Türkler Nasıl Müslüman Oldu?

Türk-İslamcı resmi tarihimizin gizlediği konu...

Türkler nasıl Müslümanlaştı? Tarih ders kitaplarımızda bu konu, Türklerin 9. ve 10.yy.'da İslamiyeti benimsediği yazılırak geçiştirilir. Türk boylarının kendi istekleri ile İslamı benimsedikleri sanısı verilir. Orta-Asya'dan göç etmiş Türk kabileleri henüz bir devlet olmamaları ve iç anlaşmazlıkları nedeniyle bilhassa Müslüman Emevilerin yaptığı katliamlara uğramışlardır.

Şaman Türkler, Müslümanlar tarafından Curcan ve Talkan şehirlerinde çocuk, kadın, yaşlı demeden kitle katliamına uğramıştır. Orta-Asya'dan batıya göç eden Şaman Türklerin hakim kesimleri üçyüzyıl süren direnişlerine rağmen sonunda İslamı benimsemek zorunda kalmışlardır.

Devamını oku...

Türk Tarihi Üzerindeki Karanlıklar Kalkıyor
Dünyanın yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı şu yıllarda,
milletlerin layık oldukları yerde olabilmeleri için,
öncelikle layık oldukları yeri bilmeleri gerekir.

Bunu yaparken de başvuracakları en önemli kaynak tarihtir.

Ama doğru tarih.

Başkalarının bize yakıştırdığı ve
bizim de hazırcılıkla sahiplendiğimiz değil,
ilmi verilerin ve tarihi buluntuların ,
bizi getirdiği en son noktada yer alan gerçek tarih.
Başkalarının sizin için yazdığı tarihi kabul ederseniz,
başkalarının size verdiği rolü de kabullenmiş olursunuz.

Kendi yerimizi belirlemek ise hiç de o kadar zor değildir.
İki yüz yıllık ve utançlarla dolu bir tarihe sahip olanlar
dünyaya nizam vermeye kalkışabiliyorlarsa,
bilinen beş bin yıllık tarihimizle,
dünyaya nizam vermek bizim asli görevimiz olmalıdır.
Türk Tarihinin karanlık dönemi,
yapılan kazılarla ortaya çıkan yeni buluntular ve
yazılı kaynaklarla her gün biraz daha aydınlanmaktadır.

Ele geçirilen buluntular (tarihi eserler) ve
şifreleri çözülüp okunan yazılı kaynaklar,
bu gün bilinen ve bize de ezberletilen
tarih tezlerini alt üst etmeye devam ediyor.

Bu gerçeklerle yüz yüze gelmeyi sağlayan
çalışmaların çok önemli bir kısmını da
maalesef yine yabancı bilim adamları yapıyor.

Bu konularda bizde de önemli çalışmalar yapan
çok değerli bilim adamlarımız var.
Sayın Kazım Mirşan hocamız gibi.

Ancak,
toplumumuza aşağılık kompleksi o kadar yerleşmiş ki,
bir Türk bilim adamının yaptığı tespitler,
ortaya çıkardığı tarihi gerçekler,
bir yabancı bilim adamının tespitleri kadar
ciddiye alınıp kabul görmüyor.

Ama tabii ki bu durum sonucu değiştirmeyecektir.

-Orta Asya'nın karanlık tarihi-
Orta Asya'da
çoğunluğunu Rusların yaptığı kazılarda elde edilen
buluntuların neler olduğu ve ne anlama geldiği konusunda
hemen hemen hiç bir fikrimiz yoktur.

Biz sadece onların açıkladıklarıyla yetinmek durumunda kalıyoruz.
Tarihimizi onların gözüyle yazıp, çiziyoruz.
Veya başka milletlere mensup
ilim adamlarının bulgularıyla yol gidiyoruz.

Gerçek bir bilim adamı
tamamen objektif olarak elde ettiği bilgileri açıklamak istese bile,
bir de uluslar arasında izlenen siyaset vardır.
İşte yapılan ilmi açıklamaların çerçevesini genelde bu siyaset belirler.

Bunları dikkate alarak,
izleyeceğimiz yolu belirlemeliyiz.
Ayrıca,
sadece Orta Asya'da kendi izlerimizi aramak,
kendimizi belirli bir tarih dilimi ile sınırlamak olur.

Asya ile ilgilenirken de
Türklerin ata yurdu diye tarif edilen
bir bölgeyle sınırlı kalınmamalıdır.
Türk Milleti olarak,
Asya'nın belli bir bölgesi değil
tamamı bizim ilgi alanımız içinde olmalıdır.
Çünkü
Asya'da Türklerin ayağının değmediği,
yerleşmediği,
devlet kurmadığı bir coğrafya parçası yoktur.

Bunu çeşitli şekillerde ispat etmek mümkündür.
En basitinden,
Budizm'in yayıldığı bölgelere kuş bakışı bakarsanız,
Türklerin nerelere kadar etkili olduklarını görebilirsiniz.
Türk Tarihini
sadece Türk-İslam tarihi ile sınırlamaya çalışmak,
Türk Milletine yapılacak en büyük haksızlıktır.
Bunu çeşitli zamanlarda
değişik yazılarımızda anlatmaya çalıştık.
Türk Milleti İslam dininin tebliğinden çok önce
Türk olarak yeryüzünde vardı ve
Türkçe, konuşulan, canlı bir dildi.
Şimdiki gibi.


-Tarih Boyunca Türk Dinleri-
Türkler tarihleri boyunca,
tek tanrılı bir din olan ve
Tanrı sembolleri Güneş olan
MU diniyle, Mani diniyle, Budizm'le, Musevilikle, Hristiyanlıkla
ve son olarak da İslam'la tanışmıştır.
Çeşitli tarih dilimlerinde yaşayan
Türkler bu dinlerin bağlıları olmuşlardır.
Enteresan olan da
bütün bu dinlerin kökeninin
"Tek Tanrılı" olmasıdır.
Tek Tanrı inancı zaman zaman bozulmuş,
ancak bu bozulma sürecini
yeni dinlerin tebliği süreci izlemiştir.
Bugünkü dinimiz olan İslam dininin kitabında
bu konularla ilgili yeteri kadar açıklama vardır.
Peygamberimiz atalarını tanımlarken,
onlar
"Hanif bir dinden ve temiz bir soydandı"
diye tanımlıyor.
Onların müşrik olmadığını belirtiyor.
En ilk bilinen atası olarak da
Mezopotamya'da Sümerlerin Başkenti olan UR kentinde
doğup büyüyen bir Sümerli olan Hz. İbrahim'i gösteriyor.
Ur Türkçe'de etrafı su hendeği ile çevrilmiş kale anlamındadır.
Bütün Sümerler
Tufandan sonra Uygur İmparatorluğu sınırları içinden,
yani Asya'dan göç ederek Mezopotamya'ya gelmişlerdir.
Ve artık bilinmektedir ki
Sümerlerin ataları da Uygur Türkleridir.
Yani Sümerler Türk'tür.
Yani Hz. İbrahim Türk'tür.
Yani onun torunu olduğunu söyleyen Hz. Muhammed Türk'tür.
Tarihe geniş bir perspektiften bakmak ve geçmişi buna göre okumak gerekir.
Yoksa,
Türk Milleti at sırtına mahkum edilir ve
yeni nesillere de geçmişi olmayan bir millet olarak öğretilir.
Geçmişi olmayanın ise geleceği de olmaz.

-Uygur Medeniyetinden Örnekler-

Sincan Uygur Özerk Bölgesi 1.8 milyon kilometre karelik bir alan.
Bu alan içinde kim bilir insanlığı şaşkına çevirecek
daha ne kadar çok tarihi eser vardır?
Ancak bunların gün ışığına çıkması epey zaman alacağa benziyor.
Öncelikle
o bölgelerde yaşayan insanlarımız
şu an için
tarihe bizim gözümüzle bakacak durumda değiller.
Onlar geçimlerinin ve canlarının derdindedirler.
Dolayısıyla onlardan şu an için çok fazla bir şey bekleme hakkımız yoktur.
Yalnız bu bölgelere yıllardır resmi görevli olarak gidenler veya
özel olarak gidenler neden bu konularla hiç ilgilenmezler,
anlamak mümkün değildir.
Yukarıdaki yazıda bu yer altı kanallarının tarihi verilirken
2500 yıllık bir süreden söz ediliyor.
Bu sürenin çok daha gerisinde de,
çok daha ilerisinde de bu bölgeler Türk bölgesidir.
Bunu nasıl bu kadar kesin söyleyebiliyoruz?

Tibet'te bir mağarada bulunan
çivi yazısı ile yazılmış tabletler bu bölgenin
Tufandan önce de
Uygur İmparatorluğu topraklarına dahil olduğunu belgeliyor.
Hatta daha da gerilere giden bilgiler veriyor.

Tibet'te bulunanların dışında Orta Amerika'da bulunan
Maya, İnka, Aztek uygarlıklarından kalma tabletler de
çok daha eski bir medeniyetten haberler veriyor.
Bu batık MU kıtasında kurulmuş olan MU medeniyetidir.
Ve bu MU İmparatorluğuna bağlı iki büyük koloniden söz edilmektedir ki,
bunlardan biri Batık Atlantis İmparatorluğu,
diğeri ise sınırları hemen hemen bütün Asya'yı kaplayan
Uygur İmparatorluğudur.
Bu medeniyetlerin tarihi
12.000-60.000 bin yıl kadar gerilere gitmektedir.
Büyük bir tufan ve depremler silsilesi ile batan MU kıtası ve
Atlantis'in izleri bu gün için halen karanlıklardadır.
Ancak aynı dönemin üç büyüğünden biri olan
Uygur İmparatorluğunun hüküm sürdüğü topraklar ve
bu imparatorluğu kuran insanların torunları
aynı topraklar üzerinde yaşamaya devam ediyorlar.
Bence bu kadar büyük medeniyetler kuran insanların,
yer yer çölün 110 metre altına dalacak kadar derinlikte ve
suyun doğal akışını sağlayacak eğimde kanallar açmış olmaları
pek de şaşılacak şeyler değillerdir.
Esas şaşılması gereken durum
bizim buna neden bu kadar şaşırdığımızdır.
Bizler de
maalesef oralarda yaşayan kardeşlerimiz kadar
çaresizlik içinde bırakılmış ve
dünyaya Türk Gözü ile bakmamışız.
Başkalarının gözümüze taktığı gözlüklerle
dünyaya bakmaya alıştırılmışız.
Kendi tarihimizi kendimiz yazarken bile
"Türkler at üstünde doğar at üstünde ölür"
edebiyatına saplanıp kalmışız.
Eğer bu sadece Türklerin savaşçılığı,
cengaverliği için söylenseydi doğru olurdu.
Ancak bütün tarihini
at sırtında geçiren bir millet tarifi
bugünün Türk Milliyetçilerinin bile kafasına
adeta kazınmıştı.
Tarih konusunda yazarken,
konuşurken çok ihtiyatlı olmak ve
geleceğe açık kapı bırakmak gerekir.
Çünkü tarihi
hiç kimsenin tam olarak bilmesi
mümkün olamaz.
Tarih ancak kazılar veya başka yollarla
ele geçecek olan buluntular, yazılar, belgeler vb.
incelenerek açıklanabilir.
Bilim her gün yeni aşamalar kat etmekte,
teknoloji baş döndürücü bir hızla yol almaktadır.
Dolayısıyla,
insan oğlunun geçmişini aydınlatacak bilgilere
bundan sonra daha kolay ve
sağlıklı olarak ulaşabileceğiz.
Bunu göz ardı etmeden,
bugün mevcut olduğumuz ve olmadığımız
bütün coğrafyalarda ısrarla
kendimize ait izleri aramalıyız.
Bizi doğru sonuca götürecek yol budur.
Büyük Türk evladı Atatürk boşuna mı
MU kıtası ile ilgili kitapları Türkiye'ye getirtip
tercüme ettirmişti acaba?
Orta Amerika'da yaşamış olan Mayalarda
Atatürk ne aramıştı acaba?
Ve neden Atatürk'ten sonra bunlar
unutulmuş-unutturulmuştu acaba?
Cumhuriyet nesillerine
Türk Tarihini anlatanlar
nedense, ısrarla
Türklerin yerleşik düzende bir hayat
yaşamadığı tezini savunmuşlardır.
Hiçbir gerçek veriye dayanmayan,
sadece hayal güçlerinden esinlenerek
tarihçilik yapmışlardır.
Maalesef bazı Türk aydınlar da
bilerek veya bilmeyerek
bunlara destek vermişlerdir.


