Ali ERALP

Devlet Benim! Ne Hak Tanırım, Ne Hukuk

ABD’nin desteğini arkasına alan AKP, 2002 yılında hükümet oldu.

Beklenmeyen bir sonuçtu bu.

Çünkü çoğunluk,  İslamcı bir partinin seçimlerden başarı ile çıkıp, iktidarı ele geçireceğine inanmıyordu. Kemalist Cumhuriyet rejimi ile yönetilen, laik bir ülkede kimse şeriatçı bir yapılanmaya şans tanımıyordu. “Burası ne İran, ne Arabistan… Böyle bir değişime ordu, yargı, Cumhuriyet kurumları izin vermez” diyorlardı.

Ama göz ardı edilen iki önemli gerçek vardı; birisi, Amerikancı 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye’nin neoliberal politikalarla adım adım emperyalizme daha bağımlı bir sürece sokulması; ikincisi, Refah Partisi içerisinde “yenilikçi” adı verilen bir grubun 1990’lı yıllarda, kapalı kapılar arkasında ABD ile gizli görüşmeler yaparak,  anlaşma yoluna gitmesiydi…

CIA’nin yan kuruluşu Rand Corporation ANAP, DYP, MHP gibi düzen partilerinden umudunu kesmiş, yönünü siyasal İslamcı partilere çevirmişti. Çünkü o, Türkiye’deki dinci örgütlerin Osmanlıdan bu yana emperyalizmle işbirliği yapıp, kendi öz yurduna ve vatandaşlarına karşı nasıl savaşım verdiğini çok iyi biliyordu.

Rand Corporation, Ocak 1997’de bu konuda bir rapor hazırlamıştı. “Yenilikçi” grupla işbirliği yapılmasını öneriyor, ABD’nin Ortadoğu’daki geleceğinin buna bağlı olduğunu vurguluyordu.

Bu nedenle, henüz milletvekili bile değilken Recep Tayyip Erdoğan, Amerika’ya çağrılmış, bir takım ön görüşmeler ve hazırlıklardan sonra taahhütlerde bulunulmuş; sözler alınıp, sözler verilmişti.

“Hükümlü” olması nedeniyle 3 Kasım 2002 seçimlerinde milletvekili seçilemeyen Recep Tayyip, ABD ile yapılan görüşmelerin ardından, sanki başbakanmış gibi birçok devlet yetkilileriyle bir araya gelerek, bir takım gizli anlaşmalara imzalar atmıştı.

Daha sonraları ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile Abdullah Gül arasında 2 sayfa, 9 maddelik bir gizli “mutabakat metni” daha imzalanmıştı. Doğu Perinçek ve bazı aydınlar bu konuda uyarı görevlerini yerine getirmişlerdi ama seslerini duyuramamışlardı.

Abdullah Gül, 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesinde Sedat Sertoğlu ile yaptığı bir konuşmada bu dokuz maddelik gizli anlaşmanın varlığını şu sözlerle açığa vuruyordu:

“Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurarak) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerine anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”

Türkiye’nin resmi dış politikasında “gizli olan bir sürü gelişme” yaşanırken asla tutanak yapılmıyor, yetkili Türk diplomatları kapı dışında bekletiliyordu. Uluslar arası İlkelerimiz ayaklar altına alınıyor; Türkiye’nin Kıbrıs, Kuzey Irak, PKK, azınlıklar alanlarındaki kırmızı çizgileri görmezden geliniyordu.

Bunlar siyasal İslam’ın Türk toplumunu deneme girişimleriydi. Devrimcilerin, demokratların, Kemalist kurumların tepkisini, sabrını, direnme gücünü ölçüyordu.
Ne var ki, Kemalizm duvarında açılan bu gedikler karşısında devrimci ve demokrat kesim suskunluk içerisindeydi. Bazı yurtseverlerin karşı devrimci gidişe karşı çıkmaları ise “komploculuk” olarak değerlendiriliyordu.

