cevat kulaksiz

Tek Adamlık Padişahlıktan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten Tek Adamlık “Başkanlığa” Doğru!

Son Padişahın Son Sadrazamı, Son Kabinesi... 

Osmanlının tek adam (padişahlık) yönetiminin yıkılış sıralarında son sadrazam (devrin son başbakanı gibi) Tevfik Paşa’nın (1845–1936)[1] hükümet kurma yıllarında bazı anılara dönmek istedik. O zamanları tek adamdan (padişahtan) Cumhuriyete geçme arifesi idi. (Cumhuriyet’e o günlerden beş yıl sonra geçildi 1918-1923)

Padişahlık döneminde (tek adam) halk padişahın kulu, adeta marabası gibiydi. Cumhuriyet ise her Osmanlı ferdini kulluktan kurtardı, hür ve özgür vatandaş haline getirdi. Son anayasa değişikliği ile özgür ve hür vatandaşlar “biat”çi halk haline getirilmekte. Yani kısaca Osmanlı özentileri, ülkeyi Cumhuriyet’ten tam 85 yıl sonra da (1923-2018) ne garip ki, Cumhuriyetten tek adam (başkanlık) sistemine dönmekteyiz.

İçine girmek için 40-50 yıldır kapısında beklediğimiz AB nin hiçbir ülkesinde ve çağdaş dünyada böylesine tek adamlık-başkanlık yönetimi yok. İnanır mısınız, dünyanın en geri kalmış on ülkesi tam başkanlıkla yönetiliyor. Tek adam, bir halk tabiriyle söyleyelim, “evliyaullah” da olsa yanılır, zaten 16 yıldır tek adamın isabetsiz karar ve yanılgılarını toplumca  yaşamıyor muyuz. En iyisi, her çeşit demokratik görüşlerin bulunduğu ve tartışıldığı parlamenter demokrasidir. Cumhuriyet tarihinin en müsrif yöneticisi olan RTE yüzünden Türkiye tarihinin en borçlu dönemine girdi. Düşünebiliyorsunuz, Meclis hemen hemen saf dışı olacak, Başkan ülkeyi kararnamelerle yönetecek. Muhtemelen RTE de, “nasıl olsa halk beni yine seçer, ben de ülkeyi eleştirisiz, şikâyetsiz çiftlik gibi yönetirim” düşüncesiyle, bu şaibeli hem de hileli hurdalı anayasa değişikliğini, kendisi için Başkanlığı getirmiş olmalı.   

Böylece günümüzde nerede ise demokratik rejimi değiştirecek, ulusal egemenliğin (meclisin) yetkilerinin hemen hemen tek adama verilecek “Türk başkanlığını” getirecek olan son anayasa değişikliğinin seçimleri yakında yapılacak.

İşte bu çelişme ve gelişme durumlarını yaşarken, Cumhuriyet’ten önce Osmanlının son hükümetine doğru bir anımsama yapalım, diye düşündüm.    

sadrazam ve isgal kuvvetleri

İşgal Yılları...

İttihat ve Terakki Partisinin (İTP) istemi üzerine Birinci Dünya Savaşı’na (1914-1918) giren ve savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ile topraklarının çoğunu kaybetmeye başlamıştı. Savaşın suçlusu kabul edilen Osmanlının, yönetimdeki İttihat ve Terakki’nin üç paşası Enver, Cemal, Talat Paşa’lar, yurttan kaçmışlar, gıyaplarına idam cezası verilmişti. Alt kademede bulunan İTP nin tüm kadroları yerlerinde duruyor, ideallerini amaçlarını gizliden gizliye sürdürüyorlar, Padişah Vahdeddin yanlısı hükümetleri, sadrazam ve bakanları gizlice tehdit ediyorlardı. Aşağıda Padişah Vahdeddin’in açıkladığı gibi, bu tehdit yüzünden Tevfik Paşa Kabinesine girmek istemeyen vekiller varmış.

Padişah Vahdettin, müttefiklerin baskısı ile 21 Aralık 1918 tarihinde meclisi feshetti ve ardından kısa bir süre için Tevfik Paşa (1845–1936) hükümeti dağıldı. Tevfik Paşa, 12 Ocak 1919 tarihinde yeniden hükümet kurdu ancak işgalcilerin zorlamasıyla 3 Mart 1919 tarihinde istifa etti.

İşte bu yazıya böylece yazmaya devam ederken 20 Mayıs 2018 gecesi saat 00.05 de, CNN Türk kanalındaki bir programda bir grup sunucu, tam da o an anlatmaya çalıştığım bu yıllarına ait olayları anlatıyorlardı. “İttihatçılar bir cemiyet kuruyorlar, cemiyetlerinde Mustafa Kemal, Kara Kemal…..gibi ittihatçılar, hükümet yanlılarına, padişah aleyhine gizliden gizliye çalışmaları yürütüyorlar, hükümet kuran Tevfik Paşa’yı padişahı, bakanları “kaçıralım”. Tevfik Paşa hain değildi….vb” diyorlardı.  Ben yazıma devam ederken, konuların yani yazımla TV programının denk düşmesine önce şaşırdım, sonra da TV programını es geçerek yazıma devam ettim.

İşte Tevfik Paşa’nın iki kez hükümet kurmasındaki, hükümet kurmasına ilişkin ilginç olayları, bazı kaynaklardan yararlanarak sunacağım.

sadrazam tevfik pasa

İşgalde Nazır (Bakan) Olmayı İstemeyenler...

Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa devletin en buhranlı, işgalli yıllarında sadrazamlığa atandığından iki gün sonra İtilaf devletlerinin donanmaları İstanbul’u işgale başladı.

Mondros Mütarekesinden sonra müttefikler başta İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan, yurdumuzun büyük bir çoğunluğunu işgal etmeye başlamış, devlet ve halk ümitsizlik içinde. Sadrazam Tevfik Paşa hükümet kurması için Padişah Mehmet Vahdeddin tarafından görevlendirilmiş, fakat hiç kimse kabineye girmek istemiyor. Bazen yalvar yakan nazır (bakan) olmak isteyenler, hatta “bakan olamayacağım” diye Sadrazam Tevfik Paşa önünde iki kez bayılanlar olurken, bu kez bu karanlık günlerde de hiç kimse nazır (bakan) olmak istemiyordu. Kendisine Padişah Vahdeddin tarafından Maarif Bakanı  (Milli Eğitim Bakanı) olması için ısrar edilen Rıza Tevfik, anılarını anlattı “Biraz da Ben Konuşayım” adlı kitabında şöyle anlatmakta: “-Padişah beni bir buçuk saat kadar yanında bekletti hükümet kurulması konusunda şunları anlattı:

“Hala bir kabine teşkili mümkün olmuyor, çünkü kimi davet ettikse evvela makamı kabul ediyor,  fakat bir gün sonra kabine reisine (Sadrazama) itiraz ediyor. Kimisi istihareye yattığından [2] ve istiharenin uygun çıkmadığı”mdam bahisle kabul etmek istemediğini ve teşe’üm (kötüye yorma, uğursuz sayma) ettiğini vesile-i mazeret addederek çekiliyor. Kimisi de refikası pek sinirli olduğu için reddetmeğe mecbur olduğunu söylüyor. Kimisi de sıhhatini bahane ediyor ve anladığımıza göre tertibat ve teşkilatını hala muhafaza etmekte olan İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından merkez mühürüyle mühürlenmiş imzasız tehditler gönderiyor ve bu itirazlar bundan tevellüd (doğma doğum) ediyormuş. Siz böyle şeylerden, bu gibi numayiş ve tehdidlerden korkmaz bir adam olduğunuz için ve bilhassa Maarif Nezaretine gelmenizi herkes hüsn-i telakki edeceği için size müracaat ettik. Eminim ki siz bu hizmeti reddetmezsiniz”. Bunları söyleyen padişah Rıza Tevfik’in nazır olması için ısrarla rica ediyordu. [3]

Bilimden uzaklaşan Osmanlı Cehalet, Bilimsizlikten Batmıştı...

İsterseniz, burada durup bir parantez açalım ve Tevfik Paşa’dan Vahdettin’den geriye gidelim. Avrupa XV. Yüzyılda Rönesans ve dinsel reformun itici ivmesiyle matbaayı bulmuş, bilim, sanat ve keşiflerde eşsiz mesafeler alıyordu. Peş peşe buluşlarla birlikte hızla ilerliyordu. Bilimi, sanatı, matbaayı es geçen, üç yüz yıldır yerinde sayan Osmanlı, “Eyyy Almanya”  “Eyy Fransa!” der gibi, eyy Frenkler” diyerek elinde kılıç, hala fetihler yapacağını sanıyordu. Hiçbir alanda buluşu, ne ki doğru düzgün üretimi olmayan Osmanlı, Abdulhamid’e Vahdeddin’e doğru gelirken baktı ki her malı dışarıdan alır hale gelirken, devamında dışarıdan borç almaya başlamış ve borcunu da ödeyemez hale gelmiş. Borç aldığı parayı keşke üretime yönelik makine tesis yapsa, ne ki oraya buraya köşk ve saraylar yapmıştı.  (Bu tıpkı Osmanlıya hayran olan Osmanlı kafalı RTE nin, oraya buraya kaçak saraylar [4], büyük camiler, imam hatipler açıp ülkeyi borç batağına (450 milyar dolar) sokuşuna ne kadar da benziyor).

Hatırlayınız, Osmanlıya borç veren emperyalistlerin, borcunu ödeyemeyen Osmanlının en can alıcı ve gelir getiren servetlerine Duyun-u Umumiye-Reji idaresi ile el koymasını hatırlayınız. Borca batan Osmanlı, yurdunu işgale hazırlanan emperyalistlerden borç para isterken, işgalcilerin (Fransızların) istikraza (borca-borç para vermek ) razı olmak için canımızı alacak şartlar ileri sürmüşlerdi”  verirken, “en can alıcı, canımızı yakan” tekliflerde bulunduklarını Cemal Paşa, anılarında üzüntü ile anlatıyordu. [5],

Kim ne derse desin, Osmanlıyı bilimsizlik-cehalet ve hurafe yıktı...

Bir ülkede bilim dışı tavırlar arttıkça, cehalet ve hurafe de alabildiğine artar. Osmanlı 300 yıl bilim ve sanatı es geçince cehalet ve hurafe de artmaya başlar. Bir kaynaktan okumuş ve daha önceki yazılarımın birinde anlatmıştım. Osmanlı Avrupa’daki topraklarını ülke ülke kaybederken, gerileyen ve geriye çekilmekte olan bir Osmanlı birliğinde şöyle bir olay yaşanır. Bir müfreze bilemedikleri bir araziye gelirler, fakat arazide yönlerini şaşırırlar, ne tarafa gideceklerini bilemezler. Kendilerini koruduklarına inanan askerler yanlarında küçük Kuranı Kerim taşırlar.

Osmanlı’da okulda yetişen askerler yetmediği için, askeri oklularda okumamış güya maharetli “alaylı” subaylar da vardır. İşte o yolunu şaşırmış müfrezenin başında bulunan birliğin komutanı olan subayın aklına, yön bulmak için şöyle bir fikir gelir. Halk arasında, “en büyük rehber Kuran” denilir ya, işte o alaylı subay bunu hatırladığı için eline bir Kuran alır, bir ipe bağlayıp Kuranı sallar. Haliyle kirmen gibi dönmeye başlar ve sonunda bir konumda durur. Komutan derki, arkadaşlar en büyük rehberimiz Kuran ya, sonunda bir yönde duracak. İşte Kuranın uzununa durduğu yöne gideceğiz”. Düşününüz çağdaş ordular o zamanları bile yön tayin etmek için pusula kullanırken, bizimkiler böyle bir yöntem uyguluyor. Keçi kuyruğundan meteoroloji raporu alan komutanlardan tutun da çok şey sayabiliriz. Ama konunun dışına çıkmayalım. Parantezi kapatarak asıl konumuza, Osmanlının son padişahının son sadrazamının uygulamalarına dönelim.  

