anayasa sempozyumu20

Anayasaya Aykırı Anayasa Değişiklikleri Sempozyumu (4)

“Türkiye Meşrutiyet öncesine dönmüştür”.

“Türk milleti aldatılarak kuvvetler ayrılığı yok edilmiştir”.

Ülkenin bir beka sorunu var, ama bu beka sorunu 1950 den bu yana var.

“Türkiye ilk defa 1946 da dış ticaret fazlası verdi. 1946 dan sonra belini doğrultamadı bu ülke. NATO ya girdiniz işiniz bitti. İkili anlaşmalarla onlarla bunlarla biz hala bağımsız mı zannediyoruz kendimizi. “Beka sorunu” bu, “beka” sorunu ülke kurucu değerlerinden Atatürk’ten uzaklaştığından bu yana var, şimdi artık operasyonun son aşamasına girilmiş durumda”.

“Bu iktidar bütün bu yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla bizati kendisi de bir beka sorununa dönüştü”.

“Milli irade denilen kavramı halkın kendi kendine yönetmesi kavramını Atatürk’ten daha iyi ifade eden birine rastlamadım”.

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, ama milletler egemenliklerini Meclislere dahi devretmemelidir, hep millette kalmalıdır, çünkü İSTİBDAT MECLİSLERDEN DE KAYNAKLANABİLİR”. Atatürk

“Bir seçmen çoğunluğu dahi millet iradesini değiştiremez”.

“Egemenliğin kullanılması hiçbir surette bir kişiye veya zümreye bırakılamaz.  Ama bu anayasa değişikliğinde Egemenlik bir kişiye bırakıldı”.                                                             

“Türkiye Devleti bir cumhuriyettir, Cumhuriyettir kısmını geçin, devleti ortadan kaldırdılar devleti. “Devlet bir kurumlar ve kurallar bütünüdür, devlet bu devleti ortadan kaldırdılar”.

“İki şapkalı birisi var önümüzde, ben Türkiye dâhilinde kendisini cumhurbaşkanı olarak görmüyorum; kendisi AKP genel başkanıdır”.

“Bu YSK na Asla ve katla güvenmiyorum”

“Bir iktisaden gelişmemiş bir devletin iktisaden gelişmiş bir devletle bir araya gelerek yapacağı şey ittifak olmaz, bağımlılık olur”.  O yüzden, hükümetimiz bütün ülkelerle iyi ilişkiler içinde olacağız, ama hiçbir ülkeyle ittifak etmeme siyasetini izlemektedir”. Atatürk

5 Aralık 2018 tarihinde kurulan Ulusal Egemenlik ve Emek Platformu’nun ortaklaşa düzenledikleri Anayasaya Aykırı Anayasa Değişiklikleri Sempozyumu (bilgi şöleni), 1.3.2019 günü TBB Balgat Özdemir Özok Kültür Tesisleri salonunda düzenlendi. Platformun kurucuları arasında bulunan Ankara Barosu Cumhuriyet Kurulu, Cumhuriyet Kadınları Derneği, Cumhuriyetçi Birlik Platformu, Tüketici Hakları Derneği, Türkiye Emekli Subaylar Derneği, Ulusal Eğitim Derneği, Türkiye Gençlik Birliği, Türkiye Gençlik Birliği, Türkiye Liseliler Birliğinin destekleri ile öteki bazı dernekleri; öteki vakıf, sendika federasyon,  konfederasyon ve çeşitli meslek örgütlerinin katkıları ile düzenlenen bilgi şölenine, dallarında birer hukuk uzmanı olan şu konuşmacılar katıldılar:

Avukat Selcik Ulusoy’un moderatörlüğünde Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, Prof. Dr. Ümit Kocasakal [1], E. C.Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Prof Dr. Sencer İmer.[2] Tüm konuşmacılar, AKP iktidarında değiştirilen anayasaya aykırı, anayasa değişiklikler, anayasaya aykırı hukuksuzluklar, hukuka aykırı uygulamalar üzerinde izleyicilerin heyecanla özenle izledikleri konuşmalar yaptılar.

Ancak bu yararlı konuşmaların dört duvar arasında kalmamasına gönlümüz razı olmadığı için, biz de büyük emek harcayarak banda aldığımız bu konuşmaları okuyucuya da sunmak istedik. İnternette uzun yazıların okunması zor olacağı için bu dört konuşmacının konuşmalarını bölümler halinde sunacağız. Umarız beğenilir ve hatalar affolunur.

anayasa sempozyumu21

Bu bilgi şöleninin bu son ve 4. Bölümünde Prof. Dr. Ümit Kocasakal konuşmasında şunları söyledi:

“-Okuma yazma bilen insanlara da okuma yazma öğretmek gerekebiliyor bazen. Çünkü şiir okuma biçimi var, ama bu değimiz ikinci şeyin faydası bunlar ileriye dönük bir tür tutanak görevi görecek. Yani hukuksuzlukları, anayasaya aykırılıkları, işlenen ağır suçları saptamak tutanağa geçirmek ve tarihe not düşmek gerekiyor ki, zamanı vakti geldiğinde sadece bunların siyasi bedelini değil, hukuki bedelini de gerekli bir biçimde ödetebilmek için. (Salondan alkışlar) “hukuki bedelleri, bu hukuki bedel de er veya geç sorulacak bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Ama bizim bir farkımız var, biz bunlar gibi olamayız, biz hukuka tam olarak uyarız. Onların birtakım insanlardan esirgediği adil yargılanma haklarını tam olarak tanıyarak ve tam bir biçimde de bağımsız yargı önünde o hukuki hesap sorulacak. Bu zaten Kant’ın adalet anlayışının bir gereğidir. Kant ceza hukukunda da çok önemli katkılar yapmıştır ve ceza adaletinin temelini adaletin bir gereği emri olarak görür. Aslında çok da doğrudur, yalnız, tabi o kadar derinliğine girmeyeceğiz ama Kant, üzerinde ben çok uğraştım, çok çalıştım çok severim, yalnız, yalnız Kant maalesef emperyalizmi zannediyorum çok dikkate almamış, bu ilkelerin altına imza atmak mümkün değil, ama ne yazık ki emperyalizm öyle bir canavar ki, kendisine çiçek sunarak çok ayıp oluyor, bu kadar sömürü şu bu, ya bir vazgeçseniz filan, maalesef öyle olmuyor, olmayacağı da görülüyor. Mesela ABD deniyor, “Amerika birleşik illetleri” diyorum şahsen. Sadece şunu söylemek bile yeterli, 1897 de Senatör Belervy, Amerikan gizli oturumunda, sonra açıldı bunlar, şu şekilde açıklıyor, diyor ki: “Bundan sonra Amerika’nın yeni doktrini kendi hükümetlerine sahip sömürgeler önemlidir. Altını çiziyorum burada açamıyorum, bir ülkede görünür ilkelerin olması, görünürde siyasi partilerin olması, görünürde bir anayasasının olması, görünürde seçimlerin yapılıyor olması o ülkenin bağımsız olduğu anlamına maalesef gelmiyor; oltadaki balık Türkiye. Bu parantezi kapıyorum,  