-Göktürk Sikkeleri-

Eğer
Türk Tarihi at sırtında başlayıp bitiyor ise,
bugün bütün Asya kıtasını baştan başa bezemiş olan
eserler gökten zembille mi inmiştir?
Buhara, Taşkent, Semerkant(Sümerkent),
İran'ın tamamı,
Hindistan'da Babür İmparatorluğunun bıraktıkları,
dünyanın yedi harikasından biri sayılan Tac Mahal
neyin nesidir?
Bu gün Çin'in başkenti olan
Pekin şehrinin tarihini bir araştırın bakalım
karşınıza ne çıkacaktır.
Bu şehri boş bir alana
sıfırdan kuran hanedan kimlermiş?
Altaylarda
Pazırık kurganında bulunan
Altın Elbiseli Adam adı verilen altın zırh,
iki bin beş yüz yıldan uzun
bir zamana tarihlenen Pazırık halısı,
bugüne kadar ısrarla gizlenen,
üzerinde ay ve yıldız basılı
Göktürk sikkeleri neyin nesidir?
Bunları biz buralarda yapıp,
sonra da götürüp oralara serpiştirmedik.
Bunları bulan araştırmacılar da,
okuyan araştırmacılar da Türk değiller.
Ama bu eserlerin Türk eseri olduğunu
bize onlar söylüyorlar.
İşin acı yanı ise,
bu eserler bugün bulunmuş değil.
Bu eserler
gün ışığına çıkalı yıllar olmuş ama
maalesef bizlerin bundan haberi bile yok.
Biz halen,
at sırtında dünyayı fethettiğimizi
anlatıyoruz çocuklarımıza.
Kurulan her devletin
bir idare merkezi, basılı parası vardır.
Bu olmadan,
ciddi anlamda bir teşkilatlanma sağlamadan
bütün Asya'ya yayılmış bir devleti
nasıl yönetebilirsiniz?

-Turfan Karızları (Yer Altı Su Kanalları)-
"Karız" sözcüğü;
kehriz
(Bu gün Anadolu'da "keriz" olarak kullanılan bu sözcük,
sebil, herkesin kullanımına açık çeşme anlamındadır.
Aynı zamanda, argoda da;
malını mülkünü
herkesin kullanmasında sakınca görmeyen,
malını sebil gibi dağıtan kişiler için kullanılmaktadır.)
lağım veya yer altından giden
su kanalı anlamındadır.
Burada kullanılan lağım sözcüğü
ilk anda bugün büyük şehirlerde kullanılan
atık su yollarını çağrıştırsa da asıl anlamı
yer altına açılan tünel, kanaldır.

Bilindiği üzere Osmanlı ordusunda,
fethedilmek istenen kalelerin etrafı sarıldığında,
yer altından tüneller açarak
kale duvarı altına ve girişine
patlayıcı yerleştirip,
kale duvarlarının veya kapısının yıkılmasını sağlayan
asker grubuna "lağımcı" denirdi.

Bugün hâlá kullanılabilen ve
Asya'da bir uygarlık harikası olan
yer altı su kanalları,
belli bölgelerde
yerin 110 metre altına kadar inmekte ve
toplam uzunluğu
beş bin kilometreye ulaşmaktadır.
Tanrı Dağları'ndan,
Turfan şehrine su getirmek amacıyla
Uygur Türkleri tarafından yapılmıştır.
Bu haliyle,
Çin seddinden daha önemli bir yapı olduğu ortadadır..
Bu konuda
sayın Dursun Özden'in yapmış olduğu tespitler
Türk Tarihi ve medeniyeti açısından çok önemlidir.
"Orta Asya'da bulunan
antik uygarlık harikası olan Karız su kanalları,
Tanrı Dağları'ndan ve yeraltı kaynaklarından
Turfan'a su getiren,
çölün altında 110 metre derinlikte ve
toplam 5 bin kilometre uzunluğundaki
yeraltı su tüneli,
Türklerin yaratıcılığını özetliyor.

-Karız harikası-

Orta Asya'daki yerleşik yaşam,
kentleşme kültürü, mimari planlama,
haritacılık ve bir teknoloji harikası olarak
insan yaratıcılığının doruklarından biri.
Şimdiye dek batının,
Avrupa merkezli tarihçilerin ve
kimi Türkologların yazdıkları;
"Asyalılar, hiç bir zaman yerleşik olamadı.
At üstünde, çadırlarda ve su başlarında
sürekli göçebe toplum biçiminde yaşarlardı... "
şeklindeki savları çürüten
bir tarihi gerçek olan Karız Su Tüneli,
Çin Halk Cumhuriyeti'nin
Uygur Özerk Bölgesi'nde bulunan ve
Tanrı Dağları'ndan Turfan şehrine kadar
yer altında uzanan ve
Çin Seddi'nden sonra
dünyanın ikinci uygarlık harikası olarak
değerlendiriliyor.
Bu gün olduğu gibi,
dün de
"Avrasya Uygarlığı" hep vardı ve
öndeydi."
"Karız" sözcüğü;
kehriz, lağım ve yeraltı su yolu demektir.
Suyun aktığı yeraltı kanalı anlamına gelen
"teşme" olarak da söylenmekte.
Aslında,
bölgede Karız'ın yapımında kullanılan
bazı Türkçe kökenli sözcüklerden de anlaşılacağı gibi,
bu uygarlık harikasını yapanların
Türk olduğu anlaşılmakta.

Örneğin:
Tuynuk: Kuyu.
Kurutka: Sert çamur.
Küz: Kaynak.
Karizçi: Kuyu kazan kişi.
Geltekçi: Hayvan sürücüsü.
Yuklima: Kuyu ağzına konulan örtü.
Tirek: Direk.
Yanlık: Yana konulan tahta.
Çukka: Tehlike işareti.
Suğuk çüşüş: Soğuk havanın içeri girmesi.
Suğukçi: Sucu kişi.
Kuduk seviti: Çubuktan örülmüş küçük sepet.
Ketmin: Kazma, kazıcı.
Çığrık: çamur makinesi (elle).
Yağ: Yağ.
İlmek: Dut ya da karaağaç çatalından yapılan tarak.
Tilma: İlk kuyunun başı...vb".
"Karız,
deniz seviyesinin altında kalan tarım alanlarına,
köylere ve yerleşim merkezlerine
suyu taşımaya yarayan
yatay ve düşey yeraltı su tünelleri - galerileridir.

Bu kanalları
yaklaşık 100 metre yeraltında
konumlandırmanın amacı,
güzergahın geçtiği çölde
ortalama +40 derecenin bulunduğu
hava koşulları düşünülerek,
sızıntı ve buharlaşmadan kaynaklanan
su kayıplarını azalmaktır.

Bir karız
tamamen yer çekimi kuvveti ile
işlemektedir.
Bu şekilde tasarlanıp,
kendi içindeki eğim dikkate alınarak
suyun doğal eğimi ve akar kotu,
iki karız arasında eğim hesabı ile yapılmış olup,
pompa gereksinimini ortadan kaldırmıştır.

Örneğin:
Turfan'a bağlı
Piçan ile Dalankarız ilçeleri arasındaki
karız uzunluğu 8 km. olup,
190 adet kuyu bulunmaktadır.
Kuyular arasındaki kot farkından anlaşılacağı gibi,
karız içinde suyun doğal akar eğimi en az %1'dir..."

(Dursun Özden. Aydınlık Dergisi. Eylül 2004)


-Türkler Anadolu'ya Ne Zaman Geldi?-


Tekrar tarihe dönecek olursak,
aşağılık kompleksinden kaynaklanan aynı tavrı, tarihi konularda da izlemeye devam ediyoruz.
Anadolu'da
Hititleri, Etileri, Urartuları yok sayan,
kendisi ile bağlantısını bulamayan tarihçilerle
kendi tarihimizi öğrenme şansımız var mıdır?
Ülkemizde bulunduğu halde,
bugüne kadar her nedense okunamamış
"Yazılıkaya" anıtındaki yazının da
doğrudan doğruya Türkçe bir yazı olduğu,
bu nedenle,
5000 yıllık Sümer tabletlerini çözebilen
batılı ilim adamları,
bu anıttaki yazıyı okudukları takdirde,
Türklerin Anadolu'ya gelişlerinin
çok eski tarihlerde gerçekleştiğini
istemeyerek ispat etmiş olacaklarını düşünerek,
kıskançlıklarından
bu yazıyı okumadıkları kanaati
gittikçe kesinlik kazanmaktadır.
Ancak,
ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar,
gerçekleri sonsuza kadar saklamak
mümkün değildir.
Bugün olmazsa yarın
ama mutlaka bir gün
bütün bunlar sağlam delillerle
Türk'ü inkar eden
dünyanın gözüne sokulacaktır.
Tıpkı
Sümer tabletlerinin
okunmasından sonra ortaya çıkan gerçekleri
kimsenin inkâr edemediği gibi.
Şu bir gerçektir ki;
Türkler gittikleri her yere
medeniyet götürmüşlerdir.
Bunun en güzel örneklerinden
sadece bir tanesini
Sümer yazılı tabletlerinden
okuyabiliyoruz artık.
Sümer Türkleri
Mezopotamya'ya geldiklerinde
orada yaşayan yerli halkın
ne durumda olduklarını
bakın ne kadar açık anlatmışlar:

