koy enstitusu ogrencileri okullarini insa ediyor2 1

Köy Enstitülerinin Doğuşu Ve Kaldırılışı..

(Köy Enstitülerinin kuruluşunun 78. yılı anısına)

“Köy Enstitülerinin kurulduğu yerlere birer meçhul öğretmen anıtı dikilmeli ve her kuruluş günlerinde (17 Nisan) saygı duruşunda bulunmalıyız.” Uğur Mumcu

Köy Enstitülerinden vazgeçilmeseydi, Türkiye bugün bu durumda olmazdı”. Hıfzı Topuz Gazeteci

Köy Enstitüleri’nin amacı Türk köylüsünü cumhuriyet ve demokrasinin yurttaşı haline getirmekti”. Talip Apaydın

“Köy  Enstitüleri’nin kapatılmasıyla Cumhuriyet çok şey kaybetti” Talip Apaydın

Son dönemde bu dünya için değil, öbür dünya için eğitim ağırlık kazandı. Talip Apaydın.

Köy Enstitülerinin doğuşu:

17 Nisanda Köy Enstitülerinin kuruluşunun 78. Yıldönümünü anarken,  bu okulların kuruluş, kapanışına neden olan etkenlere bir göz atma gereğini dudyduk. Bu okulu bitirip de köylerde cehaletle, nice meşaketle çalışıp mücadele eden ve rahmete kavuşan tüm öğretmenleri, aydınlanma neferlerini saygı ile anıyoruz. 

Yurdumuz ölümcül bir Kurtuluş Savaşı’ndan kıl payı zaferle çıkmıştı. Osmanlı, yıkılışında, halkının yüzde 95 den fazlası okuma yazma bilmeyen, yaralı, çok yorgun, bezgin, yoksul ve borç içinde halk bırakmıştı, Cumhuriyete. Hele köylümüz, askerlik yapmaktan, devlete vergi vermekten bizar olmuş, nice savaşlardan yetim ve dullar diyarı olmuş Anadolu köylüsü binlerce yıl karasabanla tebelleşiyordu.  En kısa zaman halkın eğitilmesi ve kalkınması gerekiyordu. Yani halkını hem eğitilecek, hem de her alanda üretim yapabilecek bir çabaya acilen gereksinim vardı. Yani halkımız hem okuma yazmayı öğrenecek, hem de aynı anda üretim yapabilecek, yani yeni Cumhuriyet yaparak yaşayarak bir ortamın arayışı içineydi.

İşte bu nedenle, Cumhuriyetin ilan edildiğinin ertesi yılı 1924 yılında, Atatürk, “yaparak yaşayarak eğitim, sisteminin”  kuramcısı ABD li Eğitimci John Dewey’i yeni Türkiye Cumhuriyetine davet etti.

John Dewey (1859-1952) ABD li filozof ve eğitim kuramcısıydı. Ona göre sadece okula dayalı ezberci bir eğitim değil de, eğitim ve öğretim yaparak yaşayarak öğrenilirdi. Birey önce okulda toplumsallığı yaşamalıydı. Eğitim konusunda Marks’la aynı görüşteydi.

John Dewey, Türkiye’de kaldığı iki ay içinde İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir gibi kentlerdeki okulları gezip rapor hazırladı.

Tanin gazetesine 26 Ağustos 1924 de verdiği röportajda eğitim konusundaki görüşlerini şöyle açıkladı:

Çocukların yalnız hafızalarına yüklenmemelidir.  El işlerine önem verilmeli, köy hayatı ile irtibat kurulmalıdır. Örneğin, buğday yetiştiren bir çevrede teoride tohum ve türleri gösterilerek, toprağın, havanın iklimin ve hayat durumu üzerindeki etkisi öğretilerek, ziraat, alet edevat yine aynı surette ameli olarak gösterilmelidir”. 

İşte Köy Enstitüleri’nin açılmasına John Dewey’in görüş ve düşünceleri ilham vermiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra ilk on yıl içinde çeşitli ziraat okulları açıldı.

(Fakat Türk köylüsünün kalkınmasına büyük katkıda bulunan bu ziraat okulları AKP iktidara gelince 04.07.2005 tarih ve 2005/9139 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Halkalı Ziraat okulunu kapattı ve Dinci ve gerici bir kuruluş olan İlim Yayma Cemiyetine verdi). [1]

On binlerce köylerdeki öğretmen ihtiyacını karşılamak için bakanlık 1926 dan sonra çeşitli illerde Köy Muallim Okulu ve eğitmen kursları açtı. 1940 lara kadar bile öyle köylerimiz vardı ki, köyün hiçbir ferdi okuma yazma bilmediğinden, askerden gelen mektubu okutmak için ata binip köy köy okuma yazma bilen kişi ararlarmış. Acilen köylünün her yönde yetiştirilmesi, aydınlanması gerekiyordu.  Nihayet 17 Nisan 1940 da Hasan Ali Yücel döneminde 3803 sayılı kanunla Köy Enstitüleri açıldı. Ayrıca 1941 yılında 4274 sayılı yasa ile köylerde çalışacak sağlık memuru ile ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verildi. Demek ki, köylerin acele eğitmenlere ihtiyaç vardı.  Çünkü köylerde okuma yazma bilen hemen hemen yoktu.

Köy Enstitülerinde öylesine bir yaparak yaşayarak, deney ve gözlem yaparak eğitim-öğretim yapılıyordu ki, enstitüler, öğretmenleri ile birlikte öğrenciler kendi binalarını kendileri yapıyorlar, kendi sebze ve meyvelerini kendi tarlalarında kendileri yetiştiriyorlardı. Ne yazık ki zengin eşraf ve politikacılar bu okulların değerini bilemediler, kimi kıskandı, kimi korktu.

Birçok ülkede örnek gösteriliyor ve akademik araştırma tezlerine konu oluyordu. Bu okullar on yıl daha devam etseydi, köylü aydınlanacak, verim artacak, belki de köylü şimdiki gibi köyünü terk etmeyecekti. Önce “komünist” suçlaması paranoyasına dedikodu malzemesi ettiler.

Köy Enstitüleri işlevini başarı ile sürdürürken, dedikodu ve suçlama arttıkça bürokrasinin ve yöre zenginlerinin bu okullara olumsuz bakışı hızlanırken, Doğan Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni kitabında şöyle dile getiriyordu:

“-Köy Enstitüleri hareketi, başından beri eşrafın ve bürokrasinin dar ve tutucu kurallarına sığmadığı için, bürokrat çoğunluğunun düşmanlığını kazanmıştır. Kanunun Mecliste 278 oyla kabul edilmesi, 148 kişinin oylamaya katılmayışı dikkat çekicidir…”.

 Yurt genelinde II. Dünya Savaşı yıllarında enstitüsü sayısı 20 ye çıktı. 1949 yılında ülkedeki enstitüsü sayısı 21 e ulaştı. Bu okullardan 1950 başında 25 bin civarında enstitü mezunu öğretmen yetiştirildi. Bu binlerce öğretmen köylerde öğrencilerin ve köylünün eğitilmesinde büyük katkılar sağlıyordu. [2] 

turkiye koy enstituleri

Köy Enstitüleri ve Hasan Ali Yücel hakkında yıkıcı propagandalar başlıyor.

Köy enstitüleri köylerde olağanüstü başarı gösterdikçe,  köylünün, marabaların uyanma- sını istemeyen etrafın eşrafı, zenginler, toprak ağaları enstitü aleyhinde ahlaksızca “Komünist” ve de “Stalinci  suçlaması ile dedikodu yapmaya başladılar.

Seçimlerde gerici Demokrat Parti’nin (DP) partizan militanları, bir ellerinde Kuran, bir ellerinde Atatürk’ün Nutuk’u bulunduğu halde, “ey ahali bu Kuranı mı istersiniz, yoksa Atatürk’ün bu nutukunu mu istersiniz” gibi ahlaksızca dini siyasete alet ediyorlardı. DP nin gerici kadroları ve gazeteleri Hasan Ali Yücel’i hedef almaya başladılar.  Bu konuda haberinde şöyle bir yazı vardı:

Edremit’te Stalin aşığı bir komünist olan 38 yaşındaki Haşim Elmacı, kızıl diktatörün ölüm haberini duyunca, doğrudan köy odalarına gitmiş ve toplantı halinde bulunan köy öğretmenlerine hitaben, ben Hasan Ali Yücel’in çırağıyım. Stalin öldü. Yüreğime hançer saplandı” deyip bir asker gibi esas duruş alarak selama durmuştur”. [3]

Aynı gün Vatan gazetesi ise, Köy Enstitüleriyle ilgili yaptığı haberi Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye dayandırdı: “Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün müzik salonuna havadan kuşbakışı bakınca “orak” şeklinde!”

Cumhuriyetten önce saltanat kaldırılırken ve 1923 ten sonra hilafet kalkarken buna muhalif olan Kurtuluş Savaşımızın, Sakarya’nın büyük komutanı Mareşal Fevzi Çakmak Köy Enstitülerine karşı olmuştur. [4]

O yıllarda köşe bucak komünist aranıyor, Nazım Hikmet gibi aydınlar hapse atılıyordu. Toplumda öylesine bir paranoya estiriliyordu ki, Stalin’in fiziki görünümüne, bıyığına benzetmek suç unsuruydu. “İzmir’de yeni bir komünist şebekesi ortaya çıkarıldı. Stalin modasına göre bıyık bırakan şebekenin oldukça geniş teşkilata sahip olduğu zannediliyor”  [5]     

7 Mart 1953 tarihli Vatan Gazetesi’nden: “”delirerek karısını ve çocuklarını bıçaklamak isteyen İskenderunlu Abbas Öner “polis tarafından öldürülerek etkisiz hale getirilmişti”. Abbas Öner bir Stalin hayranıydı ve Stalin’in ağır hastalığını duyunca cinnet getirmişti!”

(Bu gazete haberleri AKP-RTE iktidarının Ergenekon Davaları sürecindeki besleme-havuz medyasına ne kadar da benziyor. Daha Ergenekon davları başlamadan-Köy Enstitüleri kapatılmadan güdümlü basın pompalamaya, tahrike başlıyorlar.  (31 Mart Vakasında da Volkan gibi gerici gazeteler; Kurutuluş Savaşı’nda gerici-hain Mütareke gazeteleri aynı işlevi yapıyorlardı).

Bu tür yalan haberler ile ağaların baskısı, mütegallibenin kışkırtması ile Köy Enstitüleri 27 Ocak 1954 tarihinde gerici Demokrat Parti iktidarında kapatıldı ve bu okullar İlk öğretmen Okullarına çevrildi.

1940 ile 1954 yılları arasında Köy Enstitüleri 6875 eğitmen, 1398 kadın,15943 erkek olmak üzere toplam 17341 öğretmen ve 1599 sağlıkçı mezun etti. [6]   Ne kadar öğretmen-ne kadar okul varsa ülke ekonomisi o kadar iyi olur” sözünün yanlışlığı bir yana, bilim, bilgi, kültür Köy Enstitülerinde olduğu gibi yaparak, yaşayarak, deney ve gözlem yaparak, sorgulayarak öğrenilir ve o bilgi kalıcı olurdu. Ama bu bilimsel gerçeğin ayırdında değildi gericiler.

İki Cumhurbaşkanının garip sözleri

Tüm bu dinsel yapılanma Amerikan Emperyalizminin, güya komünizm tehlikesine karşı ABD böylece Türkiye’yi kalkan olarak kullanarak, SSCB ne karşı dinsel bir yönetimle koruma isteminden kaynaklanıyor, buna göre de politika uyguluyordu.

Bu emperyalist kurnazlığın aleti durumuma düşen iki asker kökenli Cumhurbaşkanımız bakın neler diyordu.

Zamanın TC beşinci Cumhurbaşkanı asker kökenli Cevdet Sunay bakın neler diyordu:

“-Bu günkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı İmam Hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz.”

Hele başka bir asker kökenli,  TC nin yedinci Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren de şöyle diyordu:

-İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930 lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum”. [7]  Her iki Cumhurbaşkanı da laik TC nin Cumhurbaşkanları idi.  Bu iki Cumhurbaşkanın gericiliğe yol veren bu sözlerinden önce, Başbakan Adnan Menderes de, Mecliste, “siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz” diyerek, irticaya yeşil ışık yakıyordu. 

akpinar koy enstitusu ogrencileri

Köy estitüleri hakkında neler dediler:

Köy Enstitüsünden mezun olan öğretmen Yazarlardan Talip Apaydın, Gazeteci Gürkan Hacır’la yaptığı röportajda şunları anlatmıştır:

- Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940 da kurulduktan sonra, okula kayıt olan bazı arkadaşlarımız, “yirmi sene mecburi hizmet varmış, yirmi lira maaş varmış. Böyle olur mu?” diyerek itiraz ettiler. O sırada İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç geldi ve bize Köy Enstitülerini anlattı. Dedi ki: “Siz klasik bir öğretmen olmayacaksınız. Köyünüze gidecek, köylülerle beraber çalışacaksınız Bağınız bahçeniz, tarlanız olacak. Bütün bunları köylüye öğreteceksiniz, kendiniz de onlarla geçineceksiniz”.

Bazı arkadaşlar beğenmedi ve bavulunu toplayıp gitti. Bence değil yirmi lira maaş, on lira verseler; değil yirmi sene mecburi hizmet, elli sene deseler yine de okuyacağım” diyerek kabul ettim, çünkü hem köyden kurtulmuşum, hem de içimde okuma aşkı var. Böylece, yeni bir eğitim düzeni başladı, Köy Eğitim Enstitüsünde.

Bütün işleri imece usulü ile yaparak hepimizin bağını bahçesini yeşerttik. Hepimizin ağacı vardı kendimiz diktik. Kovalarla su getirip büyüttük o ağaçları ve her yıl büyümelerini izledik.

Ayrıca herkesin bir zanaatı vardı, ben inşaatçıydım. Çok güzel duvar örerim, yani örmeyi öğrendim.

Bizi okumaya teşvik ederlerdi, kütüphanemiz genişti ve her türlü kitap vardı. Ders kitaplarıyla not alırsınız, sınıf geçersiniz, diploma alırsınız, ama aydın olamazsınız. Aydın olmak için çokça ders dışı kitaplar okumak lazım, derlerdi.

Konuşmayı ve eleştirmeyi teşvik ederlerdi. Müdürümüz M. Rauf İnan derdi ki, “beni eleştirin, eksiklerimi ve istediğiniz her şeyi söyleyin, susmayın” . Çünkü demokratik bir eğitimdi bu okul. Eğitimci R.İnan, bu özgür eleştiri ortamı ile ileride toplum içinde özgüvenlerinin gelişmesini istiyordu.

Biz de çok kitap okumaya başladık. Okudukça bir yandan da yazıyorduk. Fakat beynimizle birlikte, ellerimiz de çalıştırmamızı istiyorlardı. Eller beynin uzantısıdır. [8]    

inonu koy enstituleri ziyareti1

İsmet Paşa okula geldi, biz fasulye yedik İsmet Paşa pirzola!

Biz hem öğretmenlerimizi, hem müdürümüzü, hem de yemeği beğenmiyorsak, aşçıyı eleştirmeye alışmıştık; yani böyle eleştiriye açık demokratik bir ortamda yetişiyorduk.

O günlerde Cumhurbaşkanı İsmet Paşa bizim okula geldi. Öğretmenlerimiz o şöyle diyecek siz “sağ ol” diyeceksiniz, diye tembih ettiler. Okulda hep öğretmenlerimizle birlikte yemek yerdik. İsmet Paşa içeriye girdi, yemek saatinde o gitti başka yere oturdu, müdür de öyle ayarlamış. Uzaktan baktık, onun yemeğinde pirzola vb. bizimkinden farklı yemeklerdi.  Baktık yutkunduk. Akşamleyin Rauf Bey’i eleştirdik, biz bulgur çorbası, etli fasulye yedik, İsmet Paşa pirzola yedi; hani eşitlik vardı. Hani Cumhurbaşkanıyla köylü, öğrenci eşitti? Niye böyle yapıyorsunuz? Bunun hesabını verin!”

Rauf Bey de, “Çocuklar, İsmet Paşa şeker hastası, her şeyi yiyemez, perhiz yapıyor. Siz hasta olduğunuzda revirde yatarken aynı emekleri mi yiyorsunuz? Oraya ayrı yemek çıkar. İsmet Paşa da hasta, onun için ayrı yemek yedi”, dedi[9]

Yani, öğrenci olarak bunun hesabını sorduk. Hani bizi de eleştirin, toplumda suskun olmayın, eleştirin” demişlerdi ya.

Okulu bitirdikten sonra da, aldığımız bu demokratik tavrımızı sürdürüp her gördüğümüzü eleştiriyoruz. İşte bu eleştiri kültürümüz nedeni ile kaymakamı, valiyi, politikacıları hükümetin yanlışlarını eleştiriyoruz. Bu konuşma ve eleştirilerimizi her yerde sürdürdüğümüz için başımıza gelmeyen kalmadı. Birçok arkadaşımızla birlikte kitap, roman, öykü, şiir yazmaya başladık, böylece tolumda her şeyi eleştirdik. Onun için başımıza gelmeyen şey kalmadı. Kitaplarımız toplatıldı, mahkemeye verildik, hakkımızda soruşturmalar açıldı. Açığa alındım, iki sene öğretmenlikten atıldım; gerekçe de şuydu: “Fikirleri ve davranışları öğretmenlikte çalıştırılmasını sakıncalı kılındığı için…”

Atatürkçü Devrimci çizgiden saptırıldı uzaklaşıldı.

1946 dan bu yana o Atatürkçü, o devrimci çizgi saptırıldı. Bu dünyayı güzelleştirmek ve yaşamı insana yakışır hale getirmek için yetiştirilmiştik; köylüye, halka bunu öğretecektik. Devletin o zamanki niyeti buydu. Köy Enstitülerini bunun için açmış ve bizi de bu amaçla eğitmişlerdi. Fakat 1946 dan sonra, hele 1950 lerden sonra, hele 12 Eylül’den sonra ve hele bu son dönemde artık devrimci eğitim kalmadı. Atatürkçü çizgiden uzaklaşıldı.  Bu dünya için değil, öbür dünya için eğitim ağırlık kazandı, yani dindar eğitim…Açıkça söylüyor başkan, “biz dindar ve muhafazakâr nesiller yetiştireceğiz”! Muhafazakâr ve dindar nesiller ortaçağ toplumları içindir. Dinlerin baskınlığı ortaçağda ortaya çıktığı için, o çağların fikirleridirler. Bu günkü uygarlıkta ise dinlerin yoktur. Koyu dindar toplumlar, İslam ülkeleri dünyanın en geri kalmış ülkeleridir v sömürülmektedir; bütün İslam ülkeleri maalesef sömürülmektedir. Biz bunları yazdık ama başımıza da gelmeyen kalmadı.

koy enstitusu ogrencileri okullarini insa ediyor1 

Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla Cumhuriyet çok şey kaybetti.

Köy Enstitüleri bu güne kadar yaşatabilseydi, yirmi bir değil, 220 Köy Enstitüsü açılabilseydi ve bütün Türk köylüsü, Türk halkı o eğitimden geçirilebilseydi, bugün biz dünyanın en gelişmiş, en uygar uluslardan biri olacaktı.

Türkiye’nin bugünkü yönetim biçiminden memnun değilim; hele eğitim beni kahrediyor.  İnsanları okutmayan, düşündürmeyen ve gerçek anlamda aydınlatmayan bir eğitim. Hasan Ali Yücel’den kaç milli eğitim bakanı geldi geçti; hiçbiri “kitap okuyun, aydın olun, uygar insan olun”, demedi. Türkiye’nin en yetişmiş aydınları hapislere atıldı, öldürüldü. (Alçakça evinin önünde bir tuzakla öldürülen Ahmet Taner Kışlalı da, 1950 den sonraki Milli Eğitim Bakanlığı devrimleri devam ettirmediği için, aynen şöyle demişti: “Milli Eğitim Bakanlığı 50 yıldan beri milli ihanet bakanlığı olarak görev yapmıştır”. [10]  

Hiç mübalağa etmiyorum, Türkiye’yi elli atmış yıldır beşinci sınıf insanlar yönetiyor. Türkiye bunun için geri kalmışlıktan kurtulamıyor. Bu nedenle Türk aydınları Büyük üzüntü içindeyiz”. [11]

Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen yazarlardan Talip Apaydın, ölmeden önce bunları söylüyordu.

koy enstitusu ogrencileri1

Eğitim Enstitülerini İnönü mü kapattı?

Gazeteci Hıfzı Topuz Gazeteci Gürkan Hacir’le yaptığı röportajda şunları söylüyordu:

“Kalkınma, eğitim alanında hedefine ulaşamadı. Köy Enstitülerinden vazgeçilmeseydi, Türkiye bugün bu durumda olmazdı. Köy Enstitüleri çok önemli bir başlangıçtı halkı eğitmek için. Atatürk dönemindeki Milli Eğitim Bakanları çok önemli işler yaptılar, fakat daha sonra gelen Hasan Ali Yücel bunu yaymaya kalkınca maalesef baltalandı.

Anadolu’daki toprak ağaları bunu engellediler. İzmir’de Köy Enstitüleri ile ilgili bir toplantıda, ben İnönü’nün bu tavrını kınadım ve –İnönü kapatmasaydı, bugün bu hale gelmezdik” dedim. Şimdi adını söylemek istemediğim bir milletvekili, “ bu günde CHP nin sözcülerinden biridir, bana şöyle cevap verdi:  

“-Size itiraz ediyorum, İnönü bunları kendi yarattı, kendi kapatır elbette” dedi. Kafaya bakın! Yani, “çocuğu ben doğurdum, istersem öldürebilirim” demek gibi bir şey bu; olur mu öyle şey?

Kısacası, Köy Enstitüleri kapanmasaydı, çok farklı şeyler yaşanırdı. Eğitimde büyük bir hamle yapıldı, ama Köy Enstitülerin kapamasıyla bu iş yarım kaldı.” [12] Hıfzı Topuz-Gazeteci

(Not: Oysa, Köy Enstitülerini İnönü iktidarı zamanında değil, Adnan Menderes zamanında 1954 de kapatmıştı).

Köy Enstitülerinin gerici çevrelerce nasıl baskı ve dedikodu altında bulunduğunu göstermek için mini bir anekdotla bitirelim.

Bundan 20 yıl kadar önce, Kaman’da sağlık ocağında doktor olarak çalışan büyük oğlum C.Cüneyt Kulaksız’a, Köy Enstitüsü mezunu Emekli Öğretmen rahmetli Muzaffer Erişti muayene olmak için gelir. Yakasında Köy Enstitüsü rozeti vardır. Ailece tanıştığımız için, oğlum hemen oturtup ilgi gösterir. “Maşallah hocam Köy Enstitüsü rozetini bırakmamışsın” der. Muzaffer Erişti şunları anlatır: Muayene ve kontrol için Ankara’ya gitmiştim. Yakamda yine bu rozet ve elimde Cumhuriyet gazetesi vardı. Doktor muayene ve tetkik yaparken bana, “aman bu rözet ve gazeteyle her yere girip çıkma işini engellerler, çünkü Köy Enstitüsüne de bu gazeteye de bazılarının alerjisi var” dedi. Bakınız Köy Enstitüleri 1954 de kapanmış, yıl 1990 lı yılları, aradan 40 yıldan fazla bir zaman geçmiş, daha hala Köy Enstitüsüne ön yargılı itikam devam etmektedir. İrticanın intikamı böyledir işte, laik TC ne yapılan saldırılarla, günümüzde bile 15 yıldır yaşadıklarımızla  irticanın intikamlı günlerini yaşamıyor muyuz.

Cevat KULAKSIZ – 15 Nisan 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnotlar : 

[1]  Saklı Seçilmişler Soner Yalçın Kırmızı Kedi Yayınları 2017 sf 312

[2] Saklı Seçilmişler Soner Yalçın Kırmızı Kedi Yayınları 2017 sf 314

[3] 12 Mart 1953 günlü Dünya gazetesi

[4]  Sorunlarımızın temelinde ki neden Prof Dr. Coşkun Özdemir. Türkiye Sorunları 120. Sayı sf 31

[5] 10 Ocak 1952 Akın Gazetesi

[6]  Saklı Seçilmişler Soner Yalçın Kırmızı Kedi Yayınları 2017 sf 315

[7] Saklı Seçilmişler Soner Yalçın Kırmızı Kedi Yayınları 2017 sf 316

[8] Cumhuriyet’in Son Tanıkları Gürkan Hacır Halk Kitabevi 2017 sf 206

[9] Cumhuriyet’in Son Tanıkları Gürkan Hacır Halk Kitabevi 2017 sf 207

[10] Türkiye Sorunları sayı 120 sf 30

[11] Cumhuriyet’in Son Tanıkları Gürkan Hacır Halk Kitabevi 2017 sf  210

[12]  Cumhuriyet’in Son Tanıkları Gürkan Hacır Halk Kitabevi 2017 sf 89-90

Yazarlar

Clear

21°C

Istanbul