Kazdağları...

Slider

O Filmin Arkasında İsrail mi Var

Almanya’da Yahudilere hitap eden bir internet gazetesinin 8 Nisan 2010 tarihli başlığını vererek başlamak istiyorum yazıma:

Der erste Genozid des 20. Jahrhunderts
»Aghet« – ein sehenswerter Film in der ARD über den Völkermord an den Armeniern…

(Gazete, "20. Yüzyılın ilk soykırımı. 'Aghet' – Ermenilere karşı yapılan soykırım üzerine görülmeye değer bir film" diyerek 9 Nisan 2010 gecesi Alman Devlet Televizyonu ARD’de yayınlanan “Aghet – ein Völkermord” (Felaket – Bir Soykırım) adlı filmin reklamını yapıyor ve Katrin Richter imzasıyla filmi uzun uzun övgüyle tanıtıyor).

*
Önce şunu belirteyim: Burada tartışmak istediğim, bu filmde anlatılanların doğruluğu veya yanlışlığı değil. Tarihsel-toplumsal bağlamından koparılarak “Vahşi Türk – Mağdur Ermeni” şablonuna indirgenen bu filmdeki verilerin bazıları “doğru” da olsalar, bunların, suçluyu ve mağduru baştan kesinkes tesbit edip damgalamak için anlatıldığı belli, çünkü, Türk tarafından tek bir mağdura bile söz verilmemesi, niyetin ne olduğunu açıkça gösteriyor: Bu filmin bu günlerde çekilmesindeki ve artık sürekli gösterilecek olmasındaki amaç, Türkiye’ye, Türklere karşı kara propaganda yapmaktır. Buradaki niyet, “Ermeni katliamı”yla Yahudi soykırımını aynı kefeye koymak ve Türkiye’yi kendi haklarını savunmamaz duruma getirmektir. Bu, “vur ensesine, al lokmasını!”, “çamur at izi kalsın, suçluluk duygusuyla sesini çıkarmasın!” politikasıdır!

Niyetin, diyalektik ve insani bir yaklaşımla gerçeği bulmak olmadığı; tek yanlı (ki işte bu faşizan bir tutumdur) bir kara propagandayla Türklere soykırımcı damgasının vurulmak istendiği aşikardır. Hemen hemen bütün Batı ülkelerinden Osmanlı topraklarına Hıristiyan misyonerliği için gelmiş insanların, ülkelerine gönderdikleri ve sürekli “Hıristiyan Ermeniler”den söz ettikleri raporlar objektif (nesnel) olabilir mi? Oysa, filmde iğrenç bir şekilde sırıtmaktadır ki, yapımcı Eric Friedler, faşizan diye eleştirdiği “İttihat ve Terakki”cilerden çok daha pervasız bir tek yanlılık (faşizanlık) sergilemektedir.

Filmin yapımcısını biraz daha yakından tanıyalım: 1971 Sidney doğumlu olan ve lise eğitimini Almanya’da yaptıktan sonra New York’ta gazetecilik öğrenen (“Writer's Program“/ New York Times) Friedler’in Yahudi asıllı olup olmadığını bilemiyoruz, çünkü, kendisiyle ilgili başka bilgi verilmiyor. Ancak, “Ermeni soykırımı”nı naifçe bir kara propagandayla anlattığı bu son filminden önce yaptığı belgesel filmlerin tümünde, Yahudilerin Almanya’daki tarihlerini, durumlarını ve sorunlarını işlemiş. Bunlardan sonuncusu, BMW, Afa ve Varta gibi firmaların sahibi olan Quandts Ailesi’yle ilgili. “Das Schweigen der Quandts“ (Quandts’ların Suskunluğu) adlı belgeselde, Hitler döneminde toplama kamplarından alınıp özellikle BMW’de zorla çalıştırılan “mecburi işçiler”den (Zwangsarbeiter), dolayısıyla BMW’den haklarını alamayan mağdurlardan söz ediyor. Ondan önceki filmi “Auschwitz’de Özel Yahudi Komandosu” (jüdische Sonderkommando in Auschwitz) adını taşıyor. Yazdığı kitabın başlığı da şöyle: “Makkabi chai – Makkabi lebt. Die jüdische Sportbewegung in Deutschland 1898-1998” (Makkabi Yaşıyor. Almanya’da Yahudi Spor Hareketi 1898-1998).
*
Filme dönelim: O döneme ait Batılı misyoner ve elçi günlüklerinden oluşan belge, film ve resimlerden yararlanarak gerçeğin sadece bir bölümünü yansıtan ve bunu yaparken de mağduriyet duygularını acımasızca sömüren bu kara propaganda filminin “insanlık adına” yapılmadığı kesindir.

Burada beni ilgilendiren asıl soru sudur: Yahudiler’le ilgili film ve kitaplarıyla tanınan bir gazeteciye, bu filmi yapma siparişini kim vermiştir? Gerçekte Friedler’in arkasında kimler vardır acaba?

Acaba bu film Almanya’nın inisiyatifiyle mi ortaya çıkmıştır, yoksa burada Türkiye’yi damgalayarak (Yunanca: Stigma) köşeye sıkıştırmaya çalışan uluslararası bir çetenin komplosuyla mı karşı karşıyayız?

“Film Almanya’da yapıldıysa Almanların işidir!” deyip geçmiyorum, çünkü hayat ve sosyal bilim bana, sosyal olguların göründükleri gibi olmadıklarını öğretti.
*
Önce yine de Almanya’ya bakalım:

Almanya’da böylesine “kara kampanya” silsilelerinin düğmesine arasıra basılır. Özellikle Bild, Spiegel, Stern, Focus, FAZ, Die Welt vb. (yani hepsi!) gibi yayın organları ve TV’ler aracılığıyla “Gleichschