ali eralp2

İhanet Kol Geziyor Yurdumuzda…

Bir haber dolaşıyor gazetelerde, TV’lerde, internette:

“Osmanlı döneminde, Damat Ferit hükümetinde Şeyhülislam olarak görev yapan ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Atatürk'e ölüm fetvası çıkartan Mustafa Sabri'nin adı Tokat'ta yeni açılan bir imam hatip lisesine verildi.”

mustafa sabri

Peki, kimdir Mustafa Sabri? Tanıyalım mı?

"Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Tokat doğumlu bir vatan hainidir. Kuvayı Milliyeciler Yunanlılara karşı direnişe geçtiğinde, ‘Kuvayi Milliyecilerin katli vaciptir ve öldürülmesi dinen görevimizdir. Bu uğurda ölenler, şehit kalanlar gazidir' diyen Osmanlının son Şeyhülislamıdır.

Yunanlılar denize dökülünce o, Yunanistan'a kaçtı. Yunanistan'da1927'de “Yarın” isimli bir gazetede şunları yazdı:

 “Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere, Türklükten şeref izzetimden istifa ediyorum, Allah'ın huzurunda tövbe yarabbi, tövbe Türklüğüme. Beni Türk milletinden addetme (sayma)…”

ataturk dusmaninin ismi okula verildi750

Daha sonra Atatürkçü kuruluşlardan ve toplumdan gelen tepki üzerine bu isim okul tabelasından kaldırıldı. Temmuz 2017 tarihinde düzenlenen saldırıda şehit olan 29 yaşındaki Jandarma Astsubay Üstçavuş Yakup Akdağ’ın ismi verildi okula.

tokat mustafa sabri imam hatip okulu2

Ama daha önce bu isim nasıl Milli Eğitim Bakanlığının denetiminden geçti, işte bunu bilen yok…

Bu gericilik olayının yanında bazı çevreler de Tunceli’de Seyit “Rıza’yı anma” toplantısı gerçekleştirdiler. Üstelik bunlar kendilerine “Atatürkçü ve solcu” da diyorlar. (!!!)

Peki, Seyit Rıza Kimdi?

Seyit Rıza, Türkiye Cumhuriyetinin yasalarına karşı gelen, bölgede egemenlik kurmak isteyen bir İngiliz kuklasıydı. Kemalist Devlete vergi vermek istemeyen, yol kesen, haraç alan bir eşkıyaydı.

İngiltere’ye yazdığı mektupta Dersim’de yaptıklarını anlatıyor, onlardan yardım istiyordu:

“Türk Hükümeti yaptığı anlaşmalar sayesinde dış baskılardan kurtuldu, Dersim’e girmeye kalkıştı, Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık, direnişimiz karşısında Türk uçakları bombalamaya başladı, Sayın ekselanslarına sesleniyorum, hükümetinizin yüksek manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istirham ediyorum, en derin saygılarımın kabulünü rica ediyorum…”

1937 senesinde, Mustafa Kemal Paşa, başbakan Celal Bayar’la birlikte Tunceli’ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nün açılışını yapmak istiyordu. Bu açılışa engel olmak için Seyit Rıza, adamları ile Köprünün ucundaki karakolu basmış, 33 askerimizi şehit etmişti.

Şu günlerde Kurtuluş Savaşı ortamından daha kötü ve tehlikeli dönemler yaşıyoruz. O yıllarda düşman, yurdumuzu askeri, topu tüfeği ile işgal etmişti.

Ama düşman şimdi gizleniyor.   Tanınmamak için çeşitli maskeler takıyor yüzüne. Gerçek yüzünü saklıyor. Bazen insan hakları savunuculuğu maskesi ile ortaya çıkıyor. Bazen özgürlükçü oluyor, etnik grupların haklarını savunuyor gibi gözüküyor.  Ama saman altından su yürütüyor. Dinler, mezhepler, ırklar aracılığı ile insanları, ülkeleri bölmeye çalışıyor.

 Planlar, tertipler hazırlıyor. Dönekler, hainler satın alıyor. İsterse bir partiyi, bir siyasal kuruluşu, sendikaları içten yıkma yoluna gidiyor. Sinsi bir kurt gibi kemiriyor.

Bazen de yüzüne “Atatürkçülük maskesi” takarak ortaya çıkıyor…         

Yüz yıllık bir düşmanlık bu… Saltanatı, hilafeti yıkıp, yerine cumhuriyet rejimini kuran Atatürk ve arkadaşlarına duyulan yüz yıllık bir öfke ve kin bu…

Adam, sabah akşam Kurtuluş Savaşına, Cumhuriyete ve onun komutanlarına sövüp, sayıyor, yerden yere vuruyor… Hem de 7-24 saat…

Önümüz, arkamız, sağımız, solumuz, her yanımız utanmaz, sıkılmaz insanlarla doldu. Havamız kirlendi. Suyumuz kirlendi. Toprağımız kirlendi.

Bölücüler, şeriatçılar, işbirlikçiler kara bulutlar gibi çöktü vatanımızın üstüne. Nefes alamıyoruz.

Derviş Mehmetlerin, Sait Mollaların torunları 21. Yüzyılın Kuvayi Milliyesinden, yurtseverlerinden, Atatürk’ten öç almaya çalışıyorlar. Kubilay’ı kör bağ bıçağı ile kesen dedelerinin idam edilmesi akıllarından bir türlü çıkmıyor.

Peki, Atatürk’ün tırnağı bile olamayacak bu insanlar, ona durmadan kara çalıp, küfredenler Mustafa Kemal’den önce ülkenin ne durumda olduğunu biliyorlar mı?

Cumhuriyet ilan edildiğinde köyler, kentler yakılmış, yıkılmış, harabe haline getirilmişti… Üretim durmuş, tarım çökmüştü. Ekmeklik un bile dışarıdan alınıyordu. İnsanlar aç, sefil perişandı… Hastalık dört bir yanı sarmıştı… İnsanlar kırılıyor, hayvanlar telef oluyordu… Frengi, verem, sıtma, tifo, tifüs bir göz hastalığı olan trahom dört bir yanı sarmıştı.

Osmanlıdan sadece 4 fabrika miras kalmıştı. Bu sayı 1926 – 1938 arasında 28’e yükseldi.

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilanının ertesi gününde, İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:

“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu, özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız, bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun.”

Tam da dediği gibi yaptı. 1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi % 152 arttı.

Kömür yüzde 100, krom yüzde 600 artış gösterdi. Demir sıfırdan 180 bin tona çıktı, şeker üretimi 200 misli arttı. Türk Parasının değeri sterlin, ABD doları ve İtalyan lireti karşısında değer kazandı.

Bu gelişimi, bu uygarlaşmayı bilmeyen, bilmek istemeyen şeriatçı ve bölücü çetelere bir tek sözümüz var:

Ne bu ülkeyi Kimseye böldürürüz, ne de hainlerin, ihanet erbabının adını, çocuklarımızın okullarına verdiririz…

Gün ortasında rüya görmekten vaz geçin...

Ali ERALP – 16 Kasım 2017

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Mostly sunny

15°C

Istanbul