AKP, toplumu alıştıra alıştıra dinci faşizme doğru ilerliyordu. Alıştıra alıştıra siyasallaştırıyordu PKK’yı. Tepki alınca duraklıyor, geriliyor, ortamı elverişli bulunca başını yeniden kaldırıp, yoluna devam ediyordu.  Bir adım ileri, iki adım geri…

İktidarın bu dinci yürüyüşüne tepkiler cılız kalınca bu kez subaylar, sendikacılar, aydınlar, politikacılar, yazarlar çizerler tutuklanmaya başlandı. Koca koca emekli kuvvet komutanları, ordu komutanları savcıların huzuruna çıkartıldı. Ordunun can evine baskınlar düzenlendi. Tarikat soruşturması yapan görevli savcılar, askerler ve mitçiler hakkında soruşturmalar açıldı. Emekli Yargıtay savcıları sorguya çekildi. ABD, Fethullah Gülen, Recep Tayyip üçlüsünün planı yürürlüğe girmişti.

Uzun sözün kısası, Derviş Mehmet’lerin, Said Nursi’lerin torunları bugün Kemalist Cumhuriyet’ten hesap soruyorlar. “Devlet benim! Ne hak tanırım, ne hukuk, dilediğimi yaparım” diyorlar.

DP Genel Başkanı Cindoruk’un deyişiyle “Bu açıkçası bir derebeylik idaresidir, monarşidir, krallıktır. Bugün Türkiye’de bir Başbakanlık rejimi vardır.”
Muhalifler hapishanelere dolduruluyor. Düşünenler Korku, baskı yöntemleri ile susturulmaya çalışılıyor.

AKP iktidarı, Abdi İpekçi Parkı'nda hakkını arayan işçiye gaz ve basınçlı su ile saldırıyor. Öğretmenleri, memurları yerlerde sürüklüyor. Eczacının kazancını uluslar arası tekellere peşkeş çekiyor. Bu vatanda AKP’liler ve yandaşlarının dışında herkes çile dolduruyor.  Açlık, sefalet içerisinde, baskı ve tehdit altında yaşıyor
AKP, akraba, taalluk (yakın ilişki), tarikatçılar, yandaş basın dışında bu ülkede herkes darbeci, herkes suikastçı, herkes hükümeti devirme planı yapıyor, yedisinden yetmişine herkes Ergenekoncu, herkes suçlu…

Oysa asıl suçlular dışarıda, mecliste.

Dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin dosyaların 104’ü AKP milletvekillerine ait. Başbakan’ın 2, Sanayi ve Ticaret Bakanının 2, adalet Bakanının 1, çevre ve orman Bakanının 1, Tarım ve Köy işleri Bakanının 1 dosyası var. (Ötekileri burada saymayalım, yerimiz yetmez.)

“Yolsuzlukla mücadele ediyorum, bağırsakları temizliyorum, demokrasi ve açılım yapıyorum…” diyenler,  yürekleri yetiyorsa seçimlerden önce verdikleri sözleri yerine getirip, dokunulmazlıklarını kaldırsınlar. Suçsuz, günahsız savcılarla, ağır ceza yargıçları ile ordu ile uğraşacaklarına, Zahit Akman’ların, Deniz Fenerlerinin, Kayıp Trilyon Davalarının, hakkında yüzlerce şikâyet dilekçesi bulunan Zekeriya Öz’lerin hesap verme yolunu açsınlar.

Silivri’de yargılananlar, duruşmaların televizyonlarda yayınlanmasını istiyorlar. Çekindikleri, korktukları, gizledikleri bir şeyler yoksa onların bu dileklerini yerine getirsinler.

İşte o zaman gerçekler gün ışığına çıkacak, halkımız neyin ak, neyin kara olduğunu yakından görecek…

Ali ERALP - 19.01.2010 - Gençlik Cephesi
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
http://genclikcephesi.blogspot.com/

Yiğit Tekel İşçisi,  Direniş Kıvılcımını Çakmıştır…

Önce vatan !
Ne mutlu türküm diyene !
Ordumuza şükran borçluyuz !
Milli birlik esastır.

