cevat kulaksiz

Yakıştıramadık. “Adalet Mi? Atlet Mi?”

Bu giden temmuz ayında Kemal Kılıçdaroğlu'nca Ankara'dan İstanbul'a "Adalet" yürüyüşü yapıldı.

O sıcakta, öğleyin konteyner'in (karavan) içinde kızı ile Kılıçdaroğlu sıcaktan bunaldığı için sırtında bir atlet olduğu halde yemek yiyor. İçeri sauna gibi sıcak, bunun neresi ayıp, neresi günah. Kaldı ki o kıyafetle değil, üstü çıplak olarak bile namaz kılınması mümkün iken, birilerinin çıkıp millet adına, “benim vatandaşıma hakarettir”  demesi çok abes bir şeydir. Bu biraz da kuzuyu yemek isteyen kurt kuzu hikâyesine de benzemekte. Çünkü RTE, Kılıçdaroğlu’nu yemek için değil de, halk nazarında küçük düşürmek için olur olmaz zamanda, olur olamaz örneklerle her türlü metodu kullanarak ona hücum ediyor. Oysa RTE, üzerinde Cumhurbaşkanı vasfını da taşıdığı için, herhangi bir parti başkanı gibi değil, herkesi kucaklayan, daha mülayim ve hoş görülü bir lider olmasında, ülkemizin birlik ve bütünlüğü adına yarar vardır. Ülkemiz, her yanı terör ve ateş çemberi olan öylesine bir geçitten geçiyor ki,  hepimizin, ayrıştırmacı konuşma, tutum ve davranıştan ziyade daha çok birlik ve dayanışmaya ihtiyacımız vardır.   

AKP'NİN BAŞI RTE “DEVLET RANTI ELİMDEN GİDER” DİYE KORKU İÇİNDE!

İsterseniz olaya iyice girmeden bir giriş yapalım.

İnanın AKP Genel Başkanı RTE, iktidar elimden gidecek diye korku içinde veya korkunun telaşı içinde. 

AKP den sonra iktidara en yakın alternatif kim CHP-Kılıçdaroğlu, işte onun için RTE korkusundan her şeyde Kılıçdaroğlu'nu kötülüyor, halkın nazarında kötü göstermek istiyor, onu her fırsatta eleştiriyor, saldırıyor.  Birçok vesileyle iktidarın yanlışlarını eleştiren, dile getirenlere bazı vatandaşlar da, iktidarın tek yanlı medyasının propagandasının algısının rüzgârında oldukları için, şöyle diyorlar: “Tamam öyle de, kime oy verelim, AKP nin karşısında sağlam bir aday parti görülmüyor” demekteler.

İşte Türk siyaseti, böyle bir algının sürüncemesi içinde kıvranıp duruyor.

AKP-RTE elindeki iktidarın, sınırsız devlet rantının elinden gitmesini hiç istemiyor, bütün diktatörler gibi, ebediyen orada kalmak istiyor; çünkü düşünce, iktidardan gidince yargılanmaktan korkmaktadır.   

Onun için de Avrupa'nın bütün devletleri, baştaki bizimkilerin antidemokratik düşünce, söylem ve eylemleri yüzünden bunu sevmiyorlar, o nedenle devletimizin, ne ABD de, ne de AB de itibarı yok, Hollanda, Almanya bunun başını çekmiş durumdalar. İktidardakiler iktidarda kalmak için akla hayale gelmeyen kumpaslar, hileler yapıyor, iftiralara varan suçlamalarda bulunuyor; siyaseti “atlet”, “racona” indirgeyerek bu tür olumsuz tavırlar da bizi çağdaş dünyadan dışlıyor.

RTE kendisi de demokrasiye inanmıyordu zaten; bir zamanlar önce ne demişti, "demokrasi bizim için bir tramvaydır, istediğimiz hedefe varınca tramvaydan ineriz". Hedefi de laik TC ni yıkmak, yeni bir dinsel yapılı, Osmanlı kafalı İslami bir devlet kurmak, zaten yandaşları bunu dillendirmeye başladılar bile.

Adalet mi? Atlet mi?

Bu yazıyı yazdığım günü karşı komşum Zeki Bey, el arabası ile çöplüğe artık maddeler taşıyordu; hava çok sıcak olduğu için adamın sırtında sadece Kılıçtaroğlu’nun giydiği gibi atlet vardı. Takıldım kendine, aman komşum, Erdoğan görmesin bu halini seni defe koyar ha” dedim;  adam güldü, “memleketin başka derdi yok mu, nelerle uğraşıyorlar arkadaş” diyordu.

Bir devlet adamı, atlet giydin, bunu giydin, şunu girdinle, türban taktın takmadın la uğraşmaktan ziyade, daha başka ciddi ülke ve dünya olaylarıyla, sorunlarıyla ilgilenmelidir.

Ülkemiz öylesine bir sıkıntılı badireden geçiyor ki, bütün dışlanmışlığımız bir yana, komşumuzda ülkemize düşman devletçikler oluşmakta, kötü komşumuz burnumuzun dibindeki çağırsan duyulur adacıklarımızı işgal ediyor, sesimiz çıkmıyor. O nedenle siyasilerimiz birlik ve dayanışma ruhu içinde daha uygar ve çağdaş üslupla birbirlerini eleştirmelidirler, daha hoş görülü olmalılar.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “sen Atatürk’ü böyle atletle yemek yerken görüp de resim çektirdiğine şahit oldun mu, böyle bir şey var mı? Bunlar trajikomik görüntüler” dedi.

