Slider
Silivri Mahkemesi Karamizah Tiyatro Salonu

Ergenekon tutuklusu olarak 16 ay Silivri'de yattıktan sonra 15 Ocak 2010'da tahliye edilen eski İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Başkanı Adil Serdar Saçan'ın tutuklu olduğu sırada bir mahkeme gününü anlattığı yazısını ilginize sunuyoruz. Ergenekon tertibinde hedef olmasını "Fethullahçı yapılanmaya soruşturma izni aldığım için buradayım" sözleriyle açıklayan Saçan'ın karamizah ürünü olan yazısı oldukça çarpıcı.

*************************************
Tiyatro Salonu

Yine bir duruşma günü gelmiş ve diğer günlerin aksine sabah erkenden kalkmıştık. Çayı demlemiştim koğuş kalkmadan. Herkes sıradan inmeye başlamıştı ikinci kattaki hücrelerden aşağıya. Önce Birol, Tuncay, Atilla Ağabey, en son Gürbüz Başkan, sırayla, koğuşumuza tahsis edilmiş iki resmi tuvalete girip, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tutuk Evi'nin içine ediyorduk büyük bir zevkle. Her defasında zulümlerinin içine etmenin keyfini yaşıyorduk. Elimize geçirebildiğimiz en iyi hınç alma biçimiydi bu.

Sıradan tıraşa başlıyorduk sonra. Aslında bizimkisi sakal kesmek değildi. Yüzümüzdeki solukluğu, suratsızlığımızı tıraş ediyorduk. Gelen ziyaretçi ve izleyicilere iyi görünecektik ya...

Sanki tiyatro sahnesine çıkacaktık. Hayır, hayır sanki değil, büyüklerin mahkemecilik oyununda en ağır figüran rolü olan tutukluluğu oynayacaktık yine...

Bu öyle bir roldü ki biz, sadece tıkıldığımız delikte aylar, hatta senelerce bekleyecek, istenildiğimizde mahkeme salonundaki tutuklu sıralarında yerimizi alıp uslu uslu oturacak, onların belirlediği günde ve saatte, onların belirlediği süre içerisinde suçsuzluğumuzu kanıtlamaya çalışacak, kanıtlayamazsak o deliğe yeniden dönecek ve oyunun yeniden sahne almasını bekleyecektik. Arada onların canı oynamaktan sıkıldığında bazılarımızı oyundan atacaklardı. Herkes oyundan atılıp tahliye olma derdindeydi ama nafile. Kimse nasıl atılacağını bilmiyordu.

Başkaları tarafından yazılmış, salondakiler ve efendilerince sahneye konulmuş, zorla evinden alınıp içeri tıkılmış senaryodan habersiz tutuklular tarafından oynanan bir oyunlar zinciriydi bu. Arkası yarın olarak başlayıp arkası nice yıllara ve hatta 2023'e kadar devam edecek bir zincir. Tutuklular yalnızca bekliyorlar, saniyeler, dakikalar, aylar, yıllar her birimi binle çarpılmış gibi nanik yaparak geçiyorlardı önümüzden, gidiyorlardı ömrümüzden.

En iyi yaptığımız iş, kimden sıkıldıkları üzerine toto oynamaktı. Bir de kimlerin yıldırım gibi baskınlarla gözaltına alınıp tutuklanacaklarını tahmin ediyorduk. Bunun için çok da zahmet çekmiyorduk doğrusu. Saat 18.00 haberlerinde öğreniyorduk meşhur saplı samanlı yayın organlarından.

Kahvaltılık birkaç şey atıştırıp sahneye gitmek üzere beklerken, o gün ne gibi bir role sürüleceğimizi konuşuyorduk aramızda.

Atilla Ağabey'le Gürbüz Başkan yine basmışlar parfüm şişesini üstlerine. Sanki sanırsınız gerçekten sahneye çıkıyorlar.

