ali eralp2

Siz Yanılıyorsunuz, Siz Aldanıyorsunuz, Peki, Çilesini niye Biz Çekiyoruz?

Ne çok yanılma bu… Ne çok aldanma… Bir rekor bu…

Bir bakın dünya tarihine… Bu kadar çok yanılma, bu kadar çok aldanma göremezsiniz. Peki, ne zaman ortaya çıktı bu yanılmalar, aldanmalar? Başından başlayalım:

Erdoğan ilk kez, Balyoz ve Ergenekon soruşturmalarında yanılmıştı. “Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere, tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı” dedi. Onu FETÖ Çetesi aldatmıştı.

Onu aldatanlar arasında Esad, İsrail, Avrupa PKK da vardı…

Ama bu aldatılmanın, kandırılmanın acısını en çok da PKK müzakerelerinden sonra milletimiz çekti. Ocaklara ateş düştü. Kan ve gözyaşı hiç eksilmedi.

Türk bayrağını taşımak, İstiklal Marşımızı okumak, “Ne mutlu Türk’üm Diyene” demek bile suç olmuştu.

Bu aldatılmanın ardından bir de itiraf gelmişti…

Erdoğan, “2013’te bize silahları bırakma sözü vermişlerdi. Ancak sözlerini tutmadılar. Sözlerini tutmadıkları gibi, terör saldırılarına tekrar başladılar” demişti.

Bu yanlış politikaların acısını halkımız hala çekmeye devam ediyor. Her gün şehit haberleri ile uyanıyoruz… Her gün, şehit haberleri ile başlıyoruz güne…

Bu “Kandırılma” listesine şimdi bir de “Barzani” eklendi…

RTE, bir konuşmasında “Açıkçası biz son ana kadar Barzani'nin böyle yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, demek yanılmışız. İlişkilerimizin tarihteki en iyi seviyesinde olduğu bir dönemde, önceden hiçbir danışma ve görüşme yapılmadan alınan bu karar, açıkçası ülkemize ihanettir…”

Oysa çok değil, 1 – 1,5 yıl önce meydanlarda sazlı – sözlü, çalgılı – çengili mitinglerde el ele, kol kola görüntüler sergilemişlerdi.

İyi de, siz yanılıyorsunuz, siz aldanıyorsunuz, çilesini niye biz çekiyoruz?

Bu yanılmaların sonucunda kınalı kuzularımız telef oluyor… Milyonlarca insanımız, açlık sınırının altında yaşam savaşı verirken; ülkemize, ülkemizin refahına, mutluluğuna harcanması gereken zenginliklerimiz tatbikatlarla, askeri harekâtlarda, dağlarda, çöllerde çarçur ediliyor…

Yazık değil mi? Günah değil mi?

Bir gün olsun onların gerçeklerden, doğrulardan söz ettiklerini de hiç görmedik, duymadık.

Hep suçlu ulusalcılar, Atatürkçüler oldu… Yaptılar ettiler, kapalı kapılar arkasında PKK’lılarla görüştüler. FETÖCÜLERLE uzun bir süre kader birliği yaptılar ama hâkim karşısına çıkarılanlar, tutuklananlar yine Atatürkçüler oldu…

“Siz hiç yalansız dolansız konuşmaz mısınız? Konuşamaz mısınız?” “Sizin ağzınızdan hiç gerçeği anlatan bir tek sözcük çıkmaz mı?”

YAHU BOZUK SAAT BİLE GÜNDE İKİ KEZ DOĞRUYU GÖSTERİYOR…

Gerçi sizin ağababalarınız, tarikat, cemaat şeyhleriniz de aynı yolun yolcusuydu… Onların da ağzından bir tek doğru sözcük çıkmazdı. Savundukları düşüncenin gerçek hedefini saklamadan, gizlemeden, yani kısaca “takiyye” yapmadan görüşlerini açıklayamazlardı… Korkarlardı. Çekinirlerdi. Karınlarından konuşurlardı.