"Yemek için ekmeği bilmezlerdi.
Giyinmek için elbiseleri bilmezlerdi.
İnsanlar toprak üzerinde uzuvlarıyla
(yarı sürüngen) yürürdü.
Hayvanlar gibi otu ağızlarıyla yer,
hendeklerin suyunu içerlerdi."
(Prof. Leonard Wooley-Sümerler)

-Amerika'da Türk İzleri-

Görüldüğü üzere,
yazıyı bulmuş bir medeniyetin
temsilcilerinin geldiği bölgede
diğer insanların
hangi şartlarda yaşadığı aşikardır.
Sümerler
Mu kıtasının batışından sonraki dönemde,
bir Mu kolonisi olan ve
hemen hemen
Asya kıtasının yarısından fazlasına hükmeden
Uygur İmparatorluğunun
batıya göç eden bir parçasıydı.
Meksika'da bulunan
yazılı tabletler de Maya dili ile yazılmıştı ve
12.000-60.000 yıllık bir geçmişten bahsediyor,
batık kıta MU'yu haber veriyordu.
Böylece,
Tibet'te bulunan tabletlerin
doğruluğunu da teyit ediyordu.
Daha doğrusu bu iki uzak mekanda
bulunan yazılı kaynaklar,
geçmiş hakkında verilen bilgilerin
sağlamlığı konusunda
birbirlerini teyit ediyorlardı.
Bu
Meksika'da bulunan tabletlerin anlattıkları
ve kayıp Maya medeniyetinde kullanılan
çok sayıda kelimenin Türkçe oluşu,
(O kadar Türkçe ki,
bu gün kullandığımız Türkçeyle bile
doğrudan aynı olan
çok sayıda kelimeler var.)
Maya, İnka, Aztek uygarlıklarının
kalıntıları olan Kızılderililerin kullandıkları
dillerde bile bu kelimeler
yaşamaya devam ediyor.
Sadece kelimeler mi?
Tabii ki hayır!
Sadece konuştukları dil değil,
yaşam biçimleri,
ev olarak kullandıkları mekanlar,
çadırlarında ve kilimlerinde
kullandıkları desenler bile
bugün Anadolu'da halen kullanılmakta olan
desenlerin birebir aynısı.
Biraz detaya indiğinizde,
eski Sümer kelime,
sembol ve yaşam biçiminin,
bugün Asya'da ve Anadolu'da kullanılan kelimelerin,
kullanılan sembollerin,
yaşam biçiminin ve inançların aynılarını,
Amerika kıtasında yaşamış olan
Maya, İnka, Aztek uygarlıkları ve
onların devamı olan Kızılderililerde
görebilirsiniz.
Bu kadar geniş bir coğrafyada
bu aynılık artık
inkar edilememektedir.
Kıskançlıktan kaynaklanan inkarlar ise
yavaş yavaş belgeler konuşmaya başladığı için
çaresiz bir suskunluğa dönüşmektedir.
Aşağıda
bu konuda yapılan tespitlerden
bazılarına yer verilmiştir:

Kızılderililer Türk Mü?

"İndiana Üniversitesinden
Amerikalı Profesör Denis Sinor
Sibirya Türklerinden Tunguz kabileleri ve
Yukagir'lerin Tunç çağı evrelerinden beri
Kızılderililerle ortak bir kültüre
sahip olduklarını tespit etmiştir.
Huş ağacından oyulmuş kayıklar,
Pirok yani deri,
ağaç kabukları örtülerek yapılmış barınaklar ya da
Kızılderililerin yarı küresel (Wigwam) veya
konik(tepec) çadırları tipinde ortak kültürler,
önünde yarık bulunan hafif giysi türleri,
makosenler,
karlı ormanların temel ulaşım aracı
kayak gibi donanımlar tespit etmiştir.
(Erken iç Asya Tarihi- Prof. Dr. Sinor- S. 102)"
(Tanrının Türkleri- Cilt.1- S.314- Semih Tufan Gülaltay)

"Sümer Tanrıçası İnanna'yı
sembolize eden İnanna'nın "Ay kayığı"
simgesi olan hilal şeklindeki,
boğaza takılan kolyeye Tork denilmektedir.
Anadolu'da
Hitit devleti kurulmadan evvel
yaşayan Tork-lar (Torkom)
Hitit devleti sonrası
kralları Pamba devrinde
Hititlere boyun eğmek zorunda kalmışlardı.
(The Hitites-Gurney-Pelican-U.S.A.) (Age. Sayfa:315)

"Tork isimli,
Tanrıça İnanna timsali kolyeyi
tıpkı Torkom'lar gibi Bozok (Etrak) kabileleri olan
sarışın Kızılderili kabilelerinden
Navajo'lar, Şanı'lar, Ocibya'lar
kemikten yapılmış olarak
boyunlarına takmaktadırlar.
Bu
"Tork"ları,
Çokta Kızılderilileri
hilalin ortasına yıldız koyarak
göğsü kaplayan geniş bir
Ay yıldız kolye olarak kullanırlar.
( H.C. Tanju- Tunçderililer- S.68)" (Age. Sayfa:315)

"Sümer alfabesinde
"Tork" timsali C,
hilal "N" harfi yerine geçer.
Fin-ogur dilinde de
"Tork" kelimesi boğaz,
boyun anlamına gelen
C hilal ile sembolize edilirdi."
(Age. S.315)

"Mayalar
kendi dillerine aynı bizim ifademizle
"Mayanca" demektedirler.
Maya'ların
Orta Amerika'daki
önemli yerleşim yerlerinden olan
"Yuka-tan" isminin
Türkistan'ın
Yok-Tan bölgesinden gelme
olduğu anlaşılmıştır.
Bu bölge
Sümer Türklerinin
Mezopotamya'ya göçmeden evvelki
yerleşim sahası idi...

Tahiti adasına ayak basan
Captan Cook Kızılderililerin
başlarına taktıkları çiçekten başlığa
Türk adı verdiklerini
1769 yılında tespit etmiştir.
(Papau Mailu Language- D'Argingy- Luzac- New Guiness) (Age. S.315)

"Fiji adalarında
Rotuma yerlilerinin dillerinin
Altaik dil olduğu
tespit edilmiştir.
Ayrıca
Endonezya adalarının dillerinin de
Altay dillerinden olduğu
anlaşılmıştır.
(H. Cemil Tanju-Tunç derililer. S.106) (Age.s.316)

"Doktor kelimesi yerine
"Ah-men",
kırık çıkıkçıya "Kak-bak",
şifacı hekime"Ah-bak",
çocuk doğurtan ebeye
"ilk-alan-zah" derlerdi."
Bütün Altaylılar gibi
Kızılderililer birbirlerine
amca, baba, teyze, hala, ağabey
diye hitap ederler.
Maya Kızılderililerinde
1878 yılında el öpme adeti
tespit edilmiştir.
(Tunç derililer. S.162) (Age. S. 316)

"Mohavk Kızılderilileri
uzun eşek oyunu da dahil
12 Anadolu oyununun
11 tanesini bilmektedirler.
Güreş ise
bütün Kızılderili kabilelerinde
dua ile başlanılan
en önemli ata sporu olarak
tatbik edilmektedir."

"Brezilya ormanlarında
Zakuma Kızılderililerinde güreş,
rakiplerden birisi
can verene kadar devam eder.
Bizdeki "Kırkpınar" efsanesinde de
pehlivanlar can verene kadar
güreşmişlerdir."

"Anadolu Türklerinin
parmaklar arasına sicim gererek o
ynadıkları sicim oyunu
Atabaşkan ve Keçuva kabilelerinde de
oynanmaktadır.
Üstelik figürler ve isimler de aynıdır.
Eğer
Anadolu'da bir figüre yıldız deniliyorsa,
Kızılderililerde de yıldız denmektedir."
(Tunç derililer. S. 181) (Age. S. 316)

"İnka'lar kök sülalesine
"Ay-ullu" yani ulu soy demekle beraber,
kendi yöneticilerine
Kur-Hakan demekteydiler.
İnka'lar çocuklarına
bir kahramanlık gösterene kadar
ad vermezlerdi.
Ad verme işlemi
merasimle yapılırdı.
(Dede korkut destanlarından
Boğaç Han destanı hatırlanırsa,
orada da çocuk
bir kahramanlık gösterdikten sonra
ad almış ve
bu ad alma işlemi de
bir törenle gerçekleştirilmiştir.
M.K.)
bir kişi ölene kadar
bir düzine ad ve nam
sahibi olabilirdi. "

"Mayalarda
buluğ çağına eren
çocuklara ok ve yay verilirdi.
Kafkasya Türklerinde
hala yaşatıldığı üzere,
kadın kocasını adı ile çağırmaz,
"Evin büyüğü", "çocukların babası" gibi
sıfatlar kullanırdı.
Kına yakma
bütün Kızılderili kabilelerinde,
Anadolu ve Orta Asyalı
Altaylılar gibi uygulanmaktadır.
Beşik kertmesi töresi
aynı şekilde yaygın bir töredir."
(Age. S. 317)

Yukarıdaki paragrafta
anlatılanların tamamı
Anadolu'da yaşanmakta olan
Türk kültürünün bire bir aynısıdır.
Bu kadar yakın ve benzer
bir yaşam biçiminin
binlerce kilometre uzaktaki bir kıtada
aynen yaşanıyor olması
tesadüflerle izah edilebilir mi?

"İnkalarda
aşağı sınıftan yani
"Kara budun"dan olan birisi
bir boğayı öldürmeden
evlenme hakkı kazanamazdı. "

"Mohavk ve Atabaşkan kabilelerinde
Kore Türkleri olan İlu'lar gibi,
nişanlı kızlar
saçlarına nişan tüyü takarlar."

"Loğusa kadın
bütün Altaylılar gibi
kutsal sayılır.
Loğusanın kırkını yaparlar.
Ölülerini
bütün Altaylılar gibi,
silahları ve atı ile birlikte
"Kur-gan"lara gömerler.
Kan davası bir töre olarak uygulanır."

"Cenaze merasimlerinde
bütün Altaylılar gibi
ölü ağlayıcıları tutarlar.
(Anadolu'da,
Ankara yöresinde bu gelenek
"Yasçı Tutmak" olarak
yakın zamana kadar
uygulanmaktaydı.
Son zamanlarda azalmış durumdadır.
Aynı gelenek
yine Ankara il sınırları içindeki
Kürt köylerinde de uygulanmaktaydı ve
halen uygulanıyor. M.K.)
Mayalar
ölüm yıl dönümünde "Yıl aşı" verirler,
cenaze törenlerinde
erkekler yüzlerine
kara boyalar sürerlerdi."
(Age. S. 317)

"Toltek Kızılderililerinin
gebelik ve bereket tanrısı
"Tez Katlı Poka"
(Tez katlı boğa)dır.
Kızılderililerde
cennet ve sırat köprüsü
kavramı vardır.
Cennete Vakui
(Akui- Altından ırmaklar akan yer)
derler."