Oysa Atatürk’ün dünkü bazı gazetelerin verdiği gibi, atletle çekilmiş resimleri de vardı.

39.Muhtarlar Toplantısı'nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü sırasında karavan içinde, Hürriyet muhabiri Selahattin Sönmez’in çektiği atletle yemek yerken fotoğrafını sert sözlerle eleştiriyor.

Ülkenin başka bin bir çeşit sorunu varken, bir devlet adamının muhalefet partisini böylesine basit şeyle eleştirir mi?  Klimalı sarayda oturana sormak gerekir, temmuzun sıcağında o ücra yerde karavanda oturmanın ne günahı, ne yasağı vardır? Bu basit olay “vatandaşa nasıl hakaret oluyor.

Atlet Giymekle Vatandaşa Hakaret Mi Olur?

Erdoğan, "Sözde adalet yürüyüşü yapıyor birisi, Ankara'dan çıkmış İstanbul'a yürüyor. Arada sırada bir de karavana oturuyor ve atletle bir yemek yiyor. Bugün de baktım ki, bir gazete başlık atmış, 'Vatandaş falanca.'Bu benim vatandaşıma hakarettir. Benim vatandaşım böyle, hele hele bir siyasi partinin, ana muhalefetin başında olacak, çağıracak gazeteciyi, 'Gel, benim bu fotoğrafımı bir çek.' ve ondan sonra da 'Ben Atatürk'ün partisinin başıyım.' Sen Atatürk'ü böyle atletle, yemek yerken görüp de resim çektirdiğine şahit oldun mu? Böyle bir şey var mı?" dedi.

Ben “adalet” diyorum o “atlet“ diyor.

Buna cevaben Kemal Kılıçdaroğlu da şöyle diyor:

“-Adalet yürüyüşü birçok kişinin ezberini bozdu. Her gün üç ya da dört gömlek değiştirdim. Yemek yemem gerekiyordu. O fotoğrafta yapmacıklığın toplu iğne ucu kadar bir şey göremezsin. Kızımla yemek yiyorum. O fotoğraf, Anadolu’dan bir fotoğraftır. Ben o şartlarda yetiştim., saraya özenen bir insan değilim”.

“-Ben halktan birisiyim, evimde de öyle oturuyorum. Bu “Vatandaş Kemal” diyen manşete alındı. Niye kızıp köpürüyorsun, sen zaten kendi insanını unuttun. O fotoğrafta mizansen var mı? Zaten karavanda kalıyorum. Ben “adalet” diyorum, o “atlet” diyor.

Neyse ilk defa Atatürk’ü andı bari. Ben o sofrada kafasında külah, sabahtan akşama Atatürk’e hakaret eden kişiyi oturtmuyorum. . MİT TIR ları devlet sırrı değildir, birilerinin sırrıdır”.

Görüldüğü gibi çağdaş dünyada insanlık, daha doğrusu demokratik Batı ülkeleri bilim ve teknolojide dev adımlarla ilerken, ülkemiz devlet adamlarının uğraştıklarına bakın. “El neyle uğraşıyor, biz neyle uğraşıyoruz”. Don, gömlek, “racon” siyaseti ile uğraşıyoruz.

Batı bilimsel buluşlarda, sanayi devriminde, keşiflerde hızla ilerlerken Osmanlı da Gerileme Devrinde 19 ncu yüzyılda böyle boş işlerle uğraşırmış. Bir kelime yazılırken, okunurken, “dat” mı olsun, “zat” mı olsun dan tutun da, camilerde kaç mum yakılması gerektiğine; İstanbul’da Süleymaniye başta olmak üzere selâtin camilerin birden fazla minarelerinin yıkılması gerektiğini, camilerde üçten fazla mum yakmanın caiz olmadığını; birden fazla minare kibir, debdebe gösterisi hatta şirk olduğu söylenir, dolayısıyla yıkılması gerektiği; üçten fazla mum yakmak da kiliselere özenti ve israf olduğu gibi daha nelerle uğraşırlarmış.[1]  

Hemen hemen neredeyse şimdilerde aynı ruhu aşıyoruz.

Bir de oraya buraya lüks camiler, imam hatipler yapıyoruz. Avrupa Rönesans ve matbaanın bulunuşu ile bilimde hamleler yaparken, biz de kocaman camiler yapıyorduk. Bunlarla yani ibadethanelerle, teoloji okulları ile kalkınmış, aydınlanmış, çağdaşlaşmış bir tek ülke yok dünyada; bunlarla ancak cahiller kandırılır. Üretime yönelik hiçbir çabamız uğraşımız yok, artık buğdayı, samanı, mercimeği, nohudu bile dışarıdan satın almaya başladık. Her şeyi ithal ettiğimiz halde biz neyi üretiyoruz?

Cevat KULAKSIZ – 25 Ağustos 2017

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnotlar :

[1] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/avni-ozgurel/bir-harf-etrafinda-firtina-datcilar-ve-zatcilarin-kavgasi-899702/

Yazarlar

Cloudy

17°C

Istanbul