ali eralp2

Yobazlar 30 Ağustosları, Kurtuluş Bayramlarını Niçin Sevmezler?

30 Ağustos, 30 Ağustos Zafer Bayramı olalı, böyle bir 30 Ağustos yaşamadık… Görmedik…

Düşmanları denizlere dökerek, ülkenin bağımsızlığını gerçekleştiren, milleti zaferlere ulaştıran o yüce komutanın, büyük devlet adamının anma törenlerinde adını anmamak için ellerinden gelen, gelmeyen her şeyi yaptılar…

TBMM Başkanı, 30 Ağustos Zaferini kutlama bayramında, yayınladığı bildiride bir kez olsun Atatürk’ün adını söylemedi…

Daha önce de Meclisin 23 Nisan oturumunda Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını anmamıştı. Bu yüzden CHP'li vekiller duruma tepki göstermiş, kısa süreli bir tartışma yaşanmıştı.

AKP’nin ileri gelen yöneticileri böyle bir günde Atatürk adını demeçlerinde kullanmamak için azami çaba gösterdiler…

Komutan eşleri Atatürk’ün kaldırdığı türbanlarla, ucube başörtüleri ile tören alanında yerlerini aldılar…

Ayrıca, Kütahya ilimizin kendisi küçük, ama adı büyük olan ve dünyaca tanınan Dumlupınar ilçesinde de 30 Ağustosa yakışmayan bir tören yapıldı...

Kurtuluş Savaşının simgesi Dumlupınar’da ne Atatürk resmi vardı ne de Türk bayrağı… Her ikisi de düşman ilan edilmişti…

Halk çok üzgün ve tepkiliydi. Onlar, Halk TV muhabirinin sorularına isyankâr bir dille yanıt veriyorlardı. Üzüntülerini dile getiriyorlardı. Ama bu başkaldırma, bu kutlamanın hatalı, eksik ve sakat olmasına neden olanların umurunda bile değildi.

Dumlupınar şehitliği kan ağlıyordu…

Atamızın ve silah arkadaşların mezarlarında kemikleri sızlıyordu…

Dumlupınar’da Şehitliğin kapısından girince, tam karşıdaki mermer merdivenlerle çıkılan tepeciğin üzerinde, mermer bir kaide üzerinde bronzdan yapılmış, elinde süngüsü ile bu savaşta şehit olan, isimleri bilinmeyen askerlerimizi temsil eden “Mehmetçik Anıtı” bulunmaktadır.

Şehitliğin giriş kapısı ile Mehmetçik Anıtına çıkan merdivenlerin arasındaki geniş çimenlik sahada isimleri tespit edilebilen şehitlerimizin mermerden yapılmış sembolik mezarları vardır.

Şehitlikteki kitabelerden en önemlisi de Atatürk’ün sözlerini ihtiva edenidir. Mermer üzerine yazılı olan bu kitabede şu sözler yazılıdır:

“26 Ağustos 1922 Afyonkarahisar Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son devresi olan 30 Ağustos Muharebesi Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devletinin ve genç Türk Cumhuriyetinin temeli burada sağlamlaştırıldı.”

(Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

Ama onlar Atatürk’ü yasaklasalar da halkımız, Ata’mıza ve 30 Ağustos Zafer Bayramına sahip çıktı. Bayrağını alan meydanlara koştu. Fener alayları düzenlediler. Bu memleketin sahipsiz olmadığını bir kez daha dosta düşmana gösterdiler.

Bu yasaklama olayı, bir öç alma duygusunun, Atatürk düşmanlığının dışa vurumudur ve Cumhuriyet tarihimizde ilk kez gerçekleşiyor.

Şeyh Sait’lerin, Said Nursi’lerin, Derviş Mehmet’lerin, Derviş Vahdeti’lerin torunları, ortamı elverişli bulup, “fırsat bu fırsat” diyerek Cumhuriyete, cumhuriyet kurumlarına savaş açmıştır.

Şeriatçı çeteler, her dönemde emperyalizmi dost, Kemalizm’i düşman bildiler…

Çünkü uygarlığa, bilime karşı çıkmak ve yabancılarla ülkesi aleyhine işbirliği yapmak onların genel yapısında, mayasında, geleneğinde vardır…

Osmanlının son dönemlerinden bu yana, şeriatçı çeteler tarafından bu görev aksatılmadan günümüze değin eksiksiz yerine getirilmiştir.

Yobazlar, geçmişte neden Köy Enstitülerini kapatıp, köylünün eğitim ve öğretimini engellediler?

 Neden halkımızın okumasını istemediler? Neden onun bilinçlenmesine karşı çıktılar?

Çünkü onlar yığınları ancak bir takım hurafelerle, boş inançlarla kendilerine bağlamakta, öteki dünya vaatleri ile üzerlerinde egemenlik kurarak, sömürebilmektedirler. İşte bu nedenle kitlelerin bilinçlenmesinden ödleri kopar onların.

 Halk düşünmeye, kendi mantığı ile olayları yorumlamaya, gerçekleri ve sahtekârların gerçek yüzünü görmeye başladığı zaman işleri bitmiş demektir.

Atatürk’e göre en gerçek, en doğru tarikat ”Uygarlık tarikatı”dır. Dinsel tarikatçılık, ülkeleri ”yanlış yollara sevk eder”, çıkmazlara götürür. Çünkü dinlerin egemenlik kurduğu, şeriatla yönetilen toplumlarda akıldan, bilimden söz edilemez, ilerleme sağlanamaz.

Bilim çağdaşlık, yenilik demektir; değişim, gelecek demektir. Şeriatçıların en büyük düşmanı ise değişimdir, yenileşmedir. Çünkü değişimin, yenileşmenin olduğu yerde ne hurafe vardır, ne üfürükçülük ne muska… Bilimin temel dayanağı akıldır, dincilerin ise inançtır.

Gerçekleri ve doğruları sadece kutsal kitaplarda arayan, sorunların çözümünü göklerden bekleyen bir siyasal yönetim, ilerlemeyi gerçekleştirip, çağdaş uygarlığı yakalayabilir mi, bu mümkün müdür?

Atatürk şöyle der: ”Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten (görünmeyen âlem) değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

İşte yobazlar, Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için sevmezler ve onu unutturmak isterler.

İşte yobazlar onu tam bağımsız bir Türkiye istediği için, “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” dediği için sevmezler ve onu unutturmak isterler.

Bugün de onların mirasçıları aynı yolu izleyerek, Kemalist Cumhuriyet rejimine son vermeye çalışmaktadırlar. Ama avuçlarını yalarlar…

Ali ERALP – 31 Ağustos 2017

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Sunny

22°C

Istanbul