egitim akp donemi20 1

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (5)

AKP’nin 15 yıldan beri çağdaşlıktan çıkarmaya çalıştığı eğitim öğretimimizdeki yozlaşma ve gerileşmeyi, eğitim öğretim uzmanlarının objektif olarak anlattıkları görüşlerini yansıtmaya devam ediyoruz. 

Çankaya Belediyesi, Eğitim-İş Ankara 1 ve 2 Nolu Şubeler, Tüm Öğretim Elemanları Derneği ve Ulusal Eğitim Derneğince birlikte düzenledikleri “Eğitimimizin Son 15 Yılı ve Seçeneklerimiz” konulu sempozyum (bilgi şöleni) yapıldı.

Sabahtan akşama üç bölüm halinde devam eden sempozyumun konuşmaları uzun olduğu için, ayrıca konuşmacılar,  gerileyen eğitimimiz konusunda çok önemli açıklamalarda bulunduklarından, bu konuşmaları kısaltmaya kıyamadık, biz de bu konuşmaları tüm olarak bölüm bölüm sunacağız. 

Ancak, 280 kişilik salonda ne yazık ki 85-90 kişi dinleyici olarak bulunuyordu. (Önceki yazılarda salona 500 kişilik denmişti ama aslında salon 280 kişilikmiş, düzeltiyoruz).

Bu güzel konuşmaların çok az kişiyle dört duvar arasında kalmasını istemedik, okuyucuya sunmak için emek sarf ederek yazıya döktük.

7 Eylül 2017 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılan sempozyumda, 15 yıllık eğitimimizin gerileyen süreci üç bölümde incelendi. “Eğitimde Gerileşme” Bölümündeki dört uzman konuşmacıların görüşlerini sunmuştuk.

Sempozyumun ikinci oturumunda “Eğitim Öğretimi Özelleştirme” adı altında konuşmalar yapıldı. Prof. Dr. Tulin Oygur’ın sunuculuğunda, Dr. Ayhan Ural (Gazi Ün. Eğitim Fak. Öğr. Üyesi), Öğretmen Hüseyin Canerik, Öğretmen Gazeteci Rıza Zelyut katıldılar.

Prof. Dr. Tulin Oygur, ilk konuşmacı Dr. Ayhan Ural’ı tanıtmadan önce şunu söyledi:

“…Emperyalizme karşı savaş halindeyiz bunu böyle kabul etmek zorundayız. Burada amalar, şunlar bunlar çok önemli değil. Şimdi şu anda Türkiye Batı kampında durduğu yeri sorgular durumdadır.

egitim akp donemi19

Öğretmen Dr. Ayhan Ural,  konuşmasında “Özel Okullar” konusunu anlatırken şunları söyledi:

“-Doğrusu eğitimin özelleştirilmesi konusu, ilk başlığı hepimizi yakından ilgilendiren bir başlık ve farklı uygulamalarla da karşılaşıyoruz ve bu karşılaştığımız uygulamaların her biri derinlemesine çok tartışma gerektiren içerisinde ayrıntılı özellikler taşıyor. Mümkün olduğunca olayı özetler mahiyette anlatmaya çalışacağım. Başka alanlarda ve terlerde, ortamlarda da bu alt başlıklar üzerinde yaptığımız değerlendirmelere hep birlikte yapacağımız değerlendirmeler olanaklı olduğunu söylemek istiyorum.

Özel okul kavramı üzerinden biraz olayı öncelikle açmayı tartışmak isterim. Bizde özel okul bizde çok olumlu algı yatacak şeklinde kurgulandı ve toplumsallaştırıldı. Bundan büyük rahatsızlık duyduğumu başta belirtmek isterim, çünkü toplumun olumladığı genel bu kavram topluma, hepimize büyük bir maliyet yüklediğini ve kamusal eğitimin kamusal okulun karşısında önemli bir tehdit olduğunu da söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu olumlu algıyı kırmak için isimlendirmenin biraz sorunlu olduğunu düşünüyorum. Özel okul yerine ticari okul terimini kullanmaya çalışacağım. Ticari okul olarak baştan beri denilseydi bu kadar, bu denli bir olumlu etki destek bulamayacaktı, düşüncesindeyim. Bunu biraz daha ayrıntılı hale getirmeye çalışacağım.

Şöyle bir ruh hali içerisindeyiz, dönemsel olarak bu dönemi biraz daha “cambaza bak” ifadesiye anlatmak isterim çünkü önümüze çok sayıda istatistik veya nicel veri konulmakta. Bu nicel veriler karşısında biz olayın arka planını, felsefesini, niteliğini tartışamaz hale geliyoruz. Yani TEOK la bizi nasıl bloke ediyor, toplumun arka planını görmeden sadece sınavın nasıl yapılacağı, hangi gün kaç parça tartışma yapılacağı öne çekiliyor, buna büyük bir kısmımız da hiç tereddüt etmeden girebiliyoruz, be bunlardan biraz daha uzak kalmamızı gerektirenlerdenim, eğer biz güç temel savımızı köklendirmezsek, veya felsefi bir derinlikle ortaya koyamazsak, özel olarak savunamazsak, karşımıza çıkan şu yansıda gördüğünüz gibi, sınavlar, projeler veya sistemi değiştirecek müdahalelerle çok oyalanmış oluruz. Tabi bunlar önemlidir ama bunların önemini daha bir üst konumda tartışmamız gerekiyor. Yani biz eğitimin bir hak olduğu olgusunu, bu noktada tartışamaz haldeyiz. Türkiye’de eğitim bir hak olmaktan maalesef bir hak olmaktan çıkmıştır, çünkü biz TEOK la uğraşıyoruz, OKAS ile yahut Fatih projesiyle veya bunun belki uluslar arası eğitim araçlarındaki PİSA sorunlarıyla uğraşıyoruz, yani bunları değerlendirmeye çalışıyoruz veya yorumlamaya çalışıyoruz, ama eğitim hakkı daha doğrusu eşitlik ilkesini kesinlikle konuşmuyoruz. Bana da ilgili yerlerden TEOK la ilgili, “ne dersiniz” diye soranlar oldu. Kesinlikle bir şey demedik, cevap verecek değerde bulmadık, bulmadığımızı söyledik. Bu hiçbir şekilde eğitimin eşitliği ile ilgili ya toplumsal topluluklar arasında eşitsizlikle ilgili hiçbir anlam içermiyor. Bunu siz isterseniz beşinci sınıfta yapın, isterseniz 15. Sınıfta yapın. Elemeyi amaçlıyorsanız, dışlamayı amaçlıyorsanız bunun bir değeri yoktur. Tabi ki bundan para kazananlar vardır. Bu sektörün içinde etkilenen falan vardır, onlar ayrı bir şey ama biz peşinden koştuğumuz o eşitlikçi eğitim anlayışımıza hiçbir katkı yapar nitelik taşımıyor, çünkü elemek veya bir şekilde eğitim hakkının dışında bırakmak gibi bir içerik arz ediyor. Bize daha çok  “cambaza baktırıp” esas yapacaklarını yaptıklarını düşünüyorum. Bundan biraz daha kaçındığımızı, kaçınmamız gerektiğini söylüyorum.

egitim akp donemi21

ÖZEL OKULLARDA GİZLİ NUMARA.

Biraz konuşacağım konu, özel okullar. Özel okulların temel işlevi, bunların nasıl oluştuğu veya bunların gerçekten arka planında neler olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Maalesef okulu biz ikiye ayırarak görüyoruz artık. Kapitalizmin genel dayatması özel okulun olgusu artık bizde olduğu kadar dünyada da bir ayrışma noktası. Ancak özellikle bizde farklı durumlar gerçekleşti, son birkaç yıldır “ücretsiz özel okul”. Bunu çeviremiyoruz, bunu anlam yükleyecek bir şekilde çeviremiyoruz, “ücretsiz özel okul”. Veya TEOK yok, puan yok, şu yok, bu yok, para da yok, bedel de ödemiyorsunuz, özel meslek lisesi. Endüstri meslek lisesi olsun, Sağlık meslek lisesi olsun, ister kolej adıyla, böyle afişler görüyoruz; pazarlama tekniğine uygun olarak birtakım çalışmalar görüyoruz.

Aslında bunun da arkasında bir ücret olduğunu da hepimiz biliyoruz. Belki bunu hemen veliden öğrenciden almıyor ama bu bedeli nereden alıyor, doğrudan teşvik olarak veya genel bütçeden hepimizin ödediklerinden alıyor, yani devletten alıyor. Burada büyük bir kandırmaca var, bu açıdan da biraz önce söylediğim o “cambaza bak” noktasında bile bizi belli ölçüde algı yöntemiyle de oraya odaklıyorlar. Böyle bir eşitlik sağladıklarını kendi ifadelerinden açıklıyorlar.

O özel okulun altına be “ticari okul” açıklamasını koydum, birazdan açıklayacağım. Buraya nasıl geldiğimizi söylemekte yarar var. Dünya ölçeğinde, bizde de benzerlik olduğunu söylemekte yarar var.  Esasen Kapitalizm ideoloji olarak veya bir yaşam biçimi ekonomik doktrin olarak egemen olduğu zaman diliminden itibaren kamu yönetimini ve işletme yönetimi diye bildiğimiz alanları içi içe, üst üste geçirerek bizim o kamu yönetimi veya kamusallık dediğimiz kavramı da büyük ölçüde kirletti, yok etti, deformunu bozdu. Neticede biz de “yeni kamu yönetimi” diye bir kavram ortaya koydu. Hepimizin bildiği bir gelişme, daha çok belirgin olsun diye “kamu işletmeciliği” de deniyor.

Sağlık alanında bizde çok yaygın olduğu için, kamu özel işbirliği içinde veriliyor, kamu işletmeciliği veya aynı zaman da devletin de kamusal hizmetlerini ticarileştirdiğini de biliyoruz. Yani doğrudan özel sektöre vermeksizin devlet de, burada ticari bir faaliyet olarak karşımıza sunuyor, okullarda da bu oluyor, sağlık alanında da oluyor.

Bu gerçekten hareketle özellikle hizmet alanında, yani hizmetler denilen başlık altında da 1990 larda, 2000 lerde, 2010 larda uluslar arası düzeyde, birtakım anlaşmalarla bir olanak sunuldu, kapitalizm bunu gerçekleştirdi. Özellikle emperyalist yorumlarla da dile getirilebilir. Kamusal alanı York etmek, kamusal alanı piyasalaştırma. Bunun önündeki bütün engeller de kaldırıldı, neticede hizmet alanındaki tüm faaliyetlerin uluslar arası satılması alınması, transferi kısmında da bir açıklık doğdu. Bu da doğal olarak okula, eğitime yansımış oldu.

Esasen sınıflı toplum başlığı altında şöyle bir bilgiyi de size aktarayım, bilinen bir şey ama benim konuşmalarımı destekleme açısından değerli görüyorum.

Toplumsal sınıfları kabaca alt, orta üst toplumsal sınıflar diye ayırabiliriz, öyle bir gerçeklik söz konusu, her ne kadar bunların aralarındaki geçişleri ve sınırları belirlemek oldukça zor olsa da tasnif olarak böyle bir tasnif yapmakta yarar var.

Kapitalizmin başlangıç yıllarında özellikle sanayi devriminden sonra, bu gün, modern okul denilen olgunun kurulduğu veya başlatıldığı yıllardan itibaren bir okulda kamusallık söz konudur. Eğitim kamusal bir hizmet olarak sunuluyor, kapitalizm bundan büyük ölçüde yararlanıyor, çünkü kendi ideolojisinin de kendi düşünsel arka planında toplumsallaştırma açısından böyle bir güçten yararlanıyor.

Bu gün geldiğimiz noktada yüz, yüz elli yıl sonrasında bunun başarıldığını da üzülerek görmüş veya gördüğümüzü de belirtmek isterim. Ancak kamusal okulun bu başlangıç yıllarında özellikle 1950 lilere, 1960 lara kadar olan süreçlerde, sanayi devriminden sonra sosyal devlet kavramıyla da ilişkili olarak bir kamusal okul yaratıldı. Bu kapitalizmin içinde oluşan bir kavramdır. Gerçekten eşitsizlik açısından toplum açısından böyle bir kavramı tamamlamamıza gerek de kalmayacağı için bu vurguyu yaptım. Kamusal okul, kapitalizmin içerisinde oluşan bir okul. Her şeye rağmen eşitlikçi niteliği öne çıkardığımız bilimsel, laik, demokratik, parasız özgürlükçü bir nitelik taşıması için çaba gösterdiğimiz bir süreç var. Yani gösterilmiş tarihsel anlamda.

Biz üst toplumsal sınıfın orta ve alt toplumsal sınıfın bireylerinin kamusal eğitime yöneldiğini görüyoruz. Gerçi alt toplumsal sınıf geniş bir tabana yayılmasına rağmen, kamusal eğitime gidenlerin de oranı çok yüksek olmayabiliyor, yani herkes erişemeyebiliyor veya belli dönemlerde herkesin böyle bir okula ulaşma şansı-fırsat olmamış olabiliyor.

Bundan hareketle uluslar arası düzeyde insan hakları, çocuk haklarına dair sözleşme Avrupa İnsan Hakları yine ayrıca çok önem verdiğim benim bu çalışmalarımda referans olarak çok temele koyduğum bir antlaşma-uluslar arası sözleşme var ki eğitimde ayırımcılığa karşı bir uluslar arası sözleşme. Bu sözleşmede eğitim hakkı tescil etmekle beraber, yani ona bağlı kalınmakla beraber, düşük düzeyli bir eğitim de verilmemesini, düşük düzede derken farklılıklarda yani bizdeki fen lisesi, Anadolu lisesi, meslek lisesi, temel lise, genel lise gibi ayırımlara kesinlikle kabul edilmemesi gerektiğini sağlayan ve benim de büyük ölçüde katıldığım bir genel görüş, bu görüşe dayalı olarak bunları varlığı aslında, biraz önce söylemeye çalıştığım genel durumu büyük ölçüde destekledi. Yani eğitimin kamusal bir hizmet olması noktasında bizi güçlendirdi. Ne var ki, Neorberalizm veya küreselleşmeyle beraber 50 ler 60 lar 70 lerden sonra ülkemizde de 80 sonrasında büyük ölçüde bir çözülme oldu. Yani kamusal eğitimin kısmen özelleştirme, özel okullar büyük ölçüde yasal alt yapılarını kurarak girmeye çalıştı. Buradan hareketle biz kamusal eğitimin büyük ölçüde kusurlu halini de görmeye başladık. Kusurlu kamusal eğitim diyorum. Kusurlu kamusal eğitim, o kamusal eğitimin eşitlikli niteliğini özelliklerini böldü, parçaladı, ayırımcı, seçkinci, eleyici, dışlayıcı, dinsel eğilimli, paralı, baskıcı, anti demokratik bir takım nitelikler taşımaya başladı.

Bu değişim doğal olarak toplumun ekonomik anlamda gücü yetenleri kamusal eğitimin dışına doğru yönlendirdi. Yani özel okul, ticari okul Amerika uygulamasındaki Cartırtur dedikleri uygulamalar doğmaya başladı, kupun sistemi falan, yani devlet okullarının dışında arayışlar başladı. Bizde de böyle bir yönelim, işte bu güm gördüğümüz o özel okullardaki çoğalmayı da beraberinde getirdi. Çünkü sizin beklediğiniz o bilimsel, laik demokratik nitelikleri kamusal okullardaki bu nitelikler artık yok ve çoğumuz buradan kendi açımızdan çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bunu da son dönemde biliyoruz.

egitim akp donemi22

Türkiye’deki dönüşümü de şöyle özetleyebiliriz, daha önceki konuşmacı arkadaşlarımızın vurguladığı 4+4+4, bunun yanında imam hatip ortaokulu lisesi, meslek lisesi, açık diye ifade edilen aslında pedagojik hiçbir anlamı olmayan, ama ülkemizde çok yerleşik ve kütleselleşmeye başlayan ortaokul lisesi, ilkokulu hepimizi büyük ölçüde kamusal eğitimin dışına doğru iten araçlar oldu.

Buradan hareketle şöyle bir olguyla da karşı karşıyayız. Bu pratikte göstermeye çalıştım. Artık üst toplumsal sınıf kamusal okula hiçbir şekilde gelmek istemiyor, yani gelmez, bütünüyle kamusal okulun dışındaki seçeneğe yöneldi, ticari okula. Orta sınıfta biraz önce söylediğimiz temel arayışına isteğine uygun olmayan kamusal alandan kaçıp olanağı olanlar doğrudan ticari okula doğru yöneldi. Bunların içinde istemeye istemeye tabirini de kullanacağım, demeden de yönelenler olduğunu zaten hepimiz biliyoruz, kendi çevremizden de biliyoruz.

Ama alt toplumsal kesimden büyük bir kitle, tamamına yakını nereye mahkûm oldu? Bu kusurlu kamusal eğitime mahkûm oldu. Bunun sosyolojik bir karşılığı var. Çünkü şunu da biliyoruz, okul veya eğitim ideolojik bir olaydır, yani iktidarın destekçisini üretecek, iktidarı yeniden üretecek, o mekanizmayı destekleyecek bir kitleye sürekli olarak kendi beklentisine uygun bir program veya bir yapılandırılmış eğitim süreci karşımıza çıkıyor. Bunu çok önemsiyorum buradan hareketle de biz kamusal eğitim, ticari eğitim daha doğrusu, ticari okul ayırımını net olarak yapabiliriz.

Şunu biliyoruz ki, kamusal okul burada çok yalın olsun, diye bu fotoğrafı kullanıyorum, yani meramımızı daha iyi anlatsın diye. Eşitlikçi bir nitelik taşıyor. Bunun hepimiz tarafından rahatlıkla görüldüğünü, bilindiğini ben de biliyorum, çok detaylandırmayacağım ama bilimsel olması için, laik olması için, demokratik ve parasız olması için hep beraber çaba gösterip buraya tekrar dönüşü sağlayabiliriz. Ama öbür taraftan şunu da biliyoruz ki, ticari okulda artık o eşitlikçi, bilimsel, laik eğitim anlayışında göremiyoruz. Burada bir yatırım aracı olarak görünüyor. Okul veya eğitim bir yatırım, işletme, ticarethane, dükkân, şirket, hatta karhane olarak da ifade edilebiliyor. Bunu açık olarak yazmaya söylemeye çalışıyoruz ki, daha çok anlaşılsın veya anlaşılsın derken destek bulabilelim, çünkü şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz, ticari okulların dönem sonu değerlendirilmesi bizim devlet okullarında olduğu gibi pedagojik yapılmaz. Nasıl yapılır? Bilanço esasına göre yapılır. Yani kar zarar cetvelleri üzerine yapılır. Bunun gerçekliğine topluma belli ölçüde açıklayabilirsek, oranın bir dükkân olduğunu orada aslında toplumsal bir gereksinimi karşılayacak faaliyetler değil, daha çok ticari faaliyetlerin döndüğü alan olduğunu ifade edebiliriz. Bu burası ayırımcıdır, eleyicidir şurada biraz daha söyleyip bitirmek isterim, çünkü zamanımızı etkili kullanmak açısından da ticari okul devletin de olduğunu düşünüyoruz, devlet de ticari okul açıyor artık.

Hatta geçen yıl üzülerek öğrenmiştim, onları bir taradım, sadece Ankara da değil, Türkiye’nin değişik yerlerinde, devlet okulunun içinde özel sınıflar açılıyormuş. Yani özel sınıf derken bazen bu özel sınıflar değil ticari sınıflar açılıyor. Hatta devlet okulundan alıp devlet okuluna getiren

 Ailelere indirim yapılıyor, yani örneğin beş bin liraysa özel sınıftaki devlet okulundan alıp özel okula getirene indirim yapılıyor. Örneğin o okuldaki ücret beş bin lira ise, Yani her getirdiğiniz öğrenci için size “size dört bin lira olur” , tersine döndürme söz konusu toplum içerisinde yapılıyor. Bu öğretmenlerin beni çok üzen tarafı da bu idi. İzleyicilerin gözü önünde yapılyor. Veliler şöyle meşrulaştırılıyor. Diyelim ki A şubesi paralı, veli benim ailem çevremdeki insanlar şöyle bakıyor. Çok basit bir mantıkla buraya para veren giriyor. Bizim de paramız yok, dolayısıyla bizim sınıflar öbür sınıfa gidiyor. Bunu normalleştiriyor, yani parayı veren geldiği için burası paralı, parasını verenlerin girdiği sınıf; böyle sınıflar Altındağ’da sınıflara giren öğretmen arkadaşlarımızdan duyduğum bir şeydi sonra baktım, yani yaygın olarak kullanılan bir şey. Hatta bakanlık bunu “proje sınıfı” diye duyduk.proje sınıfı” diye resmi olarak destekliyor, gerçekte adını tam olarak palı demiyor ama 4. Sınıftan 5. Sınıfa geçtiği dönemde İngilizce okutacağız” diye yani sağcı olarak biraz para, alıyor, şeyden proje sunumu adı altında veriyor. Özel mülkiyet, hukuken bir işletme olduğunu söyledik. Yine yararlananların vatandaş olmadığını müşteri olduğunu biliyoruz. Oradaki ilişki üretici, tüketici ilişkisidir. Yani müşteri ilişkisidir. Ayrımcıdır, sadece satın alma gücüyle gücüne sahip olanlar orada o hizmeti satın alabiliyor.

Yine bilanço hesabına dayanır, dedik. Bileği egemen ideolojinin yani, Neoliberalizmin methettiği piyasanın gereksinimine uygun olarak hazırlar. Karışıktır oradaki bütün maliyetler yarışmacı eğitim anlayışının ortaya koymuş olduğu temel yaklaşımlarla örülü. Sürekli elemeye dayalı, yani iyi olanların “yukarıya doğru tırmandırıldığı bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Bireyi yabancılaştırır ve yalnızlaştırır bu son derece gözlemleyeceğimi bir durum. Etrafındaki üniversite öğrencilerimiz veya lise öğrencilerimizde de büyük bir yabancılaşma olduğu yönünde de bilimsel çalışmalar var. Bu da eğitim sistemimizin ürettiği bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Çalışanların iş gören olduğunu biliyoruz, bu ticari okullarda. Gerçi devlet okullarında da sömürülüyoruz ama oradaki sıfatımız en az içselleştirildiğimiz sıfat, biz eğitimci olarak bulunuyoruz, öğretmen olarak bulunuyoruz, “iş gören” dedirtmez hiçbir öğretmen kendisine. Ama nerede ticari okulda doğal olarak öyledir.

Sözleşmeyi öyle yapıyorsunuz. Bunun ötesinde “öğrencileri birbirine rakip yapar” diye. Nerede açılacağını ticaret okulun nerede açılacağına katılımcı şöyle bir çalışmayla karar verir. Her yerde açmaz, yani kırsalda veya yoksul bölgede açmaz. Nerde açar bunu? Yapılabilirlik testine yani fizibilite sonuçlarına göre, işletmecilik terimi olarak söylüyorum, en elverişli yerdir. Doğal olarak, piyasanın talebi olduğu yerlerde yapar ama biz devlet okullarını eğitim hakkı bağlamına göre toplumun her kesimini kapsayacak yerlerde açmak zorundayız. Köydekini de belki, yani kasabadakinde gecekondu akide hepsinde bütünüyle herkesi kapsayacak şekilde.

Sonuç olarak şöyle bir toparlama yapayım, yani bu gerçeklerden hareketle biz kamusal eğitime aslında KAMUSAL EĞİTİME SAVUNMAK DURUMUNDAYIZ. Gerçekte şöyle bir şeyle karşılaşıyorum. Kamusal eğitime savunan çok sayıda büyük bir kitle var. Geniş bir kitle var. Ancak bunun içini net doldurmadığımız için aynı zamanda politik kanallara yeterince baskı yapmadığımız için kamusal eğitime programına alan parti yok. KAMUSAL EĞİTİMİ SONUNA KADAR SAVUNAN SENDİKA YOK. Yani tamamen kamusal eğitimi savunup ticari okulun karşısında duran, burada sendikacı arkadaşlar var, hepimiz bunları da biliyoruz ama bunu programın içerisine net bir şekilde koyamıyoruz.

Aynı şekilde bilim insanları açısından da kamusal eğitimi yeterince savunabilecek çalışmalar yapmıyoruz. Bir dağınıklığımız var. Gönlümüzden geçiyor, sözünü de ediyoruz. Kamusal eğitimi, kamusal okulu kuralım istiyoruz ama nasıl kuracağımızı bir araya gelip bunun bilimsel, felsefi, hukuki, siyasal boyutları olduğunu biliyoruz. Bundan önceki çalışmalarımızda biraz ayrıntılı bilgi vermiştik. Ancak hepimizin böyle bir ihtiyacı, bu ihtiyacı karşılayabilecek gücü olduğuna inanıyorum ki bu tür çalışmaların da aslında kamusal eğitimi savunması açısından çok değerli olduğunu, bunu düzenleyen arkadaşlarımızın, katılımcılara teşekkür ediyorum”.

Cevat KULAKSIZ – 17 Ekim 2017

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Partly cloudy

10°C

Istanbul