Sadrazamın Mühründen Şifa Umuyordu!

“savaştan sonra gelip Tevfik Paşa’ya feryat ederken babası şehit düşmüş yetim çocuklar annelerinin, ninelerinin kucağında soluğu Bâbıâli’de alıyordu. Yine Paşa’nın çok yoğun görüşmelerinin olduğu bir günde kucağında üç yaşında bir erkek çocukla Edirnekapı’dan geldiğini söyleyen bir kadın, torununun konuşma bozukluğu yaşadığını, Tevfik Paşa’nın okuyup üflemesini görevlilerden ağlayarak istediğini Ragıp Bey anlatıyor (vaktinde konuşamayan çocukların sadrazama getirilip ağzına padişahın mührü hümayununu dokundurmak o devirde adettendi). Görevliler, Paşa’nın müsait bir zamanında ninesiyle çocuğu huzura getirmiş, bir İstanbul beyefendisi olan Tevfik Paşa gelen ziyaretçileri gayet kibar bir şekilde karşılamış, yeleğinin cebinden çıkardığı mührü hümayunu maşallah diyerek çocuğun ağzına üç kez dokundurmuştu. Mühür yöntemi bir işe yaramadığı vakit konuşamayan çocuklara hünkârın yemeğinden arta kalanların yedirilmesi de görülmedik bir vaka değildi”.[6] Örnekte de görüldüğü gibi, en alttakinden en üsttekine kadar böylesine bilimsizlik, cehalet, hurafe içinde olan bir toplum ve devlet ilerleyen çağı yakalayabilir mi?  Batı bilim ve teknolojide hızla ilerlerken Osmanlı geriliğin, geri kalmışlığın bataklığında çırpınıyordu; Osmanlıda okuma yazma bilmeyen sadrazamlar bile vardı (siz başbakan anlayın). Düşüne biliyor musunuz başbakan okuma yazma bilmiyordu, o ülke çağdaş olabilir mi?  

Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin istifası üzerine göreve gelen Tevfik Paşa, hükümetini, 11 Kasım 1918 tarihinde kurmuştur. Bu, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra kurulan ilk hükümettir. Bu kabine İttihat ve Terakki Partisi’ne muhalif eski ve tecrübeli politikacılardan Hürriyet ve İtilafçılardan kurulmuştur.

(Mustafa Kemal Paşa da tam bugünlerde 13 Kasım 1918 de trenle İstanbul'a geri dönmüştü. İstanbul Boğazına demirlemiş itilaf devletlerinin donama ve askerlerinin engellemeleri ve saatlerce Haydarpaşa rıhtımında bekletildikten sonra İstanbul sahiline geçebilmişti).

Osmanlının bu son sadrazamının kurduğu hükümetin üyeleri başta Tevfik Paşa 73 yaşında olmak üzere, hemen hepsi yaşlı kimselerden oluşuyor ve “yaşlılar kabinesi” idi.

Mebusan-ı Meclisi nasıl her dünden, ırktan olan mebuslar teşkil ediyorsa,  Tevfik Paşa kabinesinde de öylesine farklı dinden, düşünceden, gruptan nazırlar vardı. Kabinede padişah yanlısı, İttihat ve Terakki yanlısı, Hürriyet ve İtilafçılar (Hİ)  gibi farklı görüş ve gruptan mebuslar vardı.

Tevfik Paşa kabinesinden bazı nazırlar:

Meşihat Nazırı (Bakan): (İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi): Darülhikmet-i İslamiye üyesi Haydarizade İbrahim Efendi.

Dahiliye Nazırı: Eski Kırıkkilise mebusu Avukat Mustafa Arif Bey.

Hariciye Nazırı: Eski Ticaret ve Ziraat Nazırı Mustafa Reşit Paşa.

Harbiye Nazırı: 1. Ferik Abdullah Paşa:

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi: Cevat Paşa.