Biz neyi konuşuyoruz. Anayasaya aykırı anayasa değişiklikleri, rivayet odur ki, bilemiyorum biz yaşamadık görmedik, Budaya sormuşlar, demişler ki, “lütfen bize kurtuluşun yolunu göster, nasıl kurtuluruz, huzura ereriz”. Buda da demiş ki, “ben sizi kurtarıcılardan kurtarmaya geldim”.

Biz önce kurtarıcılardan kendimizi kurtarmamız gerekiyor. Niçin söyledim, siz eğer bir hap istiyorsanız, böyle bir hap yok. Gelen geçen doğruları söylememiz de bir işe yaramıyor mesela insan haklarına, hukuka vs yönelim de benim için çok büyük bir anlam ifade etmiyor. Ha bir kurtuluş çağrısı var, sonunda da, önce çok net, tedavinin doğru olabilmesi için her şeyiyle hastalığın da doğru teşhis edilmesi gerekiyor.

Biz eğer bu konuyu bu tartışmayı Fransa’da yapıyor olsaydık, İngiltere’de yapıyor olsaydık, Belçika’da yapıyor olsaydık bambaşka şeyler konuşabilirdik. Teknik hukuk konuşurduk. Ya da burada dolandırıcılık unsurlarını konuşuyor olsaydık başka şekilde konuşurduk. Hatamız şu, ben bu konuya girmeden evet size açamayacağım sürem olmadığım için, biz yöntem hatası yapıyoruz. Yöntem hatası yaptığınız anda, doğruya ulaşma şansınız yok, bana göre. Nedir o yöntem hataları şu: Yargı bağımsızlığı, anayasa, ekonomi o şu bu, işsizlik, bütün bunları siz eğer, tarihsel sürecinden kopup ve bugünkü büyük fotoğraftan kopuk ele alırsanız muhtemelen hiçbir biçimde doğru bir tarafa gidemezsiniz. Şunu demek istiyorum, bu anayasa meselesi de diğer buna bağlı meseleler de şu hepsi aslında bir büyük resmin parçaları ama büyük resmi doğru görmeden parçaya bir anlam yükleyemezsiniz. Yani yöntem önlemleri dediğim şunlar. Binlik bir yapboz ancak bin tane parçayı doğru biçimde birbirine ekleyebilirseniz size bir resim sunar. Onun içinde böyle tıkır tıkır sallanan bin tane parçanın herhangi birini alın şöyle bir bakın hiçbir şey söylemez size. Kendi içinde bir anlamı yok bunun ama kendi içinde bir anlamı var. O yüzden büyük fotoğrafı gözden kaçırmayalım.

O büyük fotoğraf 70-80 yıllık Türkiye’ye; anayasayı konuşurken bu günkü iktidarın zihniyetini de konuşurken bu büyük fotoğrafı hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Açık söylüyorum AKP ve Erdoğan bir sebep değil bir sonuçtur. Şimdi iflas etti, deniliyor bu siyasi iktidar. Doğru iflas eden bu siyasi iktidar değil ki, iflas eden açık açık söylüyorum, iflas eden Ulu önderin bize hedef olarak koyduğu büyük Türkiye, tam bağımsız Türkiye hedefini terk edip “Küçük Amerika” olmaya soyunan zihniyettir, iflas eden budur. (Salondan alkışlar) “Yani iflas eden Menderes, Özal çizgisidir, yani iki yüz yıldır Türkiye’de belki yüzlerce siyasi parti kurulmuştur, ama temelde bütün siyasi kavga iki siyasi akım arasındadır.  Birisi birtakım yanlışlarına rağmen uzun eğitim itibariyle tam bağımsızlıktan yana İttihat ve Terakki çizgisidir; birisi mandacı Hürriyet ve İtilaf çizgisidir.

Bu yüzden yöntem meselesi benim için, mesela bakın aynı hata şurada yapılıyor, son dönemlerin moda bir lafı var, “hepimiz aynı gemideyiz”, hepimizin aynı gemide olduğu doğru, ona bir tereddüt yok, bazen isteseniz de istemeseniz de aynı gemide olabilirsiniz. Amerikalar gittiler, Afrika’dan köleleri doldurdular gemiye getirdiler, aynı gemideydi köleyle öteki gemiciler, zenciler kendi isteğiyle mi bindi gemiye? Bunlar da aynı gemideler. Bu işin başka bir boyutu, ama aynı gemide olmak, rotayı kaptanı doğru bulmayı gerektirmiyor ki, evet aynı gemideyiz, ama ben şu anda rotayı da yanlış buluyorum, kaptanı da yanlış buluyorum, sevk ve idareyi de yanlış buluyorum, mürettebatı da yanlış buluyorum. Ama biz birbirine karıştırıyoruz, aynı gemideyiz doğru. Ama felakete doğru gidiyoruz, hep beraber gidiyoruz. Aslında doğru anlamda aynı gemide boğulma metaforunu en güzel ortaya koyan, gerçekten deha, sorgusuz sualsiz kabul ediyorum hepsini, çünkü o kadar büyük bir deha ki, anayasa ile örneklerini vereceğim. Ulu önder işte bu aynı gemide olmayı hiçbir alt kimliği altını çizmeyip vurgulamaksızın yurttaşlık bilinciyle oluşturmuştu. “TC ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” bu kadar basit, bu yüzden birinci yöntem sorunu budur. Parçaya değil büyük resme bakıp o büyük resimden hareketle parçayı doğru görmek, hiçbir siyasi iktidar baki değildir. Bu da gidecek çünkü bunlar da gidecek çünkü emperyalizmin nezdinde her kullandığının bir ömrün bir ön bir de son kullanma tarihi vardır. Ama bunların gitmesi değil, emperyalizmin B planının oluşturabilecek bir zihniyetin gelmemesidir.