Fethullah Gülen’e göre, (yalan söylemek de geçerli olmak üzere) “Nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem, her yol mubahtı…” (Hocanın Okulları, İÜ Basımevi, İstanbul 1988, s. 28) ‘

Bu konudaki görüşlerini Şevki Yılmaz şöyle açıklıyordu: “Türkiye’de Müslümanları selamete çıkarmanın, hürriyete kavuşturmanın yolu, mevcut düzeni kullanmaktan geçer. Müslüman, bulunduğu mekânda, mevkide ve zamanda davası için düzeni kullanabilmelidir…” (Şevki Yılmaz, Taraf Dergisi, 1993)

Onlara göre, “Demokrasi bir amaç değil, bir araçtı. Amaçlarına ulaşıncaya dek demokrasiye bağlıydılar... Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz…” diyorlardı.

Onlar hiçbir zaman devrimciler gibi yiğitçe, cesurca davalarına sahip çıkmadılar. Çıkamadılar. Hep saman altından su yürüttüler. Ortamı tehlikeli buldukları anda kaçtılar, saklandılar. Uygun bulunca, başlarını kaldırdılar, saldırıya geçtiler…

Deniz’ler, Mahir’ler, Sinan’lar her yerde ve her zaman, dimdik, açık yürekle, kararlı bir şekilde inandıkları değerleri savundular ve asla onların parayla, pulla, malla mülkle ilişkileri olmadı… Ölüme giderken bile düşüncelerinden ödün vermediler… Korkmadılar. Ürkmediler. Sinmediler…

Bir zamanlar, Enver Aysever bir canlı yayında Burhan Kuzu’ya sormuştu:

“Neden solcular siyasi suçtan içeri giriyor da sağcılar hep hırsızlıktan, yolsuzluktan giriyorlar? Kuzu, önce, “Deme, öyle deme, çok ağır oldu… Yok, öyle bişey…” Sonra farkında olmadan gerçeği şöyle itiraf etti: 

“Sol, iktidara az geldiği için, az hırsızlık yapıyor, iktidar olduklarında onları da görürsünüz, hükümet olunca bunlar ortaya çıkıyor. Çünkü bir adamın elinde para yoksa, makam yoksa neyi çalacak?”

Gerçek bu kadar açık seçik ve güzel ifade edilebilir ancak… Demek ki adamın elinde “para varsa, makam varsa, hiç affetmemeli… Çalmalı, çırpmalı… Su akarken testisini doldurmalı… Zengin olmalı…” Ama fakirin, fukaranın, altta kalanın canı çıkmalı…

Şimdi ona sormak gerekmez mi?

“PEKİ, SERVET ÜSTÜNE SERVET KOYMAK İÇİN ATATÜRK’ÜN, İNÖNÜ’NÜN, ECEVİT’İN MAKAMI ve İMKÂNLARI YOK MUYDU?” Onlar da rüşvet alarak, rüşvet vererek, korku ve baskı yöntemleriyle sit bölgelerinde villalar alamazlar mıydı? İsviçre bankalarında hesaplar açtıramazlar mıydı? Ama yapmadılar… Vicdanları elvermedi… Hırsızlık, yolsuzluk yollarını tıkadılar… Sabah akşam dinden imandan söz etmediler ama saçı bitmemiş yetim hakkını da asla yemediler, mekânlarına sokmadılar…

Hukuksuzluk, kanunsuzluk kol geziyor şimdi… Adamlar gözümüzün içine baka baka suç işliyorlar. Devletin makamlarını işgal ediyorlar. Paspas gibi yasaları, anayasayı çiğniyorlar… Ne karışan ver ne görüşen…

Onlar da kendinden öncekiler gibi, zannediyor ki bu devran hep böyle sürecek, hep bizim dediğimiz olacak… Hitler de Mussolini de Franco da böyle demişti bir zamanlar… Sonra kaçacak, gizlenecek, delik aradılar… Ama bulamadılar…

Ali ERALP – 02 Ekim 2017

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Mostly cloudy

14°C

Istanbul