Maliye Nazırı: Eski Nazır Abdurrahman Efendi:

Adliye Nazırı: Eski Ferik Ali Rıza Paşa

Evkaf Nazırı: Eski Van Valisi Ahmet İzzet Bey (Kambur)

Maarif Nazırı: Eski Mebus Rıza Tevfik Bey

Nafia Nazırı: Eski Evkaf Nazırı Mehmet Ziya Paşa, (reddetmiş)

Ticaret ve Ziraat: Eski Adliye Müsteşarı Kostaki Vayani Efendi.

Şuray-ı Devlet: Eski Maarif Nazırı Nazım ve Sultan Aziz’in damadı Mehmet Şerif Paşa

Posta Telgraf: Eski Nazır Oskan Efendi (Avrupa’daymış ret etmiş), eski Cebel-i Lübnan Mutasarrıfı Yusuf Franko Paşa

İaşe Nazırı: Muzaffer Bey (vekil), Maliye Nezareti 1. Sınıf Müfettiş ve Borsa Komiseri Raşit Bey, [7]

Bakan (Nazır) Olamayacağım Diye Bayılanlar...

Derin mebus ve bakanlarından Cavit Bey bu kabine oluşumu hakkında şunları söylüyordu: “Şeyhulislam Haydarizade, Maliye Nazırı Abdurrahman ve Evkaf Nazırı İzzet Bey hem değersiz, hem de “intikam” adamlarıydılar”. Türkgeldi de şöyle diyordu: “İzzet’tin, Abdullah Paşa’nın komşusu olduğu için ve “arkasında beş bin Kürd vardır” diye, --nazır olmayacağım-diye iki kez bayılıp Tevfik Paşa’nın ayaklarına ağlayarak kapandığı, tabii en önemlisi, Vahdeddin’in haber gönderdiği için Evkaf Nazırı yapıldığını anlıyoruz”.

İzzet Bey, Paris’te oturan ünlü muhalif ve Kürtçü önder Şerif Paşa’nın amcası, Kürt Sait Paşa’nın kardeşiydi. Mustafa Kemal’i idama mahkûm edecek Kürt Mustafa, İzzet Bey’in eniştesiydi”. (Sf 78)

vahdeddin mezari

Yazımızı burada bitirirken şunu da eklemek şart oldu. Yavuz Sultan Selim’den son Osmanlı Padişahı Vahdettin’e kadar tüm padişahlar devletin başı tek adam ve İslam âleminin de Halifesi, dini lideri idi ve de “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” idi. Halk padişahın-Halifenin kulu, kölesi gibi idi. Osmanlı’nın 1919 da yıkılışından, vatanın işgalinden sonra, devletin başına çöreklenmiş ucube yönetici Son Padişah-Vahdeddin-Halife utancından korkusundan işgalcilerin gemisi ile kaçmıştı. Hemen 5 yıl sonra 1923 de kurulan Cumhuriyet’le vatandaş gerçek özgürlüğüne, vatandaş olma hakkına Atatürk sayesinde kavuştu.

Aradan daha yüz yıl bile geçmeden 2002 den sonra iktidara gelen Osmanlı özentili gerici bir iktidar, Cumhuriyetin tüm kurucu değerlerini “allak bullak” ederek, bu kez devleti Cumhuriyetten, padişahlık gibi tek adamlık ucube bir yönetime dönüştürmek için hileli, şaibeli anayasa değişikliği ile yol almaya başladı.

Tek adam padişah halkı kul görürken, ona özenen şimdiki Osmanlı kafalı yönetim halkı “biatçi” kul gibi görmeye başladı. Yandaşları RTE yi kâh Halifeye benzetiyor, kâh peygambere benzetiyor, alabildiğine dinsel sömürü ile iktidarını sürdürmeye çalışıyor.

 Şimdi vatandaşımız 24 Haziran’da tek adamlıklı mı, Cumhuriyet ve demokrasi için mi tercihini yapacak. Bir dönüm noktasındayız. Bu tek adamlık yönetim çağdaş bir demokrasi ile bağdaşmaz, ülkeyi 1919 un ötesine sürükler. Zaten bataklığın alametleri görünmeye başladı. Tercih senin.

Cevat KULAKSIZ – 24 Mayıs 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 

Dipnotlar :

[1] Ahmet Tevfik Paşa (1845–1936) 

Ahmet Tevfik Paşa, 11 Şubat 1845 tarihinde doğdu. II. Abdülhamit ve devamla V. Mehmet Reşat saltanatında, 13 Nisan 1909 - 5 Mayıs 1909 tarihleri arasında, VI. Mehmet Vahdettin saltanatında ve İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönemde 11 Kasım 1918 - 3 Mart 1919 ve 21 Ekim 1920 - 4 Kasım 1922 tarihleri arasında, üç dönemde (esasen beş dönem) toplam iki yıl dört ay yirmi dokuz gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. Aynı zamanda son Osmanlı sadrazamıdır. 

Kırımlı Ferik İsmail Hakkı Paşa'nın oğludur. Subayken askerden ayrılarak Babıali Tercüme Odası'na girdi. 1872'den sonra çeşitli dış görevlerde bulundu, Atina ve Berlin'de elçilik yaptı. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Meclis-i Ayan üyeliğine atandı. 31 Mart Olayı sırasımda istifa eden Hüseyin Hilmi Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girerek denetimi ele geçirmesi ve II. Abdülhamid'i tahttan indirmesi üzerine istifa etti. Daha sonra Londra elçiliğine atandı. 

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Ahmed İzzet Paşa'nın istifası üzerine ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Ocak 1919'da padişaha yakın kişilerden oluşan yeni bir hükümet kurdu. Ama bu değişikliğin Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı tatmin etmemesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı. Paris Barış Konferansı'nda (1919) Osmanlı heyetine başkanlık etti. 21 Ekim 1920'de Damat Ferit Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi. Görevi sırasında Ankara Hükümeti'ne, Londra Konferansı'na (Şubat-Mart 1921) birlikte katılmayı önerdi, ama Mustafa Kemal'in bunu reddetmesi üzerine konferansta Ankara Hükümeti'ni Bekir Sami Bey, İstanbul Hükümeti'ni ise Tevfik Paşa temsil etti. Konferans sırasında Türkiye'nin tek temsilcisinin Ankara Hükümeti olduğunu belirterek sözü Bekir Sami Bey'e bıraktı. 

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasından sonra istifa etti. 1934'te Okday soyadını aldı. 8 Ekim 1936 tarihinde vefat etti. http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=4330

[2] Bir işin hayırlı olup olmayacağını görülecek rüyadan anlamak ereğiyle ve Girişilecek niyetiyle, aptes alıp dua ettikten sonra yatıp uyumak. Hurafe boş inanç

[3] Biraz da Ben Konuşayım Rıza Tevfik İletişim Yayınları 1993 sf 34-35

[4] AOÇ deki  1150 odalı “kaçak saraydan” sonra Marmaris’te sit alanına ikinci “kaçak saray” Marmaris Okluk Koyu’ndaki dört oda, bir salondan oluşan 230 metrekarelik cumhurbaşkanlığı konutu yıkılarak yerine görkemli bir yazlık saray yapılıyor. Doğal sit alanı ve ÖÇK Bölgesi olarak koruma altında bulunan bölgede yer alan koyda inşaatına başlanan yazlık sarayda 300 kişi aynı anda konaklayabilecek. Saddam’ın da Dicle kıyılarında sarayları vardı.

http://haber.sol.org.tr/toplum/erdogan-icin-marmaristeki-okluk-koyuna-yazlik-saray-200047

[5] Anılarım Cemal Paşa Parola Yayınları 2016 sf 92

[6] Murat Kutlu Son Sadrazam: Tevfik Paşa http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/son-sadrazam-tevfik-pasa/

[7]  İstanbul Hükümetler ve Milli Mücadele Sina Akşin Cem Yayınevi 1992 sf 78

Yazarlar

Partly cloudy

23°C

Istanbul