Yukarıya sıraladığımız sözleri günlük yaşantımızda kullanabiliyor muyuz? Yani her T.C. vatandaşı bu sözleri konuşabiliyor,  yazabiliyor, söyleyebiliyor mu?
Şimdi diyeceksiniz ki “Nasıl sorular bunlar Ali Eralp? Elbette her T.C. vatandaşı bu sözleri konuşabilir, yazabilir, söyleyebilir.  Bu sözcüklerde ne var ki?
Öyleyse şu şekilde yeniden sorayım:
Herkesin konuşabildiği, yazabildiği, söyleyebildiği bu sözleri bayramlarda, önemli günlerde ışıklandırıp, iki minare arasına (mahya olarak) asabilir miyiz?
“Bundan doğal ne olabilir?” Elbette asabiliriz. Suç yok, hakaret yok, kötüleme yok… Yüceltme var, onurlandırma var, gurur var…
Ama iktidar böyle söylemiyor işte. O, başka türlü konuşuyor.
“Nasıl konuşuyor?”
“Hayır, asamazsın. Yasak…” diyor.
“Peki, neden yasak?” “Bu sözler yıllarca göklerde sergilendi. Görkemli görüntüleriyle şan şeref verdi. Kimse de itiraz etmedi. Şimdi ne değişti de yasaklandı?
“Yeni çıkan yönetmelik böyle emrediyor… Bu sözler ideolojik, politik; halkı bölmeye yöneliktir…” diyor.
AKP’ye göre ideolojik olmayan bir şey yok. Tekel direnişi ideolojik, Atatürk’ün kalpaklı resmi ideolojik, şehit analarının Meclise Türk bayrakları ile girmeleri ideolojik… Bu ülkede sadece siyasal İslamcılık, şeriatçılık, Feto’culuk ideolojik değil…
Bundan böyle,  ” Ne Mutlu Türküm Diyene, Önce Vatan, Ordumuza Şükran Borçluyuz, Milli Birlik Esastır…” gibi yazıları mahya olarak göremeyeceğiz. Bunları da yasakladı AKP. İslam cumhuriyeti yolunda bir adım daha attı. Minareler arasına sadece “dinsel içerikli” sözler yazılacak artık.
Birlikten, bütünlükten, tam bağımsızlıktan, ulusal olandan yana ne varsa kaldırıyorlar, yok etmeye çalışıyorlar.  Onlara göre vatanı, vatandaşlığı savunmak, orduya şükran duymak, milli birlik temelinde kenetlenmek suç. Hele hele “Ne mutlu Türküm” demek en büyük suç.
Vatandaşlık yerine kulluk, ulus yerine ümmet anlayışını savunmak mubah!..
Şu bir gerçek ki, bu sisli puslu, bulanık görüntü, bu yıkım süreci, birdenbire, ansızın ortaya çıkmadı. Bu resim, 1950'lerden başlamak üzere, özellikle 1980'lerden sonra (gizli ya da açık) Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının fırçalan ile şekillendi.
Çiller’ler, Evren’ler, Özal’lar uyguladıkları işbirlikçi neoliberal programlarla emperyalizme teslimiyeti de terkilerinde getirdiler. Bugünkü İslamcı düzenin temellerini hazırladılar. Giderek ABD'siz, AB’siz, IMF'siz adım atamayan, karar veremeyen bir ülke durumuna düşürüldük.
Günümüzde saltanat, hilâfet, Neo-Osmanlıcılık hayalleri yeniden filizlenmiştir. F tipi örgütlenmeye geçmeyen devlet kuruluşu kalmamıştır. Tüm çabalar, siyasal İslam cumhuriyetinin oluşması için harcanmaktadır.
Tarikatların, tekkelerin, şeyhlerin, şıhların toplum üzerindeki baskısı giderek artmaktadır. Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi saldırı altındadır ve bu kurumlar şeriat hukukuna karşı Cumhuriyet hukukunu canla başla korumaya çalışmaktadırlar.
Orduya karşı her gün yeni bir tertip düzenlenmektedir. Ordunun karargâhına girilmiştir. Ne yazık ki komuta kademesi bu saldırılar karşısında sessizliği tercih edip, kabuğuna çekilmiştir. Bugün Türk ordusuna karşı girişilen “asimetrik, psikolojik harekât” hedefine ulaşmış görünmektedir. Sayın Vural Savaş’ın deyişi ile o da F tipi örgütlenmeye doğru yol almaktadır.
Ama Bülent Arınç’a yapılacağı ileri sürülen suikast iddiası fos çıkmıştır. Bu nedenle şimdi yeni planlar, senaryolar hazırlanmaktadır. Yargıçlara, savcılara gönderilen mermiler, Önümüzdeki günlerin yeni olaylara, gözaltlılara, tutuklamalara gebe olduğunu haber veren sinyallerdir.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar, ne tertipler içerisine girerlerse girsinler. Bunlar son çırpınışlardır. Deniz bitmiştir. Takke düşmüş, kel görünmüştür. AKP ekonomik, sosyal, siyasal kriz içerisinde bocalamaktadır.
Satıla satıla ne sanayi, ne tarım kalmıştır. Cumhuriyet kurumları uluslar arası tekellerin eline geçmiştir. Üretici, ürününü verecek yer bulamamaktadır.
Üretim durmuştur. Gelir kaynakları kurumuştur. Yedi yıl içerisinde Türkiye’nin borcu iki kat artarak, 240 milyar dolardan 500 milyar dolara çıkmıştır.
Özelleştirilen kurumlardan atılan işsiz işçilerin sayısı milyonlara ulaşmıştır. İşsizlik çığ gibi büyümektedir.
Artık bıçak kemiğe gelip dayanmıştır. Devrimin gerçek sahibi işçiler, Nazım’ın deyişi ile “Karanlığın kenarından, ağır ellerini toprağa basıp doğrulmak” üzeredir. Şafak yakındır.
Yiğit tekel işçisi direniş kıvılcımını çakmıştır. Yakında sokaklar, meydanlar çoban ateşleriyle aydınlanacaktır.

