cevat kulaksiz

Atatürk’ün Hacıbektaş’a Ziyareti Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması...

“Suriye’de Neden Savaşıyoruz?”

“RTE Esat’ın laikliğine karşı çıktı ve “Selefi ve Cihatçılara anlayışlara, hoş görüyle bakmasını” talep etti”. Esat da ret etti”.

“BOP Gibi RTE de Bir Amerikan Projesidir. “Ben, dedi, BOP un eş başkanıyım”

“Suriye’de Esat’a karşı olan Selefi Cihatçı grupları teçhiz etti”.

“RTE Cumhuriyetçi değildi, demokrat değil, insan haklarından yana değil, bu bir mezhepçi adam. Bu adam Türkiye’yi zapturapt altına aldı”.

“Adalet yok, TBMM saf dışı, Anayasa ilga edilmiş, ülke diktatörlükle yönetiliyor”.

“RTE Cumhuriyetçi değildi, demokrat değil, insan haklarından yana değil, bu bir mezhepçi adam”.

“Suriye’de de kandırılmış!”

“Bunun adı “kandırılmak” değil ihanettir”.

“Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen; falcılara, büyücülere, üfürükçülere hayatlarını emniyet eden insanlardan oluşan bir kitleye medeni bir millet nazarıyla bakılır mı?” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’un evlerinin önünde katledilişlerinin anısına düzenlenen 25. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinin ilk gününün ikinci etkinliğinde Pir Sultan 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı’nca, Atatürk’ün Hacıbektaş’a Ziyareti, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması konusunda, Vakıf Başkanı Murtaza Demir tarafından konferans düzenlendi. Vakıf konferans salonunda 25.01.2018 günü düzenlenen konferansa üyeler yanında CHP Tokat Milletvekili Kadim Durmaz da katıldı.

murtaza demir

Pir Sultan 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Başkanı Murtaza Demir yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“-1990 lı yıllar son derece karanlık yıllar. Uğur Mumcu’nun katledilişi 1993 24 Ocak. Baktığımızda o süreç 93 yıllarında Muammer Aksoy’dan Uğur Mumcu’ya, Bahriye Üçok’a kadar çok sayıda devrimci, demokrat, yazar katledilmiş. Şöyle düşünüyor insan, sanki sistematik ve seçilerek katledilen insanlar, anki bir amaç var bu katliamların sonucunda, sanki bir amaç var, o amaca yürümek için, o amacı gerçekleştirmek için kimi insanların, kimi aydınların katledilmeleri bir gözdağı verilmesi gerekiyordu. Bu katliamlardan baktığımızda toplumun en seçkin, en duyarlı, toplumu en çok aydınlatan, en çok okunan yazan takip edilen dirençli, devrimci ve aynı zamanda cesaretli cesur insanlar seçilerek katliamlar yapılmış. Toplu katliam olarak da bizim yaşadığımız katliamı söylemeden geçemeyeceğim. 1993 de yine bildiğiniz üzere 2 Temmuz 1993 de Sivas Katliamı yapıldı, bu katliamlar dizisine ek olarak da bu toplu katliam gerçekleştirildi. Bu da Alevi-Bektaşilere, solcularla birlikte, demokratlarla birlikti laik insanlarla birlikte Alevilere yönelen Alevilere gözdağı verilen bir katliamdı. Bundan geçmişi okuduğumuzda böyle bir sonuçla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.

Yine Sivas katliamına baktığımızda Sivas katliamında katilleri savunan ve “bunlar suçsuzdur”, diyen avukatların şecerelerine baktığımızda, bunların da bir çoğunun bu gün AKP yi aslında teşkil eden insanlar olduklarını ve AKP bürokrasisinde, hükümetlerinde çok sayıda bakanlık yaptıklarını, milletvekili, belediye meclisi üyesi, belediye başkanı olduklarını, bu gün İstanbul Belediye Başkanı da dâhil olmak üzere, bunların da bu gün, o günden bu güne bu taşların böyle tek döşendiğini, bilinçli bir katliamlar dizisini Türkiye’ye yaşattıklarını görüyoruz.

Bu projeyi böylesine gören insanlardan biriydi Uğur Mumcu ve o gün 93 yılında şunu söylemişti.

”Cemaatlere ve tarikatlara giren çocuklar, 30 sene sonra general olacaklar ve Cumhuriyet’e karşı ayaklanacaklar”, bunu söylemişti. Yine benim kuşağımdan olanlar, benim yaşımdan olanlar, benden sonrakiler ve öndekiler, Uğur Mumcu’nun “imam subay” yazısını anımsarsak, “imam subay” başlıklı yazısı vardı ben, o günden bu güne saklarım. İmam Subay başlıklı yazısında şunu söylüyor, bakın ne kadar önemli bir meseleyi tahlil ediyor. TBMM Mili Eğitim Komisyonu Harbokullarına giriş koşullarını düzenleyen yasa tasarısını görüşürken, o arada verilen bir değişiklik önerisiyle imam hatip okullarını bitirenlerin harbokullarına girişlerine engel olan maddeyi de değiştirdiler. Bu değişiklik TBMM tarafından da uygun görülürse ki görüldü sonra, harbokullarına önümüzdeki ders yılından başlayarak harbokullarına girebilecekler. İma hatip liselerinin bitirenler, neden ilahiyat fakülteleri ve Yüksek İslam Enstitülerine gitmiyorlar da ille de kaymakam, ille de savcı, vali, yargıç, subay olmak istiyorlar. Bu uzun vadeli projesini kimler planlıyor? Diye soruyor ve devam ediyor. Bu gün baktığımızda bu proje yani işte o gün bir değişiklik önergesiyle 1993 de bu Çiller’in başbakan olduğu dönemdir bu dönem. Bu dönemden başlayarak, daha öncesinden başlayarak, hatta öyle söyleyelim biz. Nutuk’u okuyanlarınız vardır, ben bu ara yeniden okumaya başladım, Nutuk. Aslında Türkiye sathımahalinden bu düşüncelerini arındırmamışlar. Ne yapmışlar? Atatürk’ün Cumhuriyet projesiyle birlikte, aslında yeniden yeniden nüfus etmeye çalışmışlar. TBMM nin 1920 de kuruluş tarihinden itibaren onun öncesinde ve onun sonrasında hep yeni yeni denemelerde bulunmuşlar. Saltanatın yeniden getirilmesi, Hilafetin ilgasına karşı çıkılması projelerini hep yeniden yeniden Cumhuriyet hükümetlerine Atatürk’ün Meclis’te Meclis başkanı olduğu dönemlerde yeniden yeniden bu teklifleri vermişler. Fakat Atatürk’ün öngörüsü gerçek çağdaş bir insan potansiyeli taşıması nedeni ile bu tasarılarını gerçekleştirememişler, ancak hiçbir zaman vazgeçmemişler. Sadece özellikle İstiklal Mahkemeleriyle birlikte yer altına çekilmişler. Bu düşüncelerini, bu beklentilerini sadece gömmek zorunda kalmışlar. Ne zamana kadar, nereye kadar, Atatürk’ün ölümüne kadar ve aslında Celal Bayar’ların, Kazım Karabekirlerin, Fevzi Paşaların kurmak istedikleri partinin 1950 li yılında Demokrat Parti olarak kuruluşuna kadar. Demokrat Parti’nin kuruluşundan itibaren düşüncelerinin yeniden gün ışığına çıkarmışlar. Daha sonraki yıllarda da 1950 lerde, 60 larda 70 lerde, 80 lerde, 90 larda ve bu gün aleniyete ulaşmışlar ve bu gün artık Cumhuriyet değerleri dediğimiz laiklik, demokrasi, gibi anayasada var olan ama aslında yok olan süreci gerçekleştirmişler ve bu gün bu sürecin devamı olarak da, Suriye’de savaş vermekteler.

SURİYE’DE NEDEN SAVAŞIYORUZ?

Suriye’deki savaşa nereden geldim, aslında burada bir parça değinmek gerekir.

Bu gün bilinen bir savaş var. Nedir bu savaş? Neye savaşıyoruz? Ne oldu bize, nedir dertleri, neden Arap Çöllerinde savaşmak zorunda kaldık. Şundan dolayı. BU hükümetin, az önce söylediğim zihniyetin imam hatiplerden çıkan, cemaatlerden çıkan, şeyhlerden müritlerin tedrisatından geçen insanların hükümet olmasıyla birlikte, aslında Uğur Mumcu’nun da söylediği gibi, Cumhuriyeti yıkma projesidir bu? Cumhuriyeti yıkmak açısından bu gün bu savaşın nedenlerinden biri de bu. Nasıl neye böyle düşünüyorum. Şundan dolayı böyle düşünüyorum: IŞİD denilen topluluk nerden çıktı ve nasıl oluşturuldu? Yani Suriye’de hiç böyle bir şey yokken, Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan sürekli gidip geliyorken, “kardeşim” diyor ve birlikte tatil yapıyorken nasıl oldu da Eset eli kanlı katil durumuna geldi? Şundan dolayı: Tayip Erdoğan arkadaşlığı sürdürürken onun laik yapısına, laikliği kurumlaştırmasına karşı çıktı ve Selefi ve Cihatçı anlayışlara hoş görüyle bakmasını talep etti. Onların devlette yer almalarını ve bu laiklik sevdasından vaz geçmesini Esat’a teklif etti. Bunu birkaç kez dile getirdi. Israr etti Esat’ın bunu ret etmesinden sonra da “Esat” “Eset” oldu ve “o Alevi” dedi, unutmayın. Niye denildiği sorulduğunda, etrafınca sıkıştırıldığında “o Alevi” dedi.

Şimdi de bunun arkasından Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) BOB projesi ortaya çıktı. Büyük Orta Doğu Projesi (BOP).BOP projesinde aslında bu bir Amerikan projesiydi. Bu da bugün cebelleştiğine bakmayın, kendisi de bir Amerikan projesidir. Bunu bilmemiz gerekiyor.

Ne yaptı? “Ben, dedi, BOP un eş başkanıyım” dedi. Alanlarda kasım kasım kasılarak “eyy Kılıçtaroğlu”, eyy Ahmet, eyy Mehmet ben BOP un eş başkanıyım”.

Ne demek BOP un eş başkanı ABD in başkanı Obama’yla birlikte küresel lider. İki lider var dünyayı yöneten 1 Obama, 2 Tayip Erdoğan. Niye, çünkü eş başkan. Aslında ne oldu bu dönemde, bu ikisi Irak’tan kaçan, Suriye’de Esat’a karşı olan Selefi Cihatçı grupları teçhiz etti. Ne demek istediğim siz anlayın her türlü teçhizatını, her türlü gereksinimlerini karşıladı ve bu Cihatçı Selefi gruplar Esat rejimine karşı, niye Esat rejimine karşı, çünkü Esat Alevi! Çünkü şudur, arkadaşlar, içimizde Alevi olan vardır, olmayan vardır; Alevi olan ve olmayan arkadaşlar benim sözlerimi kendi bilinç sözlerinden geçirsinler. Derdi heydi? Çünkü bu Cumhuriyetçi değildi, demokrat değil, insan haklarından yana değil, bu bir mezhepçi adam. Bu adam Türkiye’yi zapturapt altına aldı. Bütün erkleri, bu gün bakın Meclis, sayın vekilim bağışlasın beni, şeklen var. Çünkü bütün yasaları, kanun hükmündeki kararnamelerle (KHK) lerle çıkarıyor. Medya dediğimiz dördüncü büyük güç tamamını kendi uhdesinde topladı, “Havuz Medyası” denilen medyayla birlikte tümüyle kendisi hükmediyor.

Yargı, artık yargı için yargıçlar da Türkiye’de bir yargı olmadığını ifade ediyorlar ve kabul ediyorlar. Dolayısıyla şu an hakikaten anayasa tümüyle ilga edilmiş, rafa konmuş ülke fiili olarak diktatörlükle yönetiliyor. Bunu bir defa görelim.

“SURİYE’DE DE Mİ KANDIRILDI?

Bu diktatörlük, az önce söylediğim Suriye meselesinde, bu seleflerin ayağa kalkmaları çeşitli emperyal niyetlerle teçhiz edilmeleri ve orada bir savaş çıkarmaları sonucunda ne oldu, bizim Güney sınırımızda tümüyle Suriye, 911 km denilen Suriye sınırında inanılmaz bir otoriter boşluğu meydana getirildi. Bu otorite boşluğuna Kürtler yerleşti. Kürtler demek belki yanlış, Kürt yurttaşlarımızı suçlamak gibi bir sonuç çıkarılabilir buradan, PKK anlayışı, bölücü anlayış oraya yerleşti. O anlayış buraya yerleşince de, bizimki ayıldı, rüyadan uyandı, “eyvah ben ne yapmışım” dedi. Yaptığı şuydu, kendisi orayı bu hale getirdi, orada hüküm süren görece barış ve istikrar ülkesini karıştırdı. Bu karışıklıktan istifade eden örgüt buraya yerleşti, yerleşince bu Amerika’nın kendisine nasıl bir kazık attığının farkına vardı. Nasıl bir kazık yediğinin, nasıl kandırıldığının farkına vardı, tıpkı “Fetö’de kandırıldım” dediği gibi, tıpkı başka işlerde “kandırıldım” dediği gibi. Şimdi de kandırıldı.

Buna artık “kandırılmak” dememek gerekir. Bunun adına, kandırılmak da bir kamuflaj (gizleme) aslında, “kandırıldım” derken bizi kandırmaya çalışıyor çünkü. Bunun adı “kandırılmak” değil, bunun adı ihanettir. Bunun bir cezası vardır, TC nin yasalarına göre Türkiye’yi durup dururken savaşa sokmak ve orada insanların kanının akıtmak bunun bir bedeli bunun bir cezası vardır.

Bunu, tabi şimdi diktatörlükle yönetildiğimiz için, yani bir diktatör söz konusu olduğu için bunlar ne yazık ki kamuoyu tarafından konuşulmuyor.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ALEVİLER...

Kurtuluş Savaşında, diktatörün “Alevi” dediği Anadolu Alevileri, nasıl bir pozisyon almışlar, ona bir bakalım. Kurtuluş Savaşı’nda 1919 da Atatürk’ün, yüce önderin Samsun’a çıkışından sonra, biliyorsunuz bu güzergâhları, Sivas-Erzurum-Sivas –Havza-Samsun ve Kayseri-Kırşehir-Ankara. Bu güzergâh içerisinde Sivas’ta müşküllerin, sorunların bir bölümünün çözümünden sonra Atatürk ve arkadaşları, özellikle Atatürk’ün artık Ankara’ya gidilmesine karar verilmesinden sonra, Atatürk Hüsrev Bey’i çağırıyor (eski Berlin Büyükelçisi) kendisinin yanında, Atatürk’ün yanında diyor ki, “Hüsrev Bey Ankara’ya hareket edeceğiz, yalnız buradan Ankara’ya varıncaya kadar çeşitli duraklarımız olacak. Bu durakları bir planlayalım” diyor. Kendisi Hüsrev Bey bir plan yapıyor, getiriyor, Atatürk itiraz ediyor, Atatürk, burada Hacıbektaş’ı görmek istiyor. BU planlamada Hacıbektaş’ın olmadığını görünce Hacıbektaş’ı da o programa ilave ettiriyor, bir ricada bulunuyor, diyor ki,”Hacıbektaş’a uğramaklığımız lütfen gizli kalsın, arkadaşlarıma söyleme” diyor. Bunu Hüsrev Bey ve kendisi biliyor.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK HACIBEKTAŞ’TA...

Kayseri falan yol üzerindeki Mucur’a geliyorlar, Mucur’da kalıyorlar, ertesi gün heyete diyor ki,”ben Hacıbektaş’a gideceğim. Mucur’dan tekrar geriye dönüyor, Hacıbektaş’a geliyor. Hacıbektaş’da postnişin konumunda olan Cemalettin Efendi, babalık postunda oturan da Salih Niyazi Baba Özellikle Anadolu’daki Alevilerin bağlı olduğu Cemalettin Efendi’yle görüşmeyi diliyor. Aslında gitmenin tek nedeni bu. Çünkü Osmanlı’nın göremediğini, Osmanlı bürokrasisinin göremediğini o büyük dehasıyla o büyük önderliğiyle Atatürk görüyor. Atatürk Anadolu kırsalının tümüyle Alevilerle çok büyükçe bir bölümünün Alevilerden oluştuğunu, bunların vatanına ve milletine sadık olduklarını, öteden beri Osmanlıya itiraz ettiklerini, Osmanlı yönetimlerine sayısız kere isyan ettiklerini biliyor ve bunların bir beklentisi olduklarının da farkında olan bir deha. O yüzden eğer kendisi Cemalettin Efendi’yi bu anlamda ikna ederse, Anadolu halkının Anadolu toplumunun misakı milli sınırları içerisindeki Anadolu toplumunun çok önemli bir bölümünü yanına anacağını biliyordu. Bunu çok önceden planlamıştı. Çünkü yine biliyordu ki, Anadolu’daki Alevi Bektaşiler 1500 lü yıllardan itibaren hep ihmal edilmişler, insan yerine konulmamışlar, hakları hukukları ellerinden alınmış, dergâhları ibadethaneleri kapatılmış, inançları yok sayılmış (bu gün de hala öyle ya) ve dolayısıyla mutsuz bir durumdalar.

Bunların bir beklentisi var, yani Anadolu Alevi Bektaşilerinin bir başka değişik yönetim beklentisi var. Bunu fark ediyor ve bu amaçla görüşüyor. Nitekim bu görüşmede, Cemalettin Efendi ile bu görüşmesinde Cemalettin Efendi’nin muhabbetin bir yerinde, “Paşam bu mücadelenin sonunda Cumhuriyet var mıdır”, dediğinde Mustafa Kemal gülümseyerek şunu söylüyor, diyor ki, “Efendi, evet bu mücadelenin sonunda Cumhuriyet de var, özgürlük de var, hepsi de var, ama benim de senden bir ricam var,o aramızda kalsın” diyor. İlk kez Cumhuriyet kelimesini Cemalettin Efendi’ye karşı söylüyor. Ondan sonra, tarihi yanlış vermeyeyim, 1920 ye kadar en yakın arkadaşları dahil, kimseye söz etmiyor, Cumhuriyet projesinden, bir tek kişi var yine, o da 1920 lerde Albay İsmet’le paylaşıyor. Onun dışında Cumhuriyet projesi, çünkü az öne de ifade ettiğim gibi, Ankara’daki Meclis çalışmaları sırasında sürekli olarak en yakın arkadaşları, Kazım Karabekir, Fevzi Paşa, Rauf Bey, Refet Bey vs. Bütün bunlar sürekli olarak Osmanlı bürokrasilerinden geldikleri için Osmanlının memurları oldukları için, Osmanlının paşaları oldukları için Halife-i Ruhi Zemin olarak görüyorlar, “onsuz olmaz” diyorlar. Yani mutlaka padişah olacak, millet yine kul olacak, mutlaka Halife olacak, mutlaka Halife-i Ruhi Zemin olacak. Bunlar paşa olacaklar, buradan geliyorlar. Bunlarsız olamayacağını tasavvur dahi edemiyorlar, iki kişi söylediğim gibi. Mustafa Kemal kafası çok net, Batı tahsili almış,Batı da bulunmuş, yedi tane dil biliyor, bunlardan iki tanesini okuyup yazacak kadar biliyor. Ve Bütün merhaleler, yani Cumhuriyetin bütün merhaleleri tüm aşamaları kafasında ne zaman, hangi tarihte, neyi yapacak, Meclis’e neyi ne zaman getirecek, tümü kafasında dizili ve kafası çok net. Cumhuriyet projesi de böyle bir şey.

Bu konuşuluyor, Cemalettin Efendi çok mutlu oluyor görüşmeden hasta olmasına rağmen akşam sofra çıkarıyor, birlikte oturuyorlar, o oturdukları yer şu anda müzedir, görmenizi dilerim. Cemalettin Efendi hasta olduğu için dem alamıyor ancak, Mustafa Kemal ve diğer arkadaşları dem alıyorlar, bu demin bir merhalesinde aşamasında Atatürk kafasını kaldırıyor, sazı görüyor, saza böyle bakıp dururken Cemalettin Efendi anlıyor,”paşam ister misiniz saz da” diyor.”Çok mutlu olacağını” söylüyor, hemen bir âşık çağırılıyor, deyişlerin içinde duvazların içinde demler alınıyor. Sabah Cemalettin Efendi, Atatürk’ü belli bir yere kadar yolcu etmek istiyor. Bu yolculuk sırasında, Atatürk’e “paşam özel bir şey söyleyeceğim” diyor. Biraz kenara çekiliyorlar, orada diyor ki, “paşam bizim biriktirdiğimiz bir miktar paramız var, ben bu parayı Milli Mücadele de kullanmanız üzere Ankara’ya göndereceğim. Ancak sizden bir ricam daha var, bu parayı lütfen saymayınız ve makbuz kesmeyiniz”, diyor. Atatürk yine şaşırıyor, “Cemalettin Efendi anladım da niçin saymayacağız”. O da,”çünkü paşam bereketi kaçar, diyor.”

O para, Alevi Bektaşilerin biriktirdikleri, şu anda da kimsenin bildiği yoktur. Kara kazan hakkı olarak, milli mücadelede kullanılıyor.

Başka ne oluyor, esas olan şu, Cemalettin Efendi yola düşüyor, özellikle Orta Anadolu’nun bütün illerini, kasabalarını ve merkez köylerini dolaşıyor. Diyor ki, “biz paşayı destekliyoruz, mili mücadeleyi Kurtuluş Savaşı’nı destekliyoruz” diyor. Bu bağlılık nedeniyle, bu şimdiki gibi değil, o dönemde 1920 lerde Hacı Bektaş dergâhı çok önemli hiyerarşik bağlarla Serçeşmeye bağlı. Serçeşmeden bir tek söz en ücra köydeki talibe kadar gidiyor ve bu kutsanıyor, asla bu nefesin bu arzunun dışına çıkılamıyor ve çıkılmıyor.

ANADOLU BAŞTANBAŞA ŞEYHLER, ŞIHLAR TEKKELER, ZAVİYELER, DERGÂHLAR İLE DOLU İDİ...

Atatürk bu ziyaretten son derece mutlu oluyor ve önemli ölçüde rahatlıyor. Niye, çünkü bu ziyaretten sonra bütün Alevi Bektaşi ocaklarında ve dedelerin de talipleri üzerinde bu ziyaretin gerçekleştiği ve son derece olumlu geçtiği haberi ulaştırılıyor. Ayrıca Cemalettin Efendi’nin o haliyle kalkıp bu söylediğimiz odakları dolaşarak Milli Mücadele’ye destek istemesi, “destek olacağız” demesiyle birlikte hem asker olarak, hem lojistik başka destekler olarak Atatürk’ün çok önemli ölçüde rahatladığını görüyoruz. Nutuk’da böyle yazıyor. Çünkü Atatürk o dönemde sadece Kurtuluş Savaşı’nda o dönemde ülkeyi işgal edenlerle savaşmıyor. Bu savaşın çok cüzi tarafı, Nutuk böyle söylüyor, çok önemli yanı değil. Atatürk’ün en büyük derdi, içerdeki parçalanmışlığı birleştirmek, ortaya çıkan eşkıyalara karşı çıkmak, Halife e padişah taraftarlarının bu Milli Mücadele’ye karşı isyan etmelerini önlemek Atatürk ve arkadaşları açısından en zor işlerden biri olarak görülüyor ve esas olarak bunlara karşı mücadele ediliyor. Ayrıca İstanbul Hükümetine karşı, saltanata karşı mücadele ediyor. Ve burada inanılmaz bir deha olduğunu tekrar tekrar insan tespit ediyor. Görüyor ve anlıyoruz ki bu Milli Mücadele işi, yani şöyle baktığımızda 1920 lerin şartlarını düşünün, ülke işgal edilmiş, orada bir padişah var, padişah sürekli olarak Amerikan mandasını, Alman mandasını, İngiliz mandasını talep ediyor, özellikle cemaatler ortalığı sarmış, ülkenin tümünü, coğrafyanın tümünü ele geçirmişler. Cemaatlerden, şeyhlerden, şıhlardan adım atamıyorsunuz, tekkelerden, zavilerden, dergâhlardan tümüyle toplum bağlı olmuş inanılmaz bir cehalet, okuma yazma oranı neredeyse yüzde iki düzeyinden karanlıktan öyle bir ortamdan Cumhuriyet projesi çıkarmak gibi lideri görüyoruz.

“PADİŞAHTAN CEMALETTİN ÇELEBİ’YE MUSTAFA KEMAL’İ DESTEKLEMEMEK İÇİN RÜŞVET TEKLİFİ...

Bu Hacıbektaş meselesinden sonra aslında şurayı da ifade etmem gerekir. Atatürk’ün Hacıbektaş’a gelmesi görüşmesinden önce İstanbul hükümeti 16.09. 1335 (1919) da 12. Kolordu komutanlığına yazı gönderiyor… Kolordu komutanlığından bir yetkili ve Mucur Kaymakamı ve mutasarrıfı bir heyet oluşturarak Cemalettin Efendi’ye gidiyorlar. Cemalettin Efendiye götürdükleri teklif şu, “size padişah şu kadar bağışta bulunacak, şu makamları verecek ve sizin bütün müşküllerinizi, bütün sorunlarınız çözecek yeter ki padişahı destekleyin” diyorlar. Burada tarih ve kaynak veriliyor, Laf da şu“…Çelebi Efendi ile Tekkenin babalarını teslih için iğfalat ve teşfikatta bulunmuşlar ise de nail-i emel olamadıklarının” belirtilmesi…

Rüşvet ve makam teklif etmiş iseler de naillerine ulaşamamışlardır”, deniliyor. 

İstanbul Hükümeti’nin bu belgede kendi lehine çalışma yaptığını ancak başarılı olamadığının yani bu Alevi inanç önderini satın alamadığının en somut belgesidir.

22 Aralık 1919 günü Hacıbektaş’a gelen heyet, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba’yla görüşür.

Dolayısıyla Atatürk’ün öngörülerini hepimiz biliyoruz, ancak tekkede oturan Cemalettin Efendi’nin de bu çağdaşlık beklentisini, insan hakları beklentisini, demokrasi ve özgürlük beklentisini ve bu beklenti doğrultusunda kimi destekleyeceğini bilmiş olmasını da önemsemek ve takdir etmek gerekir” diye düşünüyorum. Ancak o dönemde bile, insan tabi tarihin bu sayfalarını okuduğunda üzülmeden de edemiyor.

Yine Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından Mazhar Müfit Kansu, sır kâtibidir aslında, Hacıbektaş’a gidilmesini rıza göstermiyor, niye biliyor musunuz? Bu gün Tayip Erdoğan düşmanlığında “o Alevi” dediği gibi, Mazhar Müfit Kansu da “o Alevi dergâhı” diyor. Mazhar Müfit, hatıralarında, “icabı hal Atatürk’e bunu yaptırsa gerek, mecbur kaldığı için, yoksa gitmemesi gerekir” diyor. Tabi Mazhar Müfit ve benzer insanların Alevilerin bunca böylesine Cumhuriyetin yanında durmaları çağdaşlığın, demokrasinin, laikliğin, Cumhuriyet değerlerinin yanında bulunmaları o gün takdir edilmeye bilir. Normal görünüyor ama bu gün de aynı anlayışın önemli ölçüde sürdüğünü görmekten tabi biz büyük bir üzüntü duyuyoruz.

Tekke ve zaviyelerinin kaldırılması da 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Kaldırılmasına ve türbedar ile bazı unvanların men ve ilgasına dair Kanun yasalaşıyor. Burada neleri yasaklıyor: Şeyhlik, dervişlik, müritlik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, kuyumculuk, üfürükçülük, gaipten haber vermek, murada kavuşturmak gibi bunları yasaklıyor. Çünkü diyor ki: “TC i şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz” diyor. Eğer bunu söylüyorsanız, onun söylemesini de normal karşılayacaksınız. Evet, TC i şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz”. Eğer çağdaş bir devlet arzu ediyorsak, eğer tüm sorunlarımızın, hepimizin tamamımızın sorunların, insani sorunlarının, insani sorunlarının, eşitlik sorunlarının tümünün çözümünden yanaysak bunun burada karşı çıkmak zorundayız. Bu da son derece yerli yerinde ve isabetle alınmış bir karar olduğunu görüyoruz.

Peki, burada sorun nedir, sorun şu: Bizim kimi arkadaşlarımız, özellikle bizim çok yakın arkadaşlarımız da şu kitapları okumadıkları için, ya da ihanet içinde oldukları için altını çizerek söylüyorum, bizim dergâh ve tekkelerimizin Atatürk tarafından kapatıldığını söylüyorlar. Bunu bilinçli olarak yapıyorlar, kimileri de ama bilinçli olmayanlar da bunun doğru olduğunu düşünüyorum, “haa öyle mi yaa, bizim tekkemizi, bizim dergâhımızı da, Hacıbektaş Dergâhını da mı Atatürk kapattı” deyince, “evet” diyorlar.

Bu külliyen yalandır, Atatürk kapatacağı bir yere gitmez. Bakın NUTUK’u okuduğunuz zaman Atatürk hiç tükürdüğünü yalamıyor. Bazen taktik icabı sessiz kalıyor, ama hiçbir zaman söylediklerini inkâr etmiyor. Dolayısıyla Alevilerin tekke ve dergâhları 1826 da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla başlar. Tekke ve dergâhlar 1826 dan II. Mahmut döneminde kapatılmıştır. Serçeşmeye, Cemalettin Efendinin ser çeşmesine de bir Nakşibendî babası atanmıştır. Dolayısıyla o dönemden itibaren teke ve zaviyeler kapalıdır. Hatta ben size dahasını da söyleyeyim, tarihe biraz meraklı olan birisi olarak, aslında Sersem Ali Baba’nın Sultan Süleyman tarafından, Hacıbektaş’a Sersem Ali Baba’nin atanmasıyla birlikte, bizim dergâhlarımız ve tekkelerimiz ılga edilmiştir, aslında yok sayılmıştır. Bunun da altını çizmiş olayım. Bu da kafanızın bir yerinde bulunsun. 1575 li yıllarda Nakşibendî Sersem Ali Baba’nın Hacıbektaş dergâhına atanmasından sonra II. Mahmut döneminde de atanma var.

Yani şunu söyleyeyim, aslında Hacıbektaş dergâhı, Hacıbektaş evlatlarından sonra, Kalender Çelebi isyanından sonra Hacıbektaş evlatlarının hiçbir zaman denetiminde olamamıştır. Çünkü Kalender Çelebi de bu gün olduğu gibi dönemin Sultan Süleyman, Nagehan Uzunay ötesinde karşı aslında haksızlığa ve hukuksuzluğa karşıya sayılmaya karşı, başkaldırdığı için, karşı çıktığı için o dönemden bu güne o yüzyıldan Cemalettin Efendi’nin ısrarla 500 yıldan beri beklediği umut Atatürk’le birlikte ortaya çıkmıştır. ve Cemalettin Efendi bu umudun farkındadır, bu umudun yeşermesi sonucunda da, bütün benliğiyle, bütün varlığıyla, bütün inancıyla bu umudu kucaklamıştır. Bu gün başka bir şeye verilmiştir, başka bir şey, fakat Cemalettin Efendi’nin özlemi bu şekildedir”.

Bu konferansa katılan CHP Tokat Milletvekili Kadim Durmaz da bu konudaki bazı görüşlerini söyleyerek şunları ekledi:

“Cemalletin Çelebi kurucu meclisin başkan vekili idi. Anayasa yapılırken Gazi Mustafa Kemal Paşa bir heyet gönderiyor kendisine. Diyor ki, “gidin ziyaret edin, toplumuyla ilgili kıymetli görüşlerini alıp Anayasaya konması gereken istediği bir madde varsa onları da koyun”. Mustafa Kemal’in gönderdiği heyete hasta yatağından doğruluyor. “Dua edin efendiler ki misafirimsiniz, yoksa bu talebiniz için ağır hakaretler ederdik. Biz kendimiz, cemaatimiz için hiçbir şey istemedik. Bu var olduğumuz topraklarda yaşan cemi cümle insanlar için istedik, diyor. Gelen heyeti ikram izzet edip ağırlayarak gönderiyor, Böyle bir ulvi yanı da var. Tabi hastalığı yüzünden görevini bile tam tamamlamasına müsaade etmiyor, başkan vekili olmasına rağmen, benim bildiğim hiç de oturum yönetmeden hakka yürüyor.

Hatta İsmet Paşa’nın elinde sigaralı ahşaplı Atatürk’lü bir resim vardır. O resimde arada birileri yok eder, oradaki resim Cemalettin Çelebi’dir. Elinde sigaralı bir resim vardı. Oradaki Rasim aslında Cemalettin Çelebidir.

Tokat, Türkiye’de en çok cemevi olan il, en az da Alevi köylerinde cami olan ildir”.

Karşılıklı sorular ve tamamlamalarla konferans sona erdi.

Cevat KULAKSIZ – 02 Şubat 2018
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Partly cloudy

20°C

Istanbul