Başgardiyan sayım için kapıyı açtırıp 5 kişiyi ayrı ayrı sayıyor. Biraz zahmet çekiyor ama bayağı başarılı bu sayım işinde. Sonra üstlerimiz aranarak tek tek dışarı alınıyoruz. Uzun koridorda yürürken diğer rol arkadaşlarımız da çıkartılıp bize katılıyorlar kafeslerinden. Bir önceki oyundan beri göremediğimiz için sarılıp hasbıhal ediyoruz koridorda yürürken.

Herkeste aynı mevzu, kim atılır bu gün oyundan?

Konuşunca suratı pembeleşen Laz Muzo'ya takılıyorum her zamanki gibi; "Muzo sen bugün atılırsın oyundan". Hoşuna gidiyor inanmasa da; "Yok be Adil abe beni atmazlar."

X-ray cihazından geçirilip yine aranıyoruz. X-ray'dan geçerken Muzo'ya sesleniyorum; "Muzo bu alet Lazları tanıyıp ötüyor, dikkat et" Muzo dönüp sırıtıyor ;"Olur mu oyle şe be abe" "olur olur Muzo bizden terörist olursa bu alet de Lazları tanır". Gülüşüyoruz.

Yine Mustafa'yı bulup sataşıyorum; "Balbay, harbiden atarlar seni bugün". Her zamanki kibarlığı ile; "Bence de atmaları lazım ama korkarım en güçlü oyunculardan biriyim onların gözünde, atmazlar, atamazlar".

Çıkışa geliyoruz. Jandarma arıyor bu kez üzerimizi. Arama manyağına çevriliyoruz. Otobüse tıkıştırılıp Avrupa'nın en büyük hapishane kampüsü içerisinde bulunan müstahkem Tiyatro salonuna götürülüyoruz. Yön bulma yeteneklerimiz kaybolduğundan yalnızca varınca anlıyoruz geldiğimizi. Yine tek sıra indirilip sokuluyoruz içeri.

5 Nolu'daki tutuklular da başka bir otobüsle geliyorlar. "Vaaay dede kurt nasılsın?" diye takılıyorum Özbek Ağabey'e. Gülümsüyor. Sonra takılmaya devam ediyorum; "Valla dede kurt, sen, iki bilemedin 5 yıl alsan müebbet olur; benim en az 15 yılım var". Yine gülümsüyor. Hoşgörülü dostum benim...

Ataman Abi'ye takılmadan durmak olanaklı değil, bağırıyorum uzaktan; "Ataman Abi, sana ne koymuşlardı?" yanıt hemen geliyor ; "CD koydular CD". Herkes yatıyor yerlere.

Salona girip hemen seyircilere bakıyoruz tabii. Nasıl bir oyunsa bu, hemen her gün gelen seyirciler aynı; hepsi oyuncuların yakınları ya da oyunu fark etmiş bir avuç vatansever.

Perde açılıyor...

Şimdilerde sabık olan başkanın sesiyle başlıyor dram...

Bu salonda alkış yasak diğer tiyatro salonlarının aksine. Alkışladın mı doğru dışarı attırıyor Başkan amca sizi Jandarmayla. O günkü bölümün figüranı avukatıyla beraber başlıyor oynamaya. O kadar gerçekçi oynuyor ki o kadar olur. Oyundan atılmak için rolünü müthiş bir ciddiyetle sergilemesi gerekiyor.

Aralar, karar için toplantıya çekilme ve karar geliyor; "tutukluluk hallerinin devamına" herkesin yüzü düşüyor. Sabahki tıraş bile işe yaramıyor. Seyirciler günü belirlenen diğer bölümde buluşmak üzere ayrılıyorlar.

Tutuklular doğru otobüslere...

Hüseyin sesleniyor Gürbüz Başkan'a; "Başkanım, hadi evimize dönelim".

Koğuşlara dönüyoruz beraberce, bir sürü aramadan geçerek. Yine dönmüştük başa, sahne dekoru değişmiş sıra yeniden oyunun koğuş bölümüne gelmişti.

Beğensen de beğenmesen de suçluysan da masumsan da haydi rastgele.

Adil Serdar SAÇAN - 20 Ağustos 2011
- TGB
Slider

Son Yazılar