İkinci yöntem sorunu, şudur, bütüncül bakmak lazım. Bunu lütfen siz içini doldurun. Şey satranç bana ait bir benzetme, ama satrancı atlar, kaleler, filler, vezirler, şahlar ve piyonlar oynamaz. Onları oynatan eller oynar. Yani piyon çıkıyorsa kendiliğinden çıkmaz o, iki ileri götürü, meselenin arka planına bütün bu siyasi tartışmalar vs. buna bakmak lazım. Benzer biçimde kimdir nen necidir, gölge oyunumuz çok öğreticidir, Hacivat Karagöz oyuncusu, perdenin önünden izlerseniz Hacıvat Karagöz oyununda birbirine giren iki kişi görürsünüz. Ama nereden izlediğiniz de önemli, önden izlerseniz öyle görürüsünüz; perdenin arkasında dolanırsanız göreceğiniz bir tek şey vardır her ikisini de hem oynatan, hem seslendiren aynı kişidir. O yüzden Feto, PKK, HDP, YDP, AKP o bu kimlerin oynattığı ve kimlerin seslendirdiğine lütfen bakınız. BU bir yöntem sorunudur benim açımdan, bunları örneklemiş olayım.

anayasa sempozyumu18

Şimdi gelelim Anayasa meselesine. İşte bu aslında bütün söylediklerim çıkışın nasıl olması gerektiğine bir şey olsun, duruşunda kendi şeyimde özetleyeceğim.

Ben anaysa meselesinde bir kere açık söyleyeyim, yeni bir anayasa fikri, bende çok ciddi tereddütler oluşturuyor. Herkesin hareket noktası başkadır ama bir zamandan beri, yeni bir anayasa yapma önermesi kuşkusuz bunu her öneren aynı saikla yapıyor demiyorum. Ama çok ciddi başka şeyler görülüyor arkasında, Mesela bir “anayasal vatandaşlık” söylemi var. Böylesine bir saçmalık duymadım, “anayasal vatandaşlık” diye bir şey olur mu? “Eşit yurttaşlık” eşit yurttaşlık olur mu? Yurttaşlık zaten bizatihi eşit yurttaşlık gerektiriyor. Anayasanın 10. Maddesi açıktı zaten. Her zaman açıktı. Ama siz tutup yurttaşlık bilicini zehirleyecek şekilde,  bütün alt kimliklerin altını gerekli gereksiz çizerseniz, arkasından bu gelir. Ama bu gelmiyor, bu getiriliyor ülkeye, bu bir operasyon, bu bir zihinsel genetik operasyonu. Çünkü Fransız Devriminin insanlığa, bana göre, en büyük armağanı, yurttaşlık bilinci ve duygusudur. Emperyalizme de sadece bu direnebilir. O zaman ne yapmamız lazım, köreltmemiz lazım. Bakın Atatürk düşüncesi küresel mikroplara karşı, bir savunma sistemi idi, bir füze kalkanı idi, bir bağışıklık sistemi idi. Atatürk’e saldırmaları sadece mayalarında, sütlerinde bir bozukluktan kaynaklanmıyor, bu bir operasyon, çünkü bu savunma sistemini kaldırırsanız, bu bağışıklık sitemini kaldırırsanız. Bu küresel mikroplar virüsler şak diye girer, bünyemize girdi nitekim.

O yüzden şimdi “beka” deniyor ya, bakın gene uçlarda savruluyoruz, bunlar diyorlar ki “ülkenin beka sorunu var”, birileri de diyor ki, “bunun bekayla ne alakası var”. İşte bu sizin beka sorununuz. Bence ikisi de doğru değil, Ben şöyle düşünüyorum, ülkenin bir beka sorunu var, ama bu beka sorunu 1950 den bu yana var, yeni değil bu beka sorunu. Çünkü hiç kimse konuşmuyor, Türkiye en son dış ticaret fazlasını ne zaman verdi, 1946 da dış ticaret fazlası verdi. 1946 dan sonra belini doğrultamadı bu ülke. NATO ya girdiniz işiniz bitti. İkili anlaşmalarla onlarla bunlarla biz hala bağımsız mı zannediyoruz kendimizi. “Beka sorunu” bu, “beka” sorunu ülke kurucu değerlerinden Atatürk’ten uzaklaştığından bu yana var şimdi artık operasyonun son aşamasına girilmiş durumda. Bu kadar basit. Küresel operasyonu böyle bir şey var, ama şimdi bu iktidar bütün bu yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla bizati kendisi de bir beka sorununa dönüştü. “Beka sorunu” evet “beka sorunu”, ama bunların bu durumu ülkenin gerçekten de bir beka sorunu olduğunun gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Yani “ya hep ya hiç “e bizi zorluyorlar. Buna başka örnekler de verebiliriz. Şimdi o yüzden anayasa meselesin ben ilk etapta böyle bakıyorum.

Anayasaya aykırı anayasa değişikliklerini konuşabilmek için önce bir doğru anayasa okuyabiliyor olmamız gerekir. Şimdi bakın insanları yanlışlarla yalanlarla aldattılar. İnsanları aldattılar ama hani diyorlar ya “ne yazık ki sapı benden”. Bunu birtakım profesör unvanlı “hukukçu olduğu düşünülen” insanların bu yalanları kabul ettirmeyi yaptırmasıyla yaptılar.