"Siu Kızılderilileri'nin
1870 yılı sonlarında
Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok
gibi kabilelerinde "Hu" çekerek
Bektaşi semahlarına benzeyen
ayinler yaptıkları
tespit edilmiştir.
(Tunç derililer.s.246)"

"İnkalarda
Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı
tespit edilmiştir.
Aztek ve Mayalar "Ç-şıra" (şıra)
isimli içki içerler.
İnkalar ise bu içkiye
"Çira" derlerdi."
( Age.318)

-'Kızılderili
ve
Türk Dillerinde' Kullanılan
Ortak Kelimeler-

"Toplam 600 lehçeden oluşan
Kızılderili lehçelerinin
ortak büyük kütlesi
Atabaşkan Kızılderililerinin dilidir.
Bu dil Altay dillerindendir.
Bu dil
diğer dillerin
ortak buluşma noktası
niteliğindedir.
Bazı örnekler:
Yatkı : Ev, yatılan yer
Dodohişça : Dudak
Lı-ık : Vatan, ili
Tamazkal : Hamam, temiz kal
T-sün : Uzun
Hogan : Kerpiç ev, Hopan
Missigi : Mısır
Tepek : Tepe
Hu : Selam
Tete : Dede
Türe : Türe, Töre
Atış-ka : Ateş
Yanunda : Yanında
Aş-köz : Yemek
Tapa : Tuba
Yu : Su, yu-mak, yıkamak
İldiş : Dişleme

-Şimdilik Sonuç-

Türk tarihi açısından
daha işin başında
bulunmaktayız.
Eğer,
rahmetli Atatürk'ün kurmuş olduğu
Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu
gibi kurumlar
kuruluş amacı doğrultusunda
çalışmalarını bu güne kadar
sürdürebilmiş olsalardı,
şimdilerde yolun başında değil,
belki ortalarında olurduk.
Bugün de
çok geç kalmış sayılmayız.
Sadece
kendi gerçek izlerimize ulaşmak için
çaba göstermemiz gerekiyor.
Bunu başarabilmenin birinci şartı da,
dünyaya, insanlara ve olaylara
Türk gözüyle bakmaktır.
Başkaları tarafından
bize verilen gözlüklerle
dünyaya, insanlara ve olaylara bakarsak
gerçekleri göremeyiz.
Bir düşünsenize,
"atlı kültür, atlı kültür"
diye dayatılan şey sonunda
Türklerin bütün hayatı imiş gibi
konuşulmaya başlandı.
Tamam atı biz ehlileştirdik,
atlı bir hayatla iç içeyiz, s
avaşta ve barışta at binmede
üstümüze yok.
Ama insaf yani, hepsi bu kadar mı?

Bu sakat mantığa göre şimdi;
-Orhun abidelerini
atalarımız
at sırtında mı yazdı?
-Ya da bir ara
dinlenmek için
mola verilen su başında taşları görünce,
dayanamayıp kılıçlarının burnuyla
çentikler atarak mı yazdılar?

-Altın elbiseli adam
adı verilen muhteşem altın zırhı
(ki dünyada bir eşine,
benzerine rastlanmadı bu güne kadar)
at sırtında
uzun bir yola giderken mi yaptılar?

-Bir vuruşta bir atı ikiye bölen,
çifte su verilmiş
o dehşetli Türk kılıçlarını
at sırtına örs koyup da
yollarda mı yaptılar?
O çeliği at sırtında mı geliştirdiler?

-Pazırık kurganından çıkan
o harika Türk halısını,
atların arasına ip gerip,
boşluğa tezgah kurarak mı dokudu
Türk kızları?

-Kurdukları sayısı belirsiz
Türk devletlerinde kullandıkları ve
bizim yeni yeni tanıştığımız
Türk altın ve gümüş sikkelerini
darphane yerine,
kayalık bir zeminde giderken,
atların ayakları altına attıkları
altın ve gümüş parçalarını
at nallarıyla ezerek mi kestiler?
Para kestikleri kalıpları da
at sırtında çakı ile mi oydular?

-Tanrı dağlarından Turfan'a kadar,
çölün altında bir ağ gibi örülen ve
uzunluğu beş bin metreyi,
derinliği yer yer yüz on metreyi bulan
su kanallarını
köstebeklere mi kazdırdılar?
Hem
at sırtında yaşayan insanların
bu kadar uzaktaki suyu getirmek için
kanala, tünele ne ihtiyacı var?
Gider atlarını orada sular gelirlerdi.
Öyle değil mi?

-Başka hiçbir yere bakmaya gerek yok.
Tek başına Tac Mahal'i niçin yaptılar acaba?
Atlarıyla sadece oradan geçiyorlardı nasıl olsa!
Yoksa kendileri yapmadı,
yaptırmadı da bir talan sırasında
Çin'den ganimet olarak alıp
at sırtında oraya mı taşıdılar?

-Hindistan'ı,
Güney Azerbaycan'ı (İran'ı),
bütün Asya'yı süsleyen Turkuaz kubbeleri,
muhteşem mabetleri,
kılıçlarıyla atların sırtında
ayağa kalkıp gökten mi indirdiler?

-Nankör Arap zihniyetinin yıktığı
Beytullah bekçisi,
kartal yuvası Ecyad kalesini
bedeviler mi yapmıştı oraya?

-Farabi, İbni Sina,
Ali Kuşçu, Yusuf Has Hacip,
Kaşgarlı Mahmut, Biruni
ve binlerce Türk dehası ve dahisi,
bütün eserlerini ve araştırmalarını
atlı gece yürüyüşlerinde oluşan
sessizlikten yararlanarak mı yazdılar?

Bu soruları
sayfalar dolusu, ciltler dolusu
sormak mümkündür.
Burada
sorulan ve sorulabilecek
her soru,
Türk milletinin bütün tarihini
at sırtına bağlayarak,
atalarımızı çapulla, talanla geçinen,
yerleşik bir medeniyetleri olmayan
ilkel bir topluluk
seviyesinde göstermeye çalışanlara
vurulan bir tokattır.
Bu tokadı hak edenler,
sadece kendi ulusal çıkarları gereği
Türk Milletini aşağılamayı
kendine meslek edinen yabancılar
değildir.
Aynı zamanda
yıllar boyu,
kendi nesline,
kendi milletini küçük göstermek için
çaba sarf eden,
küçük beyinlilerdir.
Bunların adları
ne olursa olsun,
sonuç değişmez.
O kuru mantıkları ile tuttukları yol
Türk Milletine hizmet etmemiştir,
etmemektedir.
Tarihçilik,
engin ve dehşetli bir uzak görüşlülükle
M.Ö. 12.000-60.000 yılları arasından
başlayarak tarihte
Türk izleri aramaktır.
Türk tarihini
Malazgirt zaferinden başlatanlar,
tekrar Malazgirt önlerine geldiklerinde,
(Gidişat oraya doğrudur)
buharlaşır giderler.
Kısacası,
Türk kültürü atlı bir kültürdür.
At,
Türkün hayatında önemli bir yere sahiptir.
Ama Türklerin medeniyetlerini
atla sınırlamak
çok büyük bir haksızlıktır.

Kaynak: MUHARREM KILIÇ
http://www.yenihayatdergisi.com/
http://www.turkcedunya.com/turk_tarihi_uzerindeki_karanliklar_kalkiyor


-Alıntıdır.-
Konuyla İlgili Diğer Alıntılar:
Gerçek Türk Tarihi
http://sudakiates.blogspot.com/2008/08/gerek-trk-tarihi.html
Çin'de, Tarihten Saklanan Türk Piramitleri
http://sudakiates.blogspot.com/2008/08/orta-asyada-trk-piramitleri.html
Amerikan Kızılderilileri
http://sudakiates.blogspot.com/2008/08/amerikann-kzlderilileri.html

GERÇEK TÜRK TARİHİ

OLAY ! ! !

ATATÜRK'ÜN TARİH ARAŞTIRMALARINA GEÇMEDEN ÖNCE
SİZİ AVRASYA'DA ORTAYA ÇIKARTILAN BİR GELİŞMEDEN HABERDAR ETMEK İSTEDİK ! ! !

AY YILDIZ İSLAMİYET ÖNCESİNDE DE TÜRKLERİN SİMGESİYDİ ! ! !

Türklere ait ilk parayı Göktürkler bastırmış.

Kazılarda ortaya çıkan 'ay-yıldızlı' Göktürk paralarının bulunuşu ‘Orhun yazıtları kadar değerli’ diye yorumlandı.

Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da yapılan arkeolojik kazılarda ilk büyük Türk uygarlığı olan Göktürklere ait paralar bulunduğu ortaya çıktı.

Paralar, ‘Türk uygarlığında önemli keşif’ olarak değerlendirildi.

Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nin 4-6 Ekim 2004′te Bişkek’te düzenlediği İkinci Uluslararası Türk Uygarlığı Kongresi’ne katılan Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Yavuz Daloğlu, burada tanıştığı Özbek tarihçi Gaybullah Dr. Babayar’ın eski Türk devletleri paraları üzerinde yaptığı çalışmayı inceledi.

Daloğlu, bu paralar arasında daha önce hiç duymadığı, görmediği Göktürk paralarıyla karşılaştı. Dr. Daloğlu, Dr. Babayar’la yaptığı çalışma sonunda, Göktürk paralarının bulunuşunu ‘Türk uygarlığında önemli bir keşif’ olarak açıkladı. Sikkelerden birinde ortada kağan kabartması ve kenarlarda üç tane ay-yıldız olduğunu söyleyen Daloğlu, bu sikkenin Türk uygarlığı açısından çok büyük önemi olduğunu belirtti.

Daloğlu, şöyle dedi:“Göktürklerden sonra 8′inci yüzyılda Türgişlere ait paralar bulunmuştu. Ancak Göktürklere ait paralar onlardan 150-200 sene daha önceye, 576-600 yıllarına ait. En önemlisi, bu sikkelerin Türk toplumuna dayatılan ‘Türkler barbardı, Türklerin uygarlığı yoktu, göçerlerdi’ gibi Avrupa merkezli anlayışı çürütmesi. Göktürk sikkelerinin bulunuşu, Orhun Yazıtları’nın bulunuşu kadar önemlidir. Ayrıca ay-yıldızın bize İslam’da Semavi anlayıştan miras kaldığını biliyorduk. Ancak, yeni bulunan Göktürk paralarında da ay-yıldızlı figürler var.”

Orta Asya’da yapılan kazılarda Göktürkler’e ait sikkeler bulundu. Sikkelerdeki ay-yıldız motofi, Türkler’in ay yıldızı İslamiyetten önce de kullandığının en somut kanıtı olarak gösteriliyor. Arkeologlar tarafından Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan toplam 104 sikke, ilk olarak geçen yıl Kırgızistan’da yapılan uluslararası bir konferansta kamuoyuna duyuruldu.Altıncı ve yedinci yüzyılda basıldığı tahmin edilen ay yıldız motifli sikkelerin, Türk tarihindeki en eski paralar olduğu bildirildi.
Sikkelerdeki ay yıldız motifleri ise, Türkler’in ay yıldızı İslamiyetten önce de kullandığının somut kanıtı olarak gösteriliyor.

GERÇEK TÜRK TARİHİ VE ATATÜRK'ÜN BİZZAT KENDİSİ TARAFINDAN YAPMIŞ OLDUĞU TÜRK TARİH ARAŞTIRMALARI:

1-) Tarih Türklerle başlar.
74 bin yıl önce başlayan ve bugün Almanya"nın Berlin şehrine kadar uzanan buzul döneminin 12 bin yıl önce sona ermesiyle, dünya ısısı 4-5 C° artmaya başlamıştır. Artan ısıya bağlı olarak buzulların erimesi ve şiddetli yağmurlar nedeniyle deniz ve göllerdeki su seviyesi 125 metre kadar yükselmiş, dünya iklim ve coğrafyasında büyük değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklere Anadolu topraklarından bir örnek verecek olursak; şu anki Tuz gölü, o tarihlerde Konya-Ereğli Havzasını kaplayan büyük bir göldür ve Çatalhöyük de bu gölün kıyısında kurulmuştur. Anadolu"dan çok daha büyük yüzölçüme sahip olan Asya topraklarında da bu iklim değişikliği neticesinde çok sayıda su havzaları; akarsular, göller, ve iç denizler meydana gelmiştir. Coğrafi koşulların içinde barındırdığı medeniyetler üzerindeki büyük etkisi vardır. Özellikle yaşamsal değeri olan suyun, uygun yaşam koşullarının sağlanmasında çok önemli bir faktör olduğu için de uygarlıkların var olması ve büyümesi bu su havzalarının bol olduğu yerlerde olmuştur. Türklerin ana vatanı olan Orta Asya toprakları için de durum böyledir ve Orta Asya topraklarında yaşayan Türkler suyun bol olduğu bu topraklarda yerleşerek, tarım yapmışlar, hayvanları ehlileştirmişler, yeraltı madenlerini bularak işlemesini öğrenmişler ve kültürel gelişmelerinin sonucunda da yazıyı bulmuşlardır. Çok uzun sürece dayanan yazının bulunması ve kullanılması, bilgi ve belgelerin gelecek nesillere aktarılmasını mümkün kılmıştır. Bilim adamlarının Asya ve Avrupa topraklarında milyon yaşında kafatasları bulmuş olmaları insanlık tarihini milyonlarca yıl öteye götürmesine karşın, tarih yazının bulunması ile başlamıştır. Medeniyet, modernleşme, yaşam tarzındaki değişiklikler, yazının bulunması ve evrimleşmesi ile gerçekleşmiştir. Dünyada yazıyı ilk kullanan Türkler olduğu için de tarih, Türk"lerin yazıyı kullanması ile başlamıştır.
Asya kıtasının ortasında Baykal ve Balkaş, Issık göllerini, Ala Tau (Tanrı dağlarını) ve en eski yerleşim bölgesi olan Yedi Su"yu da içine alıp kucaklayan ve Hazar Denizine kadar uzanan bugünkü Altay, Tuva, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, ilk yazının ortaya çıktığı yerlerdir. Mağara resimleri ve Sıntaşlar"dan (anlam ifade eden heykelcik) sonra piktogramlar (resim vasıtası ile düşünceyi belirten yazı) 20.000 yıl önce, petroglifler (Kaya resimlerinin değişmiş ve yazılardaki sembol şekillere dönüşmüş biçimi ) 15.000 yıl önce, tamgalar (ilk harf sembolleri) 10.000 yıl önce, harfler ve sonunda alfabeye geçişin dünyada ilk örneklerinin olduğu yer Türkistan topraklardır. Resim-1(Altın elbiseli adamın parmağındaki altın yüzükte, kafasına on adet tüy takılı bir insan kafası bulunmaktadır. On sayısı Türkler için kutsaldır. Resmin yanında bulunan yazıt kurgandan çıkarılan gümüş kap üzerinde yazılıdır.) Altın elbiseli adama ait bir kurgan çizimi (Kazakistan topraklarında halen açılmamış birçok kurgan (mezar) mevcuttur. Kurgandan çıkan Altın Elbiseli Adama ait başlık
Altın elbiseli adam, kıyafeti ve kuşandığı kılıç
Türklerin bilinen tarih boyunca Orta Asya topraklarında ve sonrasında bu bölgeden tufanlar başta olmak üzere çeşitli etkilerle dağıldıkları yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında üstün medeniyetler kurduklarının kanıtını geride bıraktıkları binlerce eserde bulabiliriz. Kırgızistan"ın Talas bölgesinde Çiğimtaş (Çizgili Taş) ve Narın Bölgesindeki Saymalı Taş (nakışlı taş) (3500m yükseklikte, 90.000 kaya resmi), Talas Yazıtı, Kazakistan"da Essik Kurganlarındaki Altın Elbiseli Adam (Resim-1), Tamgalı"da Tamgalısay (ilk Türk tamgaları,10.000 yıllık 1.000 piktoğraf), Ceti - Yedi Su yazıtları, Yakutistan"da Baykal-Lena yazıtları, Tuva"da Uluğ-Kem Sülyek Köyü-Karayüz yazıtı, İtalya"da Etrüks yazıtları, Moğolistan"da Kül Tigin yazıtları, Yenisey yazıtları (şimdilik bilineni 107 tanedir), Rusya Uluğ Kem, Şülyek Köyündeki Yazılıkaya Karayüz yazıtı, Altaylar"daki Pazırık Kurganı ve yazıtları, Anadolu"da; Antalya Side yazıtı, Eskişehir"in Han İlçesinde Yazılıkaya (Resim–3) ve Uçuz yazıtları, Ankara Polatlı Yassı Höyük yazıtları, Erenköy yazıtı (Resim-4) , Ergani yakınındaki Çayönü yerleşmesi, Gevaruk yaylası Özalp ilçesinde Pegan köyü Resimleri, Salyamaç Köyü yakınındaki Cunni Mağarası yazıtları, Sat köyü civarındaki Sat Dağı resimleri, Side Harabeleri yazıtları, Van Tirşin yaylası Çilgir köyü yazıtları, Konya Çatalhöyük yazıtları, Ankara Polatlı da Yassı Höyük"teki Erken Türk yazıtları, Hakkari de Gevaruk yaylası Sat Köyü tamğaları, Antalya da Beldibi mağarasındaki tamğalar, Şanlıurfa Göbekli Tepedeki tamğalar, Hakkari Çelo Dağı Kahn-ı Melik ve Taht-ı Melih kaya üstü resimleri, Van Bölgesinde Cilo dağı Put Köyünde Kızların Mağarasında ki resimler, Başet Dağında Kaya üstü yazıtları, Erzurum ili Karayazı ilçesi Salyamaç Köyünde Cunni Mağarası yazıtları, Burdur Hacılar Höyüğünde kaya yazıtları, Çatalhöyük yazıtları, Van Tirşin alanı Çilgiri Köyü yazıtları, İstanbul Erenköy yazıtları, Antalya"da Beldibi"nde Side Yazıtları, Sinop kalesinde kapı yazıtları, Trabzon Mağara Yazıtları, Suriye Lazkiye"de Ras Şamra" da Ugarit yazıtları, Ege denizi Lemnos Adası yazıtları(….), şu ana kadar bulunan ve bilinen eserlerden bazılarıdır.

1789 yılında Fransız Komutan Napolyon Doğu hakimiyetini sağlamak için Osmanlı"lara ait Filistindeki Akka kalesi önlerine gelir. Savaşı izlemek amacıyla da bir İngiliz İstihbarat subayı Akka"ya Anadolu topraklarından (İstanbul-Halep) geçerken Eskişehir Yazılı Kaya"ya rastlar. Bizans Kültürü ile yetişmiş bu İngiliz subayı Yazılı Kaya"yı Bizans kültürüne ait olduğunu ve metin içerisinde geçen “Midai” ibaresinden dolayı da, tarihte yaşadığına şüphe ile bakılan, menkıbe kral Midas"a ait olduğunu iddia eder ve literatüre de bu şekilde geçer. Aynı şekilde Gordion diye anılan ve Ankara-Polatlı"da bulunan Yassı Höyük"ün de Kral Midas"a ait olduğu söylenmektedir. Bu da gerçek değildir. Kanıt olarak da, bu mezarın yapılan karbon testi neticesinde yaşının M.Ö.740 a ait olmasından anlamaktayız. Oysa bu tarihlerde Yunan Uygarlığı diye bir uygarlık (Yunan"a ait hiçbir yazılı eser) bulunmadığını Yunan"lı tarihçi Herotot"da belirtmiştir. Erken Türk yazıtlarını okumadan o zamanki yaşam ve medeniyet hakkında fikir yürütmek mümkün değildir. Bu sebeple de bu eserlerin ve yazıların Türklere ait olduğunu, Erken Türk tarihi konusunda yaptığı araştırmalardan tanıdığımız Sn. Kâzım MİRŞAN tarafından bu yazıların okunması ile anlıyoruz. Fakat bu çalışmalar bazı tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir. Zira bulunan eserlerin Türkçe okunarak, Türklere ait olduğunun kabul edilmesinin ne kadar büyük bir hadise olduğunu Atatürk"ün henüz daha genç bir subayken Sinop"ta yazmış olduğu şiirden anlıyoruz.

Gafil, hangi üç asır,
hangi on asır Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu.
Kalkıyor örtüler; örtülen doğacak.
Dinleyin sesini, doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak,
Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden.
Asya"nın ortasında Oğuz Oğulları
Avrupa"nın Alplerinde Oğuz Oğulları,
Doğudan çıkan biz,
batı"da yine biz,
Nerede olsa, ne de olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendilerini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri,
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Dünya o zaman görecek,
Hakikat nerede, hakikat nerede?
( Mustafa Kemal Atatürk )

2. ) Mustafa Kemal Atatürk"ün Türk Tarih Tezi:

Mustafa Kemal ATATÜRK"ün, Türk Tarih Tezinde 'Türklerin kökeninin' Orta Asya olduğu resmen dile getirmiştir.

Atatürk 1922"de Türkiye Büyük Millet Meclisinin 130ncu toplantısının açılış konuşmasının birinci oturumunda yaptığı konuşmada bu hususla alakalı şunları söylemiştir. “Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk Milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef"in oğlu olan kişidir...”
Atatürk öncülüğünde 2 Temmuz 1932 ve 20 Eylül 1937 tarihlerinde yapılan Türk Tarih Kurultayları o devrin en ünlü yerli ve yabancı bilim adamlarının katılımlarıyla yapılmıştır. Fakat ne yazık ki Türk Tarihinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmalar Atatürk"ün ölümünden sonra durdurulmuştur.

3.) Türk ne demektir?