Ali ERALP - 12.01.2010 - Gençlik Cephesi
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
http://genclikcephesi.blogspot.com/

Akp Ordunun Kanadını Kırıyor

“Deveye boynun neden eğri?” diye sormuşlar. “Nerem doğru ki…” demiş.
Şöyle çevrenize bir bakın. Ama dikkatli, alıcı gözle bakın. Yanlış gitmeyen, ters gitmeyen bir şey var mı? “Doğru” olan, düzenli işleyen bir şey görüyor musunuz?

İşçiler ayakta, öğretmenler ayakta, memurlar ayakta, barolar ayakta, eczacılar ayakta… Herkes hak, hukuk arıyor, çözüm bekliyor.  Ama çözüm yok. Çözüm biber gazı, cop, boyalı su…
Övünebileceğimiz, gurur duyacağımız bir yanımız kaldı mı?
Bu ülke, Cumhuriyet tarihi boyunca görmediklerini, duymadıklarını, yaşamadıklarını bu “Haçlı İrtica” sayesinde gördü, duydu, yaşadı.

Anayasadaki “Türk” sözcüğü bile AKP’li milletvekilini rahatsız etmekte.
Demirleri eritip, dağları delen şanlı Ergenekon kahramanları bu iktidar zamanında ayağa düşürüldü.
Türk Ordusu bu iktidar zamanında “arı kovanı”na benzetildi. Devlet sırlarının saklandığı Özel Harp Dairesine girilip, belge aranması “Arı kovanına çomak sokulması” olarak nitelendirildi.
Ordu tertipçilikle, suikastçılıkla suçlanıyor. Ordu sorguya çekiliyor. Başsavcı, sorunu Genel Kurmaya bildirip, bilgi alacağı yerde gidip karargâhı basıyor.
Devlet kurumları birbiriyle çekişiyor, birbirini suçluyor. Devlet birimleri birbirine güvenmiyor. Herkes dinleniyor. Yargıtay, Danıştay, başsavcı, politikacı, subay, sendikacı, gazeteci… Say sayabildiğin kadar. Herkes denetim altında.
Herkes darbeci! Herkes birilerine suikast hazırlıyor! Herkes tertip içinde. İktidar kendisine muhalefet eden kim varsa, ona bir suç etiketi yapıştırıp içeri atıyor. Yandaş medya ile birlikte korku filmlerine taş çıkartacak senaryolar hazırlıyor.
Peki, günümüzün “Mütareke Basını”nı da izliyor musunuz?
Kurtuluş Savaşına ve Mustafa Kemal’e karşı çıkan Ali Kemal’leri, Ref’i Cevat Ulunay’ları, Refik Halit Karay’ları mumla arıyoruz. Ordumuza, ordumuzun yiğit subaylarına ağza alınmayacak sözler söylüyorlar. Hani utanmasalar, korkmasalar, çekinmeseler, PKK hainleri ile dövüşüp yaşamını yitiren kahraman şehitlerimize bile dil uzatacaklar.  “Niye vatanı savundu, neden Kürt gerillasına (onların sözlüğünde teröristin adı gerilla) kurşun sıktı?” diye onları suçlu çıkaracaklar…
Kendisine yapılanları onuruna yediremeyip, canına kıyan bir Türk subayının ardından bakın Sabah gazetesi neler yazıyor:
“Galiba şafak attı, güneş doğuyor, tahtakuruları nereye?”
Eşinin anlatımı ile  “babalarının intiharını henüz çocuklarının bile tam olarak algılayamadıkları” hüzün verici bir ortamda, bir subayımıza “tahtakurusu” denilmektedir. Suçu kanıtlanmadan ölen bir kişinin arkasından böyle hayâsızca söz etmek, konuşmak, iftira atmak hangi kitapta yazar? Hangi gelenek ve görenekte vardır? Dine imana sığar mı bu?  Onlar ki Müslümanlık denilince mangalda kül bırakmazlar.
Bu ülkenin savunmasını üstlenen, canla başla görev yapan ordusunu, subayını kötülemek, küçük düşürmek, tertip ve planlar içerisinde bulunduğunu göstermeye çalışmak kime ne kazandırır? Kimi yüceltir?
Batı basını bile Türk Ordusuna karşı bu denli acımasız, pervasız davranmıyor. Her şeye karşın kıyısından kenarından gerçekleri dile getiriyor.
İngiliz Daily Telegraph gazetesi, “Ordunun Yatak Odasına Baskın” diye başlık atmış. Arkasından da ekliyor: “AKP, Ordunun Kanadını Kırıyor…” (Cumhuriyet, 30 Aralık, 2009)
Kanadı kırılmayan kuruluş kaldı mı Türkiye’de? Yargı, teslim alındı. Basın teslim alındı.  Tüm cumhuriyet kurumları ateş altında… Yargı, yaralı kuşa döndü. Diledikleri gibi yönlendiriyorlar:
“Otur otur, kalk kalk… Özel Harp Dairesi”ne gir. Devlet sırrı niteliğindeki belgeleri didik didik et. Aman, sakın ha PKK’lılara ilişme! BDP’lileri, DTP’lileri adliyeye getirme! Onların dokunulmazlığı var. Sonra ABD, AB ne der… Dostlarımızı küstürmeyelim, gücendirmeyelim!”
1.Dünya Savaşının ardından ülkemizi işgal eden İngiliz, İtalyan ve Yunan orduları, bugünkü ABD, AB emperyalistleri kadar vatanımızın “harim-i İsmeti”ne (kutsal ocak)  girmemiş, girememişti. Türkiye halkı onları Atatürk’ün önderliğinde “Vatanın Harim-i İsmetinde boğmuştu”.
Şunu söylemek istiyoruz kısaca:
Orgeneral Hilmi Özkök, “Başına çuval geçirilen Ordunun Komutanı” olarak tarihe yazıldı. Korkarım, Orgeneral İlker Başbuğ da “Yatak Odasına Baskın Yapılan ordunun” komutanı olarak tarihe geçecek…
Ne diyelim, sözün bittiği yerdeyiz…

Ali ERALP - Ulus Gazetesi
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
http://genclikcephesi.blogspot.com/

Yazarlar

Sunny

17°C

Istanbul