baris doster

Yeni ABD, yeni İngiltere, yeni Almanya diyen var mı?

ABD Başkanı Trump, “kısa sürede Suriye’den çekileceklerini” söylese de, ABD’nin Suriye’ye ilişkin hamleleri sürüyor.

Bu konuda kimi adımlarında Türkiye’nin hassasiyetlerini gözetiyor, kimilerinde ters yönde tutum alıyor. Türkiye ile Rusya’nın nükleer santral ve S 400 füzeleri üzerinden ilişkilerini daha da geliştirmesi; Ankara’da Türkiye, Rusya ve İran’ın, Suriye konusuyla ilgili zirvede buluşması, önümüzdeki günlerde karşılıklı hamlelerin birbirini izleyeceğinin işaretleri.

Geçmiş geleceğin öğretmeni olduğuna göre; dünden bugüne yaşanan gelişmeleri kısaca anımsamakta yarar var. Malum; Türkiye, 2002’den itibaren, kendini Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı olarak nitelemiş, Medeniyetler İttifakı Projesi’nde de eş başkanlık yapmıştı. Irak’ın 2003’te ABD tarafından işgaline, 1 Mart tezkeresi TBMM’den geçmediği halde, verilen destek hafızalardadır. Dillerden düşmeyen “yeni Türkiye” sözleri, Türkiye’yi parçalanmaya götüren “açılım projesi”, tertip - kumpas davalarla yurtsever, millici, Cumhuriyetçi subayların, aydınların, gazetecilerin, bilim insanlarının sanık, PKK terör örgütü yöneticilerinin tanık yapılması, belleklerdedir. Adı 15 Temmuz emperyalizm destekli FETÖ’cü darbe girişimiyle anılan ABD’li istihbaratçılardan Graham Fuller’in “yeni Türkiye” sözünün mucidi olduğunu, tam da açılım günlerinde “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabının piyasaya çıktığını, açılım sürecine danışmanlık yaptığını, Henri Barkey’in “AKP ve cemaatle birlikte Türk ordusunu kafesledik” dediğini de biliyoruz.

YENİ ABD, YENİ İNGİLTERE, YENİ ALMANYA DİYEN VAR MI?

Ülkemizi yöneten heyet, “yeni Türkiye” diye diye, elde avuçta kalan son şeker fabrikalarını yabancı tekellere satmaya, bunu da “yerli ve milli ekonomi politikası” olarak pazarlamaya devam etse de, kuraldır: Eğitim, ekonomi ve savunma milli olmadan, milli devlet olunmaz. Mercimekten fasulyeye 126 çeşit tarım ürünü ithal edip, ulusal ekonomi olmak, mümkün değildir. Enerjide Rusya’ya varolan doğalgaz bağımlılığının üstüne, bir de nükleer bağımlılığını ekleyip, sonra da Rusya’dan bağımsız dış politika izlemek olanaksızdır. O kadar ki, ne ağzımızdan “Ey Putin” diye söz çıkar, ne de onca ısrar ettiğimiz halde Putin, PKK – PYD terör örgütünün Moskova’daki bürosunu kapatır.

Sorun şudur: Ciddi devlet çok konuşmaz. Gereğini yapar. Az konuşur. Konuşunca da sözünün arkasında durur. Çokça tehdit edip, esip gürleyip, bağırıp çağırdıktan sonra adım atmamaya, gereğini yapmamaya diplomaside, “dişsiz diplomasi” denir. Müeyyidesi, yaptırımı, caydırıcılığı olmayan diplomasi anlamına gelir. Yani, kabadayılık yapıp, sonra da kıvırmaktır. Misal; “Ey ABD” dedikten sonra, ABD’den sivil uçak ve patriot almaktır. ABD’nin PKK – PYD terör örgütüne, FETÖ’ye verdiği desteği kesmesini bir türlü sağlayamamaktır… Misal; “Ey Almanya” dedikten sonra Alman şirketlerini Türk şirketlerinden ayrı görmediğimizi söylemektir. Vatan hainliği ve casuslukla suçlanan Alman gazeteciyi serbest bırakmaktır… Misal; uçağını düşürdükten ve “Ey Rusya, bugün olsa bugün de aynısını yaparız” dedikten sonra, Rusya’dan özür dilemektir… Misal; “Ey İsrail, Gazze ambargosu kalkacak” deyip, sonra da Türkiye’nin ısrarıyla kurulan ve Türkiye’nin de üye verdiği (Özdem Sanberk) Palmer Komisyonu’nun yazdığı raporda, Gazze ambargosunun yasal olduğunun altına imza koymaktır… Misal; “Ey İbadi, sen kimsin” deyip, Barzani’nin Irak’ın kuzeyinde düzenlediği bağımsızlık referandumundan sonra İbadi’yle görüşmektir… Misal; bir zamanlar Ankara’da balla – börekle misafir edilen, kendisine Esad’a karşı birlikte mücadele etmek için teklif götürülen PYD terör örgütünün eski eş başkanı Salih Müslim’in terörist olduğunu birkaç yıl sonra hatırlayıp, onu kırmızı bültenle aramak, iadesini istemektir… Misal; bir zamanlar “dostum, kardeşim Esad” dedikten, onu Türkiye’de ağırladıktan, ortak bakanlar kurulu düzenledikten, karşılıklı olarak vizeleri kaldırdıktan sonra, “Ey Esad, sen katilsin” demektir… Misal; Suriye’de rejim muhalifi herkesi destekledikten sonra, Suriye’nin toprak bütünlüğünün, bağımsızlığının, egemenliğinin ve siyasal birliğinin güvencesi olmaktır, hem de Rusya ve İran’la birlikte… Misal; Kıbrıs’ta 40 yıllık devlet politikasını terk edip, ulusal kahraman ve KKTC’nin kurucu devlet başkanı Rauf Denktaş’ı devre dışı bırakıp, onun uyarılarını dinlemeyip, Annan Planı’nı destekleyip, sonra da Denktaş’ın arkasından gözyaşı dökmektir, onun haklı olduğunu söylemektir…