Bu anayasa 1982 Anayasası öyle veya böyle bir anayasa, bırakın anayasa değişikliklerini var olan anayasaya kimse uymuyor, paspas olmuş bu paspas. Ama öyle bir açmaza düşmüşüz ki, herkes paspas olmuş çiğniyor, bazı örneklerini vereceğim. Var ama bunun bir yaptırımı yok mu, var ama kim uygulayacak. Yargı normal şartlarda, ama yargı bitmiş. Şimdi bakın ben size iddialı söylüyorum, inanın bana, milli irade denilen kavramı halkın kendi kendine yönetmesi kavramını Atatürk’ten daha iyi ifade eden birine rastlamadım. Medeni bilgiler kitabını herkesin okuması lazım. Bu kadar mı özlü ifade edilir, bakın mesela diyor ki ulu önder: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, ama milletler egemenliklerini Meclislere dahi devretmemelidir, hep millette kalmalıdır, çünkü İstibdat meclislerden de kaynaklanabilir”. O yüzden dikkatinizi çekerim, “egemenlik kayıtsız şartsız meclisin demedi, milletindir” dedi. Şimdi doğru okumayı başlatalım.

Burada altıncı maddedeki egemenlik maddesi, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedi değil mi? “Meclisindir” demedi, “milletindir” dedi. Şimdi seçimlerin sonunda diyorlar ki, “milletimiz böyle istedi” çok güzel sen millete karşı mı geliyorsun. Size sorarım, millet bir seçimde oy kullananlardan mı ibaret. Bir kere en büyük kandırmaca buradan bu bir halkadır, en üst halka millet, sizi temin ederim, bu bilinçli kullanılmıştır, Atatürk zamanından, “halkın” da demiyor, dikkatinizi çekti mi acaba. Egemenlik kayıtsız şartsız halkın da demiyor, “milletindir” diyor. Çünkü bakın en üst halkada millet var. Millet daha önce bu topraklarda yaşayıp ebediyete intikal etmiş olanlar, halen yaşıyor olanlar ve henüz daha ana rahmine düşmemiş olup da ileride yaşayacaklar tamamı millettir. Halk bu gün şu anda yaşayanlardır, bir alt küme seçmen omun bir kısmıdır, bir de iktidara getiren bir seçmen çoğunluğu var. İşte bunlar en büyük aldatmaca burada, en büyük yalan bu. Bunlar seçmen çoğunluğunu  “millet” diye yutturuyorlar. Onun için “bir seçmen çoğunluğu dahi millet iradesini değiştiremez”. En azından millet iradesini yansıtan oranda bir şey olmalı, o yüzden nitelikli çoğunluk arıyor.

anayasa sempozyumu17

Türk milleti diyor, Türk Milleti egemenliğini anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlarıyla kullanır, kullanır sözcüğü dikkatinizi çekiyor değil mi? Hiçbir zaman egemenlik devredilmiyor, anayasadaki yetki ve organlar eliyle kullanılıyor sadece, devir yok. Bunlar öyle zannediyor ki, “ben seçimi kazandım, her istediğimi yapabilirim”, hayır efendim, istediğini yapamazsın. Anayasadaki seçtiği organlar eliyle yapar. Organlar yürütme organları yasama, yürütme, yargı. Bu üç yargıda altlık üstlük var mı? Bunlar basıyorlar yaygarayı “Meclisin yaptığını bu yargı nasıl böyle yapar”, yargı da milletin egemenliğini yansıttığı üç kuvvetten bir tanesi. Üstelik de yargı bana göre Meclisin de- yasamanın da üstünde, çok basit bir nedenden dolayı yasamaya verilen yetki geçicidir, şartlıdır ve oransaldır en azından. Baktığınızda şu oranda kazandı bu oranda kazandı, meşrudur ama yargı ne diyor, “yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır”. Yani hani diyor ya, “sen kimsin yavu” diyor. Bir savcıya bir hâkime “sen kimsin” diyor ya;  o “sen kimsin” dediği hâkim veya savcı bütün bir millet aslında. Ona yetki vermişiz, o yetkili. O yüzden Amerika’da Amerikan başkanı bir yere girdiğinde hiçbir hâkim ayağa kalkmaz, çünkü orada şu bilinir ki, o yargıç ayağa kalktığında aslında Amerikan milleti ayağa kalkmaktadır. Ama bir millet bir kişini önünde ayağa kalkmaz.

Dolayısıyla bakın kısıtlama var, diyor ki, egemenliğin kullanılması hiçbir surette bir kişiye veya zümreye bırakılamaz. E bu anayasa değişikliğinde ne oldu? Egemenlik bir kişiye bırakıldı. Hadi kişi de bir yana zümre zümre sülale, Lale Devri sülale, (Salondan gülüşmeler) “Bir ülkede bir insan damadını hazinenin başına varlık fonunun başına getiri mi? Akşam kayınpeder damat sohbet ediyorlar ne güzel yönetim. Geldi iki damat buluştular (ABD Başkanı Trump un damadı Türkiye’ye gelmişti) Bakın hiçbir kimse veya zümre kaynağını anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz. Söylüyor bunu anayasa, söylüyor. Çok basit bir şey sorayım size, bakıyorum yandaş medyaya “Başkan Erdoğan aşağı Başkan Erdoğan yukarı “ başkan Erdoğan haberleri. Bana anayasanın neresinde göstersinler “başkanlık” lafını. Anayasada olmayan bir şeyi nasıl kullanırsın, başkanlık hani cumhurbaşkanlığı sistemiydi? Başkanlık desen başkanlık hiç değil, cumhurbaşkanlığı diye böyle bir sistem yok.

Anayasa değişiklikleri konusunda benim hep üstünde durduğum çok kritik ince bir nokta var, o da şu. Böyle böyle getirildik bu günlere sapı benden bizden maalesef üzülerek söylüyorum. Şimdi hatırlayın anayasanın değiştirilemez maddeleri arasında olmayan madde değişikliklerinde, eğitimle ilgili hatırlayın, Anayasa Mahkemesi (AYM) bunu inceleyip iptal ettiğinde yeryüzünden oynadı dediler ki, “AYM anayasaya aykırı davranıyor, yetki gaspı yapıyor 148 diyor ya sadece şekil bakımından denetleyebilir.  Şey dışındaki diğer değiştirilemez hükümleri dışındaki esasa giremez, ilk bakıldığında çağ üstünde doğru gibi sanki hani, sadece şekil denetimi. Bakın buradaki ince çizgi bu, bazen anayasanın değiştirilemez maddesine şeklen hiç dokunmadan çok rahatlıkla onların içini boşaltabilirsiniz. Bence yurttaşa şöyle anlatmayı öneriyorum, örneği veriyorum size, örneğin şurası bir toprak parçası olsun; anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez hükmü üç maddelik burası. Bunun etrafında da bir çit olduğunu düşünelim. Çit de dördüncü madde olsun, söyleyemeyeceğini söyleyen madde. Şimdi ben buraya çiti kırarak veya açarak hiç girmesem, 200 metre ileri gittim, buradan aşağıya doğru tık tık tünel kazdım geldim, tık tık buradan çıktım, şimdi ben ihlal etmedim mi burayı, ama şeklen hiçbir şeyine dokunmadım ki, işte mesel bu. AYM de bunu söyledi dedi ki, sen görülebilir şekliyle bir maddeyi değiştiriyorum, amiyane tabirle söylüyorum, yağına aslında çaktırmadan güya, değiştirilemez maddeydi değiştiriyorsun, eylemli bir değiştirme bu, yok öyle bir şey.

Hani bir mühür fekki suçu var ya, mani mühürlenmiş binada mühür fekki bir şey var ya, mühre hiç dokunmasanız da pencereden girsek mühür fekki suçu gene oluşur. Önemli olan onun şekli olarak değiştirilmesi değil, içeriğine girilmiş olması. Mesela bir örnek verelim, değiştirilebilir bir madde değil mi, o cumhurbaşkanının görev süresi ile ilgili madde  şöyle bir değişiklik yapsa Meclis, değiştirilebilir madde ya, Cumhurbaşkanının görev süresi ölene kadardır; o da öldükten sonra oğluna, oğlu öldükten sonra torununa, olmadığı takdirde damadına devredilir” diye bir değişiklik yapsak. Şimdi AYM bunu incelemeyecek mi esastan. Asında sen bu değişikliği yaptığın anda, aslında değiştirilemez bir hüküm olan ikinci maddeydi demokratik hukuk devletinden bitirdin bitti, bu ondan sonra hızla birkaç şeyi daha vurgulamak istiyorum.

anayasa sempozyumu19

Şimdi bakın anayasayı ihlali, dolayısıyla bir gerçeği saptayalım, bunun asıl teşebbüs 2010 referandumuyla başladı, o olamadan bu olamazdı zaten, çünkü önce sistemin emniyet subaplarını devre dışı bırakmak gerekiyordu, sigortaları attıracaksın, yargı, bütün mesele orada. Şöyle düşünün ben size bir hap vereceğim, bir vitamin hapı çok güzel ama içinde de bayıltacak oranda da zehir var, içmezsiniz ki bunu, işte bu zehiri gizleyebilmek adına onu alladı pulladı çevirdi, çocukları böyle koruyacağız da böyle koruyacağız da, başka türlü yutmazsınız ki, bunun zehir olduğunu bile bile kim niye içsin, dolayısıyla 2010 la başladı. 17 referandumu ile ise insanlar Türk milleti aldatılarak, milletin hiç kabahati yok, kesin katılıyorum; siz 50 yıldır 60 yıldır yurttaşınızı eğitememişseniz karnını doyuramazsanız ona herhangi bir isnatta bulunamazsınız. Burada asıl büyük problem GDA dediğim (Genetiği değiştirilmiş aydınlar) yani hormonlu aydınlar, organik olanlarına hiç sözüm yok onlar da hormonlu soldur. Yeni sömürgeci sevici sol, “Amerika Orta Doğu’dan defol diyemeyen solcu, bu şeyle birlikte ben hep söylüyorum anayasamızın değiştirilemez, birinci maddesini kesinlikle değiştirildi, eylemli olarak değiştirildi. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir, Cumhuriyettir kısmını geçin, devleti ortadan kaldırdılar devleti. “Devlet bir kurumlar ve kurallar bütünüdür, devlet bu devleti ortadan kaldırdılar. Bırakın hukuk devletini, hukuk devleti gitti derken biz, ikiye ayırarak konuşmak lazım. Hem de devletti çökerttin hem hukuku çökerttin, hiç fark etmez.

İkinci madde de değişti, bu yapıyla beraber TC adalet içinde insan haklarına saygılı, asla böyle bir şey yok. Anayasal hakkınız var, toplantı ve gösteri yürüyüşü kullanabiliyor musunuz. Ne oldu bu anayasaya şimdi, pas pas.

Kala kala üçüncü madde kaldı. O da tehlikede onu söyleyeyim, bu ikisi giderse çünkü bu üç korunaksız kalır zaten. Uygun zamanı kolluyorlar gene. Dolayısıyla anaysa ihlali bana göre iki şekilde olur:

1-Hukuki çaktırmadan başka maddeler üzerinden operasyon yapılır.

2-Bir de fiili. Yani kabule göre dahi bu anayasada fiili eylemli olarak ihlal ediliyor olabilir. Kim “dur” diyecek buna “yargı”, öncelikle Anayasa Mahkemesi (AYM) iki kelam ediyorum şimdi ona. AYM, şöyle bir rivayet vardır ya avcılar anlatır, “bir ayının saldırısına uğramışsanız“  diyorlar. Eğer o sırada da korunacak bir şeyin yoksa yere uzan ölü taklidi yap. İşte şu anda AYM ölü taklidi yapıyor. Şimdi sipere girmişler aman bize bir şey olur, aman Feto’cu mu derler aman; şunun hep söylerim korku insani bir duygudur, herkes korkabilir, ama kimse sizin kafanıza şu ol bu ol, AYM üyesi ol demiyor. Dolayısıyla eğer korkuyorsan ertesi günü ayrılacaksın o makamdan. Eğer o makamda kalmaya devam ediyorsan da korkmak gibi bir yetkiyi ben sana tanımıyorum. Tarih sizi çok kötü anacak, ilerde aynalara bakamayacaksınız, çocuklarınızın da yüzüne bakamayacaksınız.

Bizde güzel bir laf vardır, “ölümden öte köy var mıdır” derler. Ne olacak sana, ne yapacak, en fazlası, değer mi bir insanın ne kadar yaşadığından ziyade, yaşadığı süre içerisinde nasıl yaşadığı önemlidir. Yazıkla olsun diye ben söylüyorum, kayıtlara geçsin diye.

Bir şey daha hatırlatayım, ayı her zaman bu ölü taklidini de yemez. Yargıyı da eleştiriyorum. Kuşkusuz bu söylediklerim içi yanan gene de mücadele etmeye çalışan bütün hakim ve savcılarımıza yönelik değil, ama maalesef bir dernek kurulmuş adeta Ölü Ozanlar Derneği’ni hatırlarsınız değil mi? Ölü Hakimler ve Savcılar Derneği çünkü Gogol’un dediği gibi Ölü Canlar var ya bazıları vardır, rahmetle anarım ilk aklıma o geldi Türkan Saylan Hoca gibi aslında öldükleri halde bu gün halen yaşıyordur, Nice insan vardır nefes alıp verdiği halde aslında ölüdür.

Şimdi çay toplayan Yargıtay başkanlarıyla, düğme ilikleyen Danıştay başkanlarıyla nasıl çözeceksiniz bu işi yazık, yazık.

reji değiştirilmiş durumda gördüğünüz gibi. Örnekler mesela Cumhurbaşkanının şu anki faaliyetleri, bir kere nasıl bir garabettir, sistemi değiştirmişsin bir şekilde. Ama andı aynı içtiği anda bakın siz hem parti genel başkanı ne yemin ediyor, “vatan ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacak, tarafsız olacak, yav adam her gün genel başkan olarak seçim çalışması yapıyor. Nasıl yapacak bunu, anayasaya aykırı, başka nefret söylemi, sürekli olarak nefret, hani sen vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, siz şu anda tehdit ediyorsunuz, tehdit ettiğiniz gibi anayasayı da ihlal ediyorsunuz ve kendiniz bizatihi beka sorunu haline geliyorsunuz. İnsanları ruhlarını ikiye bölerek başka şimdi cumhurbaşkanı diyorlar ya, ben bu değişiklikten sonra şunu söylüyorum, iki şapkalı birisi var önümüzde, ben Türkiye dâhilinde kendisini cumhurbaşkanı olarak görmüyorum; kendisi AKP genel başkanıdır. Ama yurt dışına karşı cumhurbaşkanıdır. Benim algım bu, hatırlıyor musunuz yıllar önce bir laf etmiştim “biz bununla başa çıkamıyoruz, Putin haddini bildirsin”, bakın bu doğru ve milli bir davranış değil, ben o zaman demiştim ki, iki tane CIAE eskisi bir laf etti, sen bu lafı edemezsin, senin haddine değil, bu bizim kendi meselemiz, biz yeriz onu biz ama sana yedirmeyiz. Yani doğru bakalım meseleye.

Ama bunların hepsi anayasa ihlali, Meclis başkanı anayasa ihlal ediyor, anayasa hükmü açık, nihayet istifa etti lütfetti. Anayasal sistemde bir takım davranışlar lütuf değil, bir zorunluluktur. Anayasa ihlali, şimdi Cumhurbaşkanına hakaret suçu, eski sistemde kâğıt üstünde de olsa en azından tarafsız bir cumhurbaşkanı milletin birliğini, temsilcisi, fazla yetkisi olmayan bir cumhurbaşkanı varken, anlaşılabilir mümkündü. Ama şimdi anayasaya aykırı 299. Maddede Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı değil sadece aynı zamanda AKP genel başkanına hakaret ettiğinizde 299, CHP Genel Başkanına, başka bir genel başkana hakaret ettiğinizde 125 böyle bir saçmalık olur mu? Derhal kaldırılmalıdır.

Ha şunu da söylemiyorum, ben kişisel olarak bakmam olaya, ben Bay Erdoğan olarak görmüyorum onu, bir hukukçu olarak, ben ilke olarak bakıyorum. Herkes hakaret etmeksizin görüşlerini bildirmekle yükümlü, hakaret etmeden ama beyefendi de bütün AİHM kararları ve bizim kararlarımız gereği konumu gereği çok ağır da olsa bir takım eleştirilere katlanmakla yükümlü, bu da bir lütuf değil, o da bir hukuki gerçeklik. Şimdi YSK anayasayı açık açık ihlal ettiler çatır çatır. Basit bir soru “Türkiye’de başka hukukçu kalmadı mı?”. Bir tek bunlara mı güveniliyor. Niçin değiştirmiyorsunuz. 120 tane hukuk fakültesi var, her şeyi geçin sadece bu görev süresinin uzatılması tek başına artık soyut olarak, tek başına bunların tarafsızlığından millet şüphelendi. Ne hizmet verdiniz de bunlar uzatıyorlar görev sürenizi. Ben ömrümde bir YSK başkanının henüz daha itirazlar yapılıp bırakın tamamlanmayı gece saat 01 de çıkıp seçim sonucunun açıklandığını görmedim, olamaz zaten sana bir süre itiraz gelecek bu gelecek. Bu yüzden YSK nın bu güne kadar yaptıkları yapacaklarının teminatsızlığıdır, benim için. Asla ve katla güvenmiyorum.

Şöyle bitireyim, herkes ihlal ediyor, peki ihlallerin bir yaptırımı var mı? Bu tartışmalı bir konu, ben kendi fikrimi söylüyorum, bir kere gereksiz yanlış ifadeyi düzeltelim, bazı yanlışlar çok kötü oturuyor, “anayasal suç işliyor”. Anayasal suçu kimse işleyemez, çünkü anayasalarda herhangi bir suç tipi olmaz, anayasal suç olmaz, bütün suçlar kanunda düzenlenir, onun o söylenmek istenen anayasal suç değil yanlış kullanılıyor. “Anayasal düzene karşı suç”, o tamam. Hani daha vahim kılmak için filan, yapmayalım bunu. Bakın burada “TC Anayasasını cebren ortadan kaldırma” diye ilişkisi var. Cebir şiddet unsuru gerekçesinde de söylüyor, “her somut olaya göre hâkimin takdiri belirleyecektir” diyor. Şimdi bu durumda illa da acaba cebir silahı dayamak mıdır, mesela sahip olduğunuz siyasi gücü kötüye kullanmak suretiyle bunu yapsanız olur mu olmaz mı? Ama bunun yanı sıra her şeyi geçin en basitinden görevi kötüye kullanma diye genel suç tipi var. Bu gün bu yargıdan dolayı bunların uygulanamıyor olması yarın bir gün uygulanmayacağı anlamına gelmiyor, bu suçların zaman aşımı süreleri oldukça uzun. Şöyle bitirelim, maalesef anayasa gördüğünüz gibi paspas oldu. Ha şimdi diyeceksiniz ki, dediniz ya baştan, ben yeni anayasaya ihtiyatla yaklaşıyorum. Ama ben şahsen, en güzel formu de odur, iki maddelik bir anayasa değişikliği gerekir diyorum:  1-1982 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. 2. 1061 Anayasası kaldırıldığı tarihi olan hükümleri çerçevesinde yürürlüğe girmiştir.

Bakın ben söylemiyorum, dünyanın sayılı anayasa hukukçuları 1961 Anayasasını dünyanın gördüğü en iyi anayasalardan biri olarak niteliyor.

Şimdi 31 Mart seçimleri var, seçimler önemsizdir demiyorum, bunları bir sarı kart, hatta doğrudan kırmızı kart görmesi gerekiyor. Ama şimdi 31 Marta gereğinden fazla anlam yüklersek yanlış, Türkiye’nin 31 Mart seçimlerinin sonucu ne olursa olsun bundan çok daha derinde ve ötede yani 1950 den bu yana büyük bir zedelenme var ülkede. Ülke yön duygusunu yitirmiş durumda, rotasından sapmış durumda, o yüzden ben şunu söyleyebilirim, son dönemde bir belirdi, “Atatürk ortak değerimizdir”. Şimdi nihayet anladılar keşke öyle olsa, bak mesela bu örneği şu örnekle anlatır, b ir fesli var ya Kadir Mısıroğlu, bu bir şeyler söylüyor, bir anda buna herkes çullanıyor, çullanmaya gerek yok, bilinçli olarak paratoner görevi görüyor. Bu bunları söyleyince bütün şimşekleri çekiyor ya, o zaman bunun kravat ceketlileri rahat rahat birtakım şeyler söylüyorlar. Şimdi “Atatürk ortak değerimizdir” e “Abdülhamit de ortak değerimizidir”, öyle söylüyorlar. İlla tam karşıt veya tam yandaş olmaya gerek yok ki, tarih öyle bir şey değil, Abdülhamit de hatasıyla sevabıyla iyi yaptıklarıyla kötü yaptıklarıyla tarihe mal olmuş bir kişi. Yüzde yüz Kişilik illa Kızıl Sultan, Yüzde yüz büyük Padişah diyerek Atatürk’de şunu anladılar, baktılar ki, Atatürk’e doğrudan saldırmaya cesaret edemiyor her şeye rağmen, çünkü hiç kimseye silah dayamadıkları halde 10 Kasım dokuzu beş geçe o temizlik işçisinin süpürgesini silah gibi tutup saygı duruşunu engelleyemiyor, engelleyemeyecek de (salondan alkışlar) bu sefer ne yapıyor, İnönü üzerinden Atatürk’e saldırıyor, orada atış serbest çünkü bu yüzden taktik değiştirdiklerini düşünüyorum. Ya Atatürk’ü yenemiyoruz, o zaman durum şu, “Atatürk ortak değerimizdir”. 10 Kasımlarda anın, Anıtkabir’e gidin, resimlerini duvara asın, onu yapın bunu yapın helal hoş olsun, illa ki, “yeter ki düşüncelerini hayata geçirmeyin”.

Şimdi altı ok evet devletçilik, Atatürkçüyüz, devletçilikte durum ne? Üretim diyor musun, kamuculuk diyor musun, halkçılık diyor musun, tam bağımsızlık diyor musun halen tutmuşlar stratejik ortak. Atatürk sanıyorum 1932-33 te, yahu bu kadar mı defa olur bir insan, diyor ki, “bir iktisaden gelişmemiş bir devletin iktisaden gelişmiş bir devletle bir araya gelerek yapacağı şey ittifak olmaz, bağımlılık olur”.  Şu zekâya bakın, “o yüzden”, diyor, “hükümetimiz bütün ülkelerle iyi ilişkiler içinde olacağız, ama hiçbir ülkeyle ittifak etmeme siyasetini izlemektedir”.

Al biraz ders al, sen Amerika’yla ittifak yaparsan, onunla da ittifak falan olmaz, seni ham yaparlar ve yaptılar da zaten.

Bu yüzden ben diyorum ki işte bunlar zihniyet belli bunlar; bunların ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama burada en büyük sorun tam bir ülkede maskeli balo var, hiç kimse olduğu gibi görünmüyor, karşınıza Atatürkçü Cumhuriyetçi diye çıkan insanların arka planını inceleyin diyorum ben. En büyük sorunumuz bu. Atatürk maskesi takmış, fakat gerçekte Atatürk’ü hiç bilmiyor, düşüncesini benimsemediği gibi uygulamaktan yana da değil. Ondan sonra ne oluyor, bay başkana laf söyleme şeyi vermiş oluyorsunuz. Nasıl yaparız bilmiyorum ama yarım kalan bir devrim var, Atatürk’ün ölümüyle birlikte gittikçe açılan, yarım kalan bir devrim var kesin. Bir çaremiz vardı biz bu kefeni yırtmıştık, biz bu küresel kefeni yırtmıştık, sonra tekrar giydirdiler. O zaman tek bir çıkar yolumuz var, gak guk etmeden bir de altı ok altı güçe değiştirilebilir de değil, yenileri eklenebilir de değil, hiç ihtiyaç yok tek başına devrimcilik oku, her şeyi içermeye yeter o altı oku doğru okursanız insan hakları, hukuk devleti, demokrasi en güzel şekilde içindedir ve Atatürk’ün sağlığında ben inanın ömrümde böyle bir demokratik lider yok, lütfen o yılları özelliğine bakın, siz hayatınızda 1928 de “Basın hürriyetinden doğan mahsurları gidermenin yolu yine basın hürriyetidir” diyebilen bir lider gördünüz mü? Yok, o yüzden ama gak guk etmeden yok ama her şeyiyle Atatürk politikalarına ve Atatürk çizgisine birebir geri döneceksiniz. Başka hiçbir yolu yok”. Alkışlar.

Karşılıklı sorular ve tamamlamalarla oturum sona erdi. SON

Cevat KULAKSIZ - 06 Mart 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnotlar :

anayasa sempozyumu20

[1] Ümit Kocasakal : 11 Mayıs 1966 tarihinde Köln'de dünyaya gelmiştir. Sinoplu bir baba ve Gümülcine göçmeni bir annenin çocuğu olan Kocasakal, ailesinin işçi olarak çalışmak için gittiği Almanya'nın Köln şehrinde doğdu. Çocukluğu ve gençliği Sarıyer Büyükdere'de geçti. 1986'da Galatasaray Lisesi'ni ve 1990 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Bir dönem avukatlık yapmasının ardından 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku asistanı oldu. 2000 yılında "Karapara Aklama Suçu" konulu adlı bir tez yazarak doktor ve 2005'te de AB Ceza Hukukunun Esasları adlı bir çalışmayla da doçent oldu.

İstanbul Barosu seçimlerinde başkanlığa Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Doç. Dr. Ümit Kocasakal seçildi.

Haliç Kongre Merkezi'nde İstanbul Barosu Genel Kurulu kapsamında gerçekleştirilen seçimlerde, 26 bin 97 avukattan 19 bin 816'sı oy kullandı.

Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubunun iki adayla katıldığı seçimlerde oy verme işleminin tamamlanmasının ardından sayıma geçildi.

Sonuçların salonda bulunan ekranlarda yansıtıldığı seçimlerde, Ümit Kocasakal 6 bin 80 oyla yeni Baro Başkanı oldu.

Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu'nun diğer adayı İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın ise 4 bin 520 oy alırken, Hukukun Üstünlüğü Platformu adayı Satılmış Şahin 4 bin 55, Çağdaş Avukatlar Grubu Adayı Kemal Aytaç 3 bin 247, Katılımcı Avukatlar Grubu Adayı Mustafa Kemal Güngör 1.236, Özgürlükçü Hukuk Platformu adayı Feyzi Çelik 678 oy aldı.

AKADEMİK HAYATI

Eğitim Geçmişi:

2001 Yardımcı Doçent Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İstanbul
2000 Doktora İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İstanbul
1996 Yüksek Lisans İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İstanbul
1990 Lisans İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İstanbul
1985 Lise Galatasaray Lisesi İstanbul

Mesleki Geçmişi:

2001- Yard.Doç.Dr. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İstanbul
2001- Fakülte Kurulu Üyesi Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İstanbul
1995-2001 Araş.Gör. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi İstanbul

Verdiği Dersler:
Ekonomik Suçlar Bağlamında Kara Para Aklama ile Mücadele
Mukayeseli Hukukta ve Türk Hukukunda Terörle Mücadele

AKADEMİK YAYINLAR

Makale (Yayımlanmış eser)
# Ümit Kocasakal, 2000, Ticaret Odası Yayınları, İstanbul, 245, 4, s:67-81: Depreme Bağlı Yapı Hasarları Sonucu Meydana Gelen Ölüm ve Yaralanma hallerinde Yüklenicinin Ceza Sorumluluğu; İnşaatçıların Deprem Hasarlarından Doğan Sorumlulukları ile Hasarlı Binaları Onarma ve Güçlendirme Yolları
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 2000, Milliyet Gazetesi: Karapara Demokrasiye Tehdit
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 2000, Radikal Gazetesi: Soykırım ve Yasalar
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ümit Kocasakal, 1999, Ocak-Şubat, Aktüel Hukuk Dergisi, s:26: Ölüm Orucunda Bulunan Tutuklu ve Hükümlülere Yapılabilecek Rıza Dışı Müdahalenin Hukuka Uygunluğu Sorunu
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ümit Kocasakal, 1998, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, 3, s:247-265: Yeni Fransız Ceza Kanununda Genel Hatlarıyla Cezalar Sistemi
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 1997, Radikal Gazetesi: Suç Artışındaki Neden CMUK Değildir
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 1997, 15, Nokta Dergisi, 37: Kadın ve Erkek Aynı Hükme Tabi Olmalıdır (Zina suçu ile ilgili görüşler)
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 1997, Radikal Gazetesi: Tarikat, Şeyh, Nikah (TCK 237. madde kapsamında resmi nikah olmaksızın dini nikah yapma eyleminin irdelenmesi
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ümit Kocasakal, 1996, Ocak, Karayollarında Denetimin Caydırıcılığı-Trafik Sempozyumu, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 4, s:87-96: Trafik Suçları ve Cezalar
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ümit Kocasakal, 1996, Galatasaray Sosyal Bilimler Dergisi, s:3-33: Sanığın Korunması
Makale (Yayımlanmış eser)
# Çeviren; Ümit Kocasakal, 1996, Palazzo FRANCESCO, İstanbul Barosu Dergisi, İstanbul, 70, 10-11-12, s:818-829: Organize Suçluluğa Karşı İtalyan Mevzuatı
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ümit Kocasakal, 1996, Cumhuriyet Gazetesi: Terörle Mücadele Yasasına Eklenen
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 1996, Radikal Gazetesi: Yüksek Ceza Caydırıcı Olabilir
Makale (Yayımlanmış eser)
# Ü.Kocasakal, 1996, Cumhuriyet Gazetesi: Avrasya Feribotu Eylemcileri Yanlış Değerlendiriliyor
Yüksek Lisans Tezi
# Ümit Kocasakal, 1996, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: Ceza Hukukunda İtiyad
Doktora Tezi
# Ümit Kocasakal, 2000, Doktora tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul: Karapara Aklama Suçu

Yazarlar