri öğrencilerin altı ise dershaneleri. Burada derslerini görüyorlar. Bu beş yıllık sürede 39 tane bayan 174 tane erkek öğrenci ders görüyor. Bunlardan 213 ü mezun oluyor, geri kalan 161 kişiden üç tanesi okul döneminde burada hastalıktan ölüyor, Fethiyeli.  Kütahya’dan Savaştepe’den bir öğretmenimiz burada ölüyor. Geri kalan 158 kişi de dengi okullara dağıtılıyor, Gazi Eğitim’e, Kız Teknik Öğretmen Okuluna, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, Mototr İhtisas okulu ve Balıkesir Necati Eğitime gönderiliyor. Necati Eğitim Enstitüsüne gönderilen birisi halen sağ 1965 Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Yusuf Ziya Bahadınlı hocamız. O da burada okuyanlardan. Geçen kitabını bağışladı Tv kurumuna.

Matbaa burası, Tonguç yazılarını burada yazıyor, matbaanın aletlerini de müzeye kaldırdılar”.

Matbaa binasının önündeki merdivenlerde CUMOK üyeleri topluca fotoğraf çektirdiler.

Emekli Öğretmen Ali Kınacı son olarak şunları anlattı:

“-Şurada ayakkabı tamircisi vardı. İçinde üç dört tane çekici var, herkesin ayakkabısını apmaz, sen oraya varırısın, sana çekicini keserini verir kendi ayakkabını kendin yaparsın. Üst tarafta trezihane, terzanede çoğunluğu kadınlar, erkekler de var, perde falan dikebiliyorlar. Yan taraftaki elektrik hanesi, okulun elektrik işleri Şarkıcı Berkant’ın babası buranın sorumlusu. Berkantgil üst katta oturulardı, şarkıcı Berkant. Buradaki elektrik Hasan Bey Bulgar Göçmeni, Cılavuzdaki bozulduğu zaman Cılavuz’a gidiyor onu tamir ediyor. Beşikdüzü’ndeki bozulduğu zaman oraya gidip oraları tamir ediyor.

Şu yan bina orası kiler. Beşikdüzü balık üretiyor, Arifiye Sapanca gölünden balık elde ediyor, buraya balık gönderiyorlar. Bu okulun dağda yaylası var, süt, yoğurt, ayranlar da başka yerlere gidiyor. Üzüm, bal başka köy enstitülerinden buraya geliyor. Böylece köy enstitüleri ürün yönüyle de yardımlaşıyorlar.

Burada görülen büyük çınar ağaçları Tonguç’un diktiği ağaçlar. Şu görülen altıgen bina da Ankara’dan gelen öğretim üyeleri alt tarafında yemeklerini yiyorlar. Onun altında da öğrencileriyle çalışmalarını yapıyorlar.

Şu gördüğünüz alanda da, meyve ve sebze yetiştiriliyor. Şimdi buradaki anlatımlarımız bu kadar, anfi tiyatroda yapılacak gösterilere gidelim”.

Burada konuşma ve fotoğraf çektirmeden sonra asıl şölenin yapılacağı Enstitü Anfi

Tiyatroya gidildi. Fırsat bulursam oradaki konuşma ve gösterileri de sunacağım.

Cevat KULAKSIZ – 30 Nisan 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnot :

[1] TİKKO kurucusu Çorum Sungurlu Karakaya Köyünden Diyarbakır Cezaevi'nde gördüğü işkenceler sonucu 18 Mayıs 1973'te hayatını kaybetmiştir.

Yazarlar