Kısacası, kırmızı çizgilerin bu kadar kolay pembeleşmesi, ulusal çıkarların, milli hedeflerin, önceliklerin, stratejik ortakların, tehdit algılarının bu kadar sık değişmesi,  normal ve sağlıklı değildir. Ulusal çıkarlara ulaşma yolları değişebilir. Ulusal çıkarlara ulaşmak için kullanılan araçlar da değişebilir. Ulusal çıkarlara varmak için geliştirilen ittifaklar da zamana, zemine, kuvvet dengesine, devlet kapasitesine, önceliklere, hasmın gücüne göre değişebilir. Ama stratejik hedefler bugünden yarına, akşamdan sabaha değişmez. Türkiye, bu konuda çok hata yapmıştır. Örneğin, angajman kurallarını bile, yanlış yorumlamıştır. Şöyle ki; bir ülke angajman kurallarını çatıştığı ülkeye, gerginlik yaşadığı ülkeye karşı kullanır. Rus uçağını düşürdüğümüzde Rusya, çatıştığımız bir ülke değildi. O angajman kuralları Suriye’ye karşı getirilmişti.

YÖNÜNÜ ARAYAN TÜRKİYE!

Türkiye aynı anda hem ABD’yi hem Rusya’yı, hem İran’ı hem Suudi Arabistan’ı hoş tutmaya çalışıyor. Olmuyor. ABD ve AB’den sürekli kazık yiyor. Rusya’ya enerji bağımlılığı var. En büyük üç dış ticaret ortağı Almanya, Çin, Rusya. Önde gelen enerji tedarikçileri, Rusya’nın ardından Irak ve İran. Öte yandan NATO üyesi. AB’nin bekleme odasında. Toplumsal, kültürel yönelimi Osmanlı’dan bu yana Batıya doğru. Atlantik ezberinden bir türlü kurtulamıyor. Bu büyük ikilem, Türkiye’yi zorluyor. Bir yanda enerji, ekonomi, coğrafya ve dünyanın yönelimi var; diğer yanda politika, diplomasi, güvenlik kurumları ve zihinlerdeki prangalar…

İngilizlerin ünlü sözüdür: Devletlerin dostu – düşmanı olmaz, menfaatleri olur. Sıkça vurguluyoruz: İhtiyaçlar değişince, ittifaklar da değişir. Her ittifak karşısında başka bir ittifak doğurur. Sahadaki gelişmeler, diplomasinin yürütüldüğü müzakere masasına anında yansır. Buna uyum sağlamak için enerjik, ritmik, esnek olmak gerektiği gibi, hazırlıklı, uzak görüşlü, sabırlı olmak da gerekir. Günümüzde ülkeler arasındaki ilişkiler uzun vadeli değil, kısa vadeli; stratejik değil, taktik; bütüncül, çok kapsamlı değil, konu – sorun bazlı yürütülmektedir. Ülkeler; ittifaklar, bloklar arası ilişkileri değil, ikili ilişkileri yeğlemektedir.

Sözün Özü: İç siyasette, yapılan hatanın telafisi zor da olsa mümkündür. Dış siyasette ise imkânsızdır. Çünkü o konjonktür tekrar yakalanamaz. Çünkü kuvvet – zaman – mekân dengesi (stratejinin üç temel unsurudur) bir kez daha ele geçmez. Çünkü diğer ülkelerin, rakip – hasım devletlerin eli armut toplamaz. Çünkü atılan adım, sadece muhatap – hasım ülkeyi değil, üçüncü ülkeleri de ilgilendirir.

Barış DOSTER – 06 Nisan 2018

Yazarlar

Clear

21°C

Istanbul