Güneyde Himalaya dağları, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Kore Denizi, batıda Balkanlar"a kadar uzanan coğrafya ile Asya ve Avrupa kıtalarının yani Avrasya olarak adlandırdığımız karanın milyonlarca kilometre karelik topraklarında, son buzul çağının sona erdiği 12 bin yıl zaman derinliğinde yaşamış insanlar, meydana getirdikleri yazılı eserlerde kendilerini Türk olarak adlandırmışlar ve ortak dil olarak da Türkçeyi kullanmışlardır.
Bu insanlar neden kendilerine Türk demişlerdir? Türk kelimesi ne anlama gelmektedir?
Bunu, eski Türkçe yazıt olan ve edebi bir dille yazılan Türkistan"daki Orhun Abidelerinden öğreniyoruz.(Resim-5)
Bu yazıtta Türk, yaratana inanan anlamında kullanılmıştır.
Fin Uygur Derneği Coğrafya Cemiyetinin 1890 yılında yayınladığı, Orhun yazıtlarının ilk çözümünü kapsayan, tahrif edilmemiş, aslına en uygun olan "Fin Atlası" kitabında birinci taş, doğu yüzü 38. satırda “Ökük Türök” yani "Rabbani Türük ", "Tanrı Türü" denilmektedir. Türklerin Orhun Yazıtlarından önceki binlerce yıllık tarihinde, Asya'nın milyonlarca kilometre kare topraklarına yayılmış yaşarlarken kendilerine verdikleri ad; "töreye uyan" "yaratanını bilir", "Rabbani Türk", "Tanrısını tanır", "Yaratanına bağlı" anlamlarında "Ökük Türök" dür. "Ökük Türök " deki "Ök" (tanrı, yaratan) Türkçe deki ses uyumundan dolayı "ük" olmuş ve kelime böylece "türük" olarak okunmuş, günümüze de Türk olarak gelmiştir. “Ök” ekinin günümüzdeki kullanımına “Öksüz ve Ökkeş“ kelimelerinde rastlayabiliriz. Yaratan anlamında kullanılan “Ök” eki ile Öksüz, yaratanını yitirmiş, yetim anlamında, Ökkeş ise yaratanına bağlı anlamında kullanılmaktadır. Yani günümüzden binlerce sene önce Türk kelimesi, o bölgede ve sonrasında tüm dünyaya yayılmış, yaratana inanan insanları tanımlamak amacıyla kullanılmıştır ve hiçbir zaman bir ırkı tanımlamak için kullanılmamıştır. O zamanın anlayışına göre, günümüzde de olduğu gibi Türk olmak için Türk ana ve babadan da türemek gerekmiyordu. Zaten 18 yy. a kadar savaşların amaç ve yöntemlerini anımsarsak pratikte de bunun böyle olamayacağını anlarız. Bir birleriyle savaşan iki taraftan yenen, yenilen tarafın erkeklerini öldürmüş kadınlarını ise kendilerine eş olarak almış, bu şekilde de neslini devam ettirmiştir. Dolayısıyla saf, arı bir ırktan bahsetmek mümkün değildir. Göçlerin uğrak yeri olan Türk"lerin yaşam yeri olan Orta Asya için de durum böyledir. Bu bölge içerisinde ve sonrasında dünyanın dört bir tarafına yapılan göçler (Resim–6) neticesinde ırklar, insanlar, medeniyetler karışmıştır, hakim kültür egemenliğini devam ettirmiştir. Bu büyük göçlerin neticesinde ise ortak kültürlerinde mevcudiyetlerini devam ettiren ana unsurun adı hep Türk olarak tarih boyu yaşamıştır. Bu büyük göçlerin neticesinde ise inançlarında asimile olmayarak Tanrısına inanan grupların adı hep Türk olarak kalmıştır.
Resim-6 (M.Ö.14.000 den M.S. 1200 yıllarına kadar devam eden göçler.)

4. ) Etrüskler, Türk müdür?

Orta Asya"dan dünyanın diğer yerleşik yerlerine yapılan göçler sonucunda, Orta Asya"da gelişen medeniyet ve özellikle de yazı Avrupa"ya taşınmıştır. Binlerce sene süren göçler, ilk olarak M.Ö. 5.000"lerde İskandinav ülkelerine doğru başlamıştır. ETRÜSK olarak adlandırılan bu toplum İtalya"ya gelmeden önce, Fransa"da, Glozel"de ve Avusturya"da (M.Ö. 4.000) yaşamışlardır.

Etrüskler"in M.Ö. 1.500"lerde Po ovasına oradan da maden bakımından zengin olan Etrürye denilen Toskana bölgesine yerleştikleri buralarda bulunan kalıntılardan anlaşılmıştır.(Resim-7) Etrüsklerin hâkimiyeti kuzeyde Po ovasından Roma şehrinin güneyine kadar hem karada hem de denizde üstün bir medeniyet olarak sürmüştür. M.Ö. 600 yıllarında en güçlü oldukları dönemde Roma şehri M.Ö. 743 de Etrüsk" lü Romulus tarafından kurulmuştur. Roma şehrinin simgesi olan ve Roma şehrinin değişik yerlerinde bulunan heykel, Türk"lere Ergenekon"da yol gösteren efsanevi hayvan dişi kurt Asena"nın memelerinden süt emen iki çocuk simgesidir.(Resim-8 ) Resim-8 Roma şehrini kuranların Etrüskler olduğu ve bunların da Türk oldukları, 2004 yılında Etrüsk mezarlarındaki kemiklerin genetik araştırmalarından da anlaşılmıştır. İtalya"da Ferrara Üniversitesi Genetik bilimci Prof. Guido BARBUJANİ, Firenze Üniversitesinden Prof. Davit CARAMELLİ, Bologna Üniversitesi Prof. Loredana CASTRY, Parma Üniversitesi Prof. Antonella CASOLİ, Pisa Üniversitesi Prof. Francesco MALLEGNİ, İspanya Barselona"da Pompeu Farba Üniversitesi Prof. Carles LALUEZA imzalı raporda yaşları 2700 ile 2300 arasında değişen 80 Etrüks iskeletinin genetik araştırması sonucunda Etrüsklerin Doğulu olduğu sonucu açıklanmıştır. Ayrıca, Etrüsklerin Orta Asya"dan gelen ama Hazar kuzeyinden gelip Avusturya"daki İnsburg bölgesi üzerinden İtalya"nın Po ovası bölgesine inen bir halk olduğunu, Sn.Kazım MİRŞAN"ın Etrüsklerden kalma üzeri yazılı belgeleri okumasından da anlaşılmaktadır. İtalya"da 1995 yılında Etrüsk konusunda en yetkili bilim adamı olan Floransa"dan Prof.Dr. Giovannangelo CAMPOREALE, Sn Mirşan ile bir hafta süren görüşmeleri sonrasında Etrüsk yazıtlarının Erken Türkçe olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca araştırmacı yazar rahmetli Adile AYDA, “Etrüskler Türk mü idi?” (Ankara 1974), kitabında da aynı konu işlenmiştir.

Adile AYDA bu araştırmalarında özellikle Türkçe ve Etrüskçe arasında söz benzetmeleri yapmıştır. Adile AYDA ayrıca,“Herodot (M.Ö. 484-425 ) Attika halkının Helen asıllı olmadığını söylemekte” diyerek, Etrüsk"lerin Türk olduğunu belirtmektedir. Roma"yı Kuran Etrüsklerin M.Ö. 100 yılına kadar bu bölgede üstünlüklerinin sürmesine karşın bir süre sonra kendi dillerini konuşmayı bırakarak Latince konuşmaya başlamışlar, sonrasında da kültürlerini kaybederek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

5. ) Türkler ilk defa Anadolu"ya ne zaman girmişlerdir.

Türklerin Anadolu"ya ilk defa 1071 de Malazgirt zaferi ile girdiğini iddia etmek doğru değildir!

Türklerin Orta Asya"dan başlayıp Avrupa içlerine kadar uzanan izlerine rastlanmasından anlaşılacağı üzere Anadolu topraklarının 7000 yıllık sahibi Türk"lerdir ve en köklü medeniyete sahip olan Türkler Orta Asya"dan Avrupa ve Anadolu" ya, bir kısmı yine Avrupa"dan tekrar Anadolu"ya gelmişlerdir.

Bunu İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, İsviçre, Romanya, Fransa gibi coğrafyalarda, bırakmış oldukları birçok tarihi eserlerde yer alan yazıların okunmasından biliyoruz.

Milattan önce Anadolu"da yaşamış ve çok gelişmiş kültürleri ile çevrelerindeki insanlara medeniyet aşılamış bir topluluk olan ve bugün "Frigler" olarak adlandırılanlar, Erken Türklerdir.

Bunların AFYON-ESKİŞEHİR-ANKARA-UŞAK çevresinde bıraktıkları eserler hala ayaktadır.

Frig"lerin günümüze kadar kalan en büyük eserlerinden biri Eskişehir ili Han Kazası Yazılıkaya Köyündeki "Yazılıkaya" anıtıdır.

Etrüskçeye benzeyen Erken Türkçe ile yazılan Yazılıkaya Yazıtı 1965 yılında Etrüsk yazıtlarını okuyup 1970 yılında “Proto-Türkçe Yazıtlar” adlı kitabını yayınlayan Sn. Kazım Mirşan tarafından 1994 yılında okunmuştur.

Etrüsk yazıtlarının Etrüsk alfabesine göre (Resim-9) Türkçe okumasının yanı sıra 1998 Yılında “Etrüsklerin Tarihleri, Yazıları ve Dilleri” kitabını yazan Sn. Mirşan, Etrüsklerin dil ve inanç yapılarını da inceleyerek Etrüsklerin Türklüğü konusunu açıkça ortaya koymuştur. Resim-9 (Etrüsk Alfabesi)

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Sn. Kazım MİRŞAN"ın yeni kitabını olan “İSKANDİNAVYA"DAKİ TÜRK YAZITLARI” kitabını yayınlamıştır.

Bu kitap, İskandinav coğrafyasında M.Ö.2300-2700 yıllarına ait eserler üzerlerinde “FUTHARK” yazısı olarak bilinen yazıların Sn. Kazım MİRŞAN tarafından “ERKEN TÜRK YAZITLARI” olarak okunmasını kapsamaktadır.

6.) Çin"deki Beyaz Piramitler.

Doğu Türkistan"da Himalaya Dağı eteklerinde Tibet sınırına yakın Shensi Bölgesinde Çin hükümeti tarafından dünyadan gizlenen Beyaz Piramit (Resim-10) ve civarındaki 100 kadar diğer piramitler Türk"ün Orta Asya"daki geçmiş tarihinin birçok sırlarını içlerinde saklamaktadır.

Meksika"daki ve Mısır"daki piramitlerin bazı araştırmacılar tarafından atası kabul edilen bu Beyaz Piramit"in Mısır"daki büyük piramitten iki misli büyüklükte ve yaşının 5000 yıl dan fazla olduğu bilinmektedir. Resim-10 (Beyaz Piramit bölgesinden dünya ilk defa 1912"de iki Avusturyalı gezgin sayesinde haberdar oldu, bunu 1957"de Life dergisindeki II.Dünya Savaşı"nda uçaktan çekilmiş resminin yayınlanması takip etti. En sonunda da yasaklanan bu bölgeye girmeyi başaran Alman araştırmacı Harwig Hausdort"ın fotoğrafları yayınlandı.)

7.) Psikolojik Savaş faaliyetleri altında Batının Türk tarihine bakışı

1000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu düşmanlık duygusu içindeki tutucu tarihçiler, bu davalarda asırlarca İslâm"ın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini, kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye çalıştılar.

Türk ve İslâm tarihçiler de Türklüğü ve Türk medeniyetini İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslâmlıktan önceki binlerce yıla ait devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler.

Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bütün unsurlardan tek bir millet yaratmak hayalini güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, milli tarihin yalnız ihmal değil, yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklenmiştir.

Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabii olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde bile etkisini göstermiş ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eş anlamlı tutulması geleneği mektep kitaplarımıza kadar girmiştir.

18. yüzyıldan sonra üretilen Avrupa merkezci tarih teorisi, insanlık tarihini, eski Yunan-Roma uygarlıkları ekseninde açıklamış ve uygarlık mirasını da Asyalı ve Ortadoğulu kaynaklardan kopararak, Avrupa" nın tekelinde göstermiştir.

Batı Avrupa dışındaki halklar, bu arada Türkler uygarlık yaratan değil, uygarlık yağmalayan ikinci sınıf “barbar” ırklardan sayılmıştır.

Bu hususta 8nci Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL"ın 1988 yılında, kaleme aldırdığı “La Turquie İn Europe” isimli eserinde şu ifade yer almaktadır. ” Bizi Türk sayarak dışlıyorsanız bilin ki, bizim Türk denecek bir şeyimiz yoktur, uygarlık adına neyimiz varsa hepsini Yunanlılardan aldık, bizim kültürümüz Yunan kültürüdür, oğlumun adı olan Efe bile, Yunancadır; Bu nedenle, Avrupa Birliğine girmemiz için kültürel engel yoktur(….) Biz tepemizde Türk olmayan yöneticiler bulunmasını yadırgayan bir toplum değiliz, Avrupa Birliğine alınmamıza bu açıdan da herhangi bir engel yoktur.”

Bu kapsamda yapılan hata ilk değildir son da olmayacaktır.

Atatürk"ün ölümünden sonra iktidardaki CHP nin sözcüsü durumundaki Nurullah ATAÇ, batı kültürünün mutlak ve eksiksiz alınmasının, bunun için de Yunanca ve Latince"nin mecburi ders olarak Türk okullarında Türk çocuklarına okutulması gereğini savunmuştur.

O devirlerde Yunan Latin eserleri okullarda ders olarak okutulmaya başlamış, hatta Latince eğitim veren liseler açılmıştır.

Tüm bu çabaların mantığında aslında ana dilimiz Türkçeyi unutturarak Türk kültürünü yozlaştırmak, değiştirmek ve yok etmek hedeflenmiştir.

Likya"nın Yunan medeniyetinin temeli olduğunu göstermek amacıyla Likya uygarlığı konusunda ilki Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü (AKMED) tarafından 1977"de İstanbulda,1990 da Viyana"da yapılan Likya sempozyumlarının bir üçüncüsü 7-10 Kasım 2005 tarihinde en geniş katılımla (350 katılımcı) Antalya"da yapılmıştır.

AKMED" in kurucusu ve sempozyumun (Bilgi Şöleni) şeref başkanları Suna KIRAÇ ve İnan KIRAÇ"ın düzenlediği ve Antalya valisi Alaaddin Yüksel"in açılış konuşmasını yaptığı sempozyumda İnan Kıraç Bizans ile ilgili “Bazı şeyleri dışlıyoruz. Bizim değil diyoruz. Oysa Bizans bizim. 1100 yıl birileri yaşamış, sonra ben Osmanlı olarak bunun bir parçası olmuşum. Sonra Cumhuriyet olarak devam etmişiz. Dolayısıyla Bizans"ı, 1100 yılı silip atamayız.” demiştir. Oysaki bu bilgi şöleninde “Likya medeniyeti Yunan medeniyetinin temelini meydana getirir.” iddialarına verilecek cevap, Likya konusunda Prof. Dr. Cevdet BAYBURTLUOĞLU ve diğer araştırmacılar yıllardır yaptıkları çalışmalardır.

Bu araştırmaların ışığında diyoruz ki, günümüze kadar ulaşan yüzlerce Likya yazıları madem ki eski Yunancadır, neden Yunanca temel alınarak hala okunamamaktadır!
Batılı bilim adamlarının Etrüsk yazılarını okunmaya muvaffak olamadıkları gibi, söz konusu olan Likya yazısı da Etrüsk yazısının bir türevi olduğundan okunamamaktadır.

Etrüsk, Pelas, Attika ve Firik yazısı ile Likya yazısı aynı kökten doğan alfabenin farklı zaman ve coğrafyalarda çok az değişmiş halleridir ama ana kök aynıdır ve bu yazılar Tarihçi Doç.Dr.Haluk Berkmen tarafından okunabilmektedir.

Tarihçi Dr. Serhat Kunar “Antalya ve yakın çevresi” adlı kitabında, Midilli"de oturan Yunan"lıların Anadolu"da yaşayan Türklere, bayraklarındaki Kurt başından dolayı, Yunancada Kurt anlamına gelen Likos diye hitap ettiklerini belirterek Likya"lıların bıraktıkları yazılardan da bunların Erken Türk olduklarının anlaşıldığı yazmaktadır.

1977 den beri Likya medeniyeti ile Yunan medeniyeti arasında ilgi kurmak için AKMED bünyesinde yapılan çalışmaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.

8.) Sonuç

Dünyada en eski uygarlığa sahip olan biz Türkler, bunun bilincinde olarak dünyanın neresinde olursa olsun atalarımızın bırakmış oldukları eserlere sahip çıkmak zorundayız!

Gerçek Türk tarihi bize şunu söylemektedir:

* İlk Alfabetik yazıyı Türkler buldu.

* 12 Hayvanlı Türk Takvimi Dünyadaki ilk takvimdir.

* İlk Ödüsleri (Devletleri) Türkler kurmuştur.

* Pusulayı, anahtarı, saati, kağıdı ve matbaayı Türkler bulmuştur.

* Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan Etrüskler Türk"tür.

* Türk Topraklarının en eski sahibi Türklerdir.

Anadolu topraklarının eski Yunan medeniyeti ile hiçbir alakası yoktur!

Anadolu topraklarının en eski sahipleri Atatürk"ün de dediği gidi Türklerdir!

Bizlerden önce bu topraklarda başkalarının olduğunu kabul etmek, büyük bir yanılgıdır!

Aksi takdirde herhangi bir milletin ve medeniyetin kültürel üstünlüğünü kabul etme ezikliği içerisinde olmamız, kültürel değerlerimizi zamanla kaybetmeye, sonuçta da tarih sahnesinden yok olmamıza sebep olacaktır!

Bütün bu gaflet, delalet ve hıyanet içerisinde yapılan saldırılar karşısında süratle Atatürk"ün “Türk Tarih Tezi” gün ışığına çıkarak, yapılmış olan bilimsel araştırmalar kaldığı yerden devam ettirilmelidir.

Kabul edilmelidir ki, Atatürk inkılâpları Türk Uygarlık tarihinin bir ürünüdür!

Atatürk önderliğinde, dört yıl olan lise eğitimi için hazırlanan, fakat Atatürk "ün ölümüyle 1939 (yeni kitapların hazırlanıncaya kadar bu kitaplar 1941 yılına kadar okutulmaya devam edilmiştir) yılında müfredattan kaldırılan tarih kitapları yeniden müfredatlara ilave edilmelidir.

Ulusal birliğin en önemli öğelerinden biri tarih bilincidir.

Uluslar, tarihlerine güvenerek geleceklerine yön verirler.

Tarih bilinci olmayan ve bağımsızlıktan ödün veren milletlerin hayat hakkı yoktur.

Bilinmeli ve hiç unutulmamalıdır ki Bu devletin temelinde “Bağımsızlık benim karakterimdir!” diyen Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.

İSVEÇ'İN TARİHİ
İSVEÇ'LİLERİN İŞTE BİZİM ATALARIMIZ DEDİĞİ MÖ.3 İLE MS 17. YÜZYILLAR ARASINA AİT VE HEMEN HEMEN TÜM AVRUPA KITASINDA VE ANADOLU'DA BULUNAN YAZITLAR TÜRKÇE'DİR.
YAZITLARI OKUMAK İSTEYEN ARAŞTIRMACI ARKADAŞLARIMA KISA BİR NOT : BU YAZILAR KAZIM MİRŞAN TARAFINDAN OKUNMUŞTUR.

GÖKTÜRK ALFABESİYLE YAZILMIŞTIR VE SAĞDAN SOLA DOĞRU OKUNUR.
The Futhark alphabet was used by the North European Germanic peoples (the Swedish, Norwegian and Danish) between the 3rd and 17th centuries A.D. About 3500 stone monuments in Europe, concentrated mostly in Sweden and Norway, are claimed to have been inscribed with this writing.
This Futhark alphabet, which is also called the Runic stemmed from the very same origin as did the ancient Turkish inscriptions with the Gokturk alphabet. We solely read the alphabet known as "the primitive futhark", found inscribed on a rock in Kylver on Gotland Island, Sweden, in addition to the other two stone monuments, namely the Mojbro stone in Uppland, and the Istaby stone in Blekinge, with their photographs available, and which are considered to belong to the group classified as the oldest runic inscriptions, by matching their characters with those in the Gokturk inscriptions, and thus being able to decipher them in Turkish.
There is a claim is that the alphabets of these monuments found in both Europe and the Central Asia have stemmed from a common origin in a very remote past. Then, it was only a natural development for the Turkish, and the Germanic tribes that, although in locations so far away from each other, they could seperately carry on with this heritage of writing.

The Orhun monuments were discovered by a Swedish officer named Strahlenberg, and his finding was made known by publications in 1730. In 1893, the Danish scholar Thomsen was able to decipher these inscriptions and declare that they were written in Turkish .The monuments of Kultigin and Bilge Kagan, situated near the Kosho-Tsaydam lake in the Orhun River valley to the south of the Lake Baykal, and that of Sage Tonyukuk, the Deputy-Khan a little farther, are the three important memorials which make up what is known in general as the Orhun Monuments. The inscription used on them consists 38 characters. Numerous stone monuments are also found around the Yenisei River, but they belong to a period much earlier than that of the Orhun pieces, and there are in excess of 150 Skyturkish character-forms used on. The ancient Turkish script was written vertically with the lines running from top left downwards to the bottom right, and read accordingly, that is from right to left when the text is laid down on its right side. The individual marks are not joined, and the full or partial sentences are seperated with a column mark " : " in between.
The eight vowel sounds of Turkish, are represented in couples by 4 marks, and they usually are not employed in the beginning and the middle syllables of a word, but are shown in the last syllable, or if they occur at the end.

For example:
a ferocious bull, or a fire-breathing dragon .
The "god", or "a deity".
As for the Futhark alphabet employed on the stones found in Sweden, the monuments bearing this inscription are studied in two main chapters in Prof.Jansson's study:
a) The oldest runic inscriptions
b) The 16-rune Futhark and Runic inscriptions from the Viking Age.


The oldest runic inscriptions are written with an alphabet of 24 characters .\
- The stone from Kylver farm in Stanga (Gotland). This is the oldest relic found in Sweden, dating back to the fifth century.
- The Mojbro stone from Uppland.
- The Istaby stone from Blekinge.
Although these three monuments are declared as not deciphered yet, the author is attempting at some unfounded assumptions in relation to their contents. According to the map supplied at the end of this book, there happens to be numerous stones, which are inscribed with the same alphabet and belong to the same period of history, in more than 70 locations in the north and northwest of Europe.
The monuments considered to be in the 16-rune futhark group belong to a later period called the Viking Age which started at about AD. 800. During this period, the 24-characters of the Primitive Norse runes became simplified and reduced to 16-rune series. The pages 25-30 and the rest of the book in Jansson's study are allocated to this subject.
The Europen scholars have come to recognize from the very beginning the obvious similarity between the character forms of the Primitive Norse stones and those of the C. Asian Gokturk monuments, but for certain various reasons have refrained from tackling this point by denying all kinds of plausible relations. All throughout the period of 160 years that elapsed between the years of 1730 and 1893, that is between the discovery of Orhun monuments and their definitely final decipherment, fanciful theories were fabricated about the Vikings' (or Indo-Germans', or Celts', or Goths') prehistoric emigrations into C. Asia, and the erection of Orhun stones as landmarks of their presence and civilization dating back to several thousands of years BC in that region. Only when in 1893, it was understood that these inscriptions were not written in any other tongue but pure Turkish, then those fanciful theories were discarded, and the proposed pre-historic datings were revised to be not earlier than AD 700. Even today, a number of academicians are still straining at finding a Sogdian, Persian or Aramaic origin for Turkish inscriptions, but their efforts at proving their claims all end in vain. A casual comparision of ancient scripts is all needed to see that the characters used in Orhun monuments are more identical with the futhark than any of those alleged originals. Besides this close resemblance, it is an exciting fact that the Primitive Norse runes declared to have ambiguous contexts can be rendered meaningfully when they are exposed to our novel method of read-ing ancient Turkish scripts.
It must be kept in mind that the ancient Turkish script used in Central Asia and the Primitive Norse futhark in Europe, as well as those other scripts mentioned in passing above, have all stemmed from a common origin in a very remote past. Then, the Turkish, Germanic, and other tribes have independently relied on this common legacy of writing for the monuments in their own tongues.

The Kylver stone from Stanga (Gotland) SWEDEN

The stone from Kylver farm in Stanga (Gotland) .
Now, we can take a closer look at the photograph supplied on page 13 in Prof. Jansson's book: The whole Primitive Norse rune-row is recorded on a stone, used as a side-slab in a sarcophagus, and found in Kylver farm in Gotland.
Since the characters from the 1st to the 6th spell out futhark, this word is used to denote the runic script.

However, some characters are cut slightly different on the stone than what is shown within the text above:
An identical form of the futhark character shown under #23 is also found in the Tonyukuk inscription, although it is not given in the main list of symbols. It is stated to mean "head". But it could also signify k+l. kel kelle, which is a synonim for the same word, and a composite form of these two distinct characters.
The same thing can be said for the character #13: It is a composite form of the symbols meaning (to) talk, (to) speak in English. It is also interesting if we consider the form as a pictoglyph of an open mouth.
Now, we shall venture to read this 24-character rune row, from right to left, by applying the rules of reading Gokturk inscriptions:
\ The meaning obtained thru reading the above piece, as if it were written in ancient Turkish, can roughly be rendered in today's English as follows:
The light of wisdom arrived/descended, he himself carved onto this erect stone, with ( the pointed tip of ) his arrow/dagger, the words he uttered/spoke through his own mouth.
We will refrain from venturing into any philological or philosophical interpretations here. But, please draw your attention to the emergence of the word O.d.ng, when the characters numbered 24, 23, 22 are considered in their runic namesakes. In the Scandinavian mythology, it was Odin, the Norse God who brought the gift of divine script to mankind. Then, the very name of the god in these three symbols read out as the light of wisdom (alias the divine reason), or the sage/lord of light in ancient Turkish..
The Mojbro stone from Uppland SWEDEN
The Mojbro stone from Uppland, which is a memorial monument:
In this script, our attention is drawn to the placement of some characters backwards. Especially, the rune R, read as "op", is peculiar. For this reason, it has been read as "po".

Reading from right to left, starting with the bottom line:
The meaning obtained thru reading the above piece, as if it were written in ancient Turkish, can roughly be rendered in today's English as follows:
(May both of) the dog(s) charge well; so that the sacred sky-spirit acknowledges their boldness..

On this stone, under the inscription, there is a carving of a rider on his horse, holding up a round shield in his left hand while brandishing his weapon in his right. There are two dogs running beside the horse, as if all of them are engaged in an attack.
Also, the writing style of the symbols and the density of symbols, means the less character spacing, on the left corner, proves the original writing style was from right to left.
The Istaby stone from Blekinge SWEDEN

The Istaby stone from Blekinge, which was carved in the transition period between the Primitive Norse period and Viking Age:
Reading the inscription from right to left:
he (who was) brave (and) lived through many hardships (of) army, committed not flight (or did not desert his post of duty) lies herein...
Truly a fitting epitaph for a soul who endured much in his wordly life.
These three stones are supplied within the chapter titled "The Oldest Runic Inscriptions" in Prof. Jansson's book. There maybe some minor mistakes and errors in the treatment of the subject. However, there is the opinion held that these stones do contain the messages of similar meanings in more or less the same way as I have striven to put forward. The purpose is to initiate a new interest in this ancient inscriptions and be of help in starting up a fresh discussion in regard to their contents.
The Primitive Norse futhark or the rune alphabet have stemmed from a much older common origin as that of the Gokturks.

-Alıntıdır.-

Konuyla İlgili Diğer Alıntılar:

Türk Tarihi Üzerineki Karanlıklar kalkıyor

http://sudakiates.blogspot.com/2008/08/trk-tarihi-zerindeki-karanlklar-kalkyor.html

Çin'de Saklanan Türk Piramitleri

http://sudakiates.blogspot.com/2008/08/orta-asyada-trk-piramitleri.html

SİVAS Cumhuriyet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Necati Demir, yıllar süren araştırmalarının sonucunu açıkladı: Türkler 15 bin yıldır muhteşem bir medeniyet inşa etmiş. Sibirya’dan Afrika’ya kadar, kaya üzeri resimler de bunu kanıtlıyor.

15 bin yıldır varız

Kaya üzeri resim ve yazıların Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika’da görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Demir: Türkler 15 bin yıldır dünya üzerinde muhteşem bir medeniyet inşa etmiş

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi  Eğitim Fakültesi Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Necati Demir,  kaya üzeri resim (petroglif) ve figürler konusunda yıllar boyu süren araştırmalarında, Türk karakterli kaya üzeri resim ve yazıların Asya ve Avrupa kıtasının büyük bölümü ile Kuzey Afrika’da yaygın olarak görüldüğünü söyledi. Prof. Dr. Necati Demir, bilim adamlarının çağların başlangıcını yazının bulunmasından başlattıklarını, halbuki kaya üstüne nakşedilen resim ve figürlerin M.Ö. 14 binlerde başladığını bildiklerini söyledi. Petrogliflere tıpkı yazı gibi okunup anlam verilebildiğini, yaklaşık 15 bin yıllık insanlık tarihinin anlamlandırılabildiğini ifade eden Demir, şöyle konuştu: “Türk karakterli kaya üstü resim ve figürler Asya ile Avrupa kıtasının büyük bir bölümünde ve Afrika kıtasının kuzeyinde karşımıza çıkmaktadır. Yer isimleri, mimari ve diğer kültür unsurları, kaya üstü resim ve figürleri ile paralellik göstermektedir. Bütün kültür unsurları Türklerin yaklaşık 15 bin yıldır dünya üzerinde olduğunu ve muhteşem bir medeniyet ortaya koyduğunu göstermektedir. Türkler gittikleri hemen her yerde kimlik kartlarını coğrafyaya yer isimleri ile de kazımışlardır.”

10 bin yıl aydınlatılmalı
En eski yazılı kaynakların M.Ö. 3000’den daha ileri gitmediğini hatırlatan Prof. Dr. Demir, “Sibirya’nın Irkuts bölgesinde yer alan Lena kaya resimlerinin çizilişi M.Ö. 14-12 binlere kadar uzandığına göre arada kalan 10 bin yıl aydınlatılmaya muhtaçtır. Dünya ve Türk tarihinin karanlıkta kalan 10 bin yılının aydınlatılması için petroglif ve figürler ile dokumaların üzerindeki motifler tek tek incelenmelidir” dedi. Demir, Türk (Runik) alfabesinin de kaynağı olan kaya üzerine çizilen Türk karakterli resimler ve figürlerin yayılma alanının aynı zamanda Türklerin ve Türk kültürünün yayılma alanlarını da ortaya koyduğunu belirtti.

Orhun yazıtlarından daha eski

Prof. Dr. Demir, Ordu Mesudiye ve Ankara’da tespit ettiği yazıların çok zengin ve detaylı olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Bu aynı zamanda bir yazı, Orhun abideleri gibi yazılmış bir yazı. Yani aynı metin, aynı yazı. Yüzde 80 benzerlik gösteriyor. Bu kitabelerin dil özelliklerinden anladığım kadarıyla Orhun abidelerinden 500, 600 yıl daha eski olduğunu düşünüyorum. Metin büyüklüğü açısından Orhun Yazıtları’ndan sonra şimdiye kadar tespit edilebilen ikinci büyük yazıt ise Türkiye’de Ordu sınırları içerisinde.”

Yazıların okunmasıyla insanlık tarihi de değişebilir

Prof. Dr. Necati Demir, bu yazıların tam anlamıyla okunmasıyla insanlık tarihiyle ilgili pek çok şeyin değişeceğine inandığını söyledi. Bütün tarih kitaplarında ’Türkler Anadolu’ya, 1071’de Alparslan önderliğinde Selçuklu döneminde geldi’ yazdığını hatırlatan Demir, “Ama bir bakıyorsunuz ki milattan önce yazılmış yazılar var Anadolu’da. Onları dikkate aldığınızda bir bakıyorsunuz ki Türkler aslında Anadolu’ya boydan boya gelmişler ve yerleşmişler. Selçuklular ve Müslüman Türkler 1071’de gelmiş oluyor. Öyle olunca tabii her şeyi yeniden ele almak ve incelemek gerekiyor.” Prof. Dr. Demir, Türkiye’de bununla ilgili bir enstitü kurulması ve burada kendisini yetiştirmiş hocaların yeniden Türkiye’yi, belki dünyayı taramaları halinde çok farklı şeylerin ortaya çıkabileceğini söyledi.

kaynak

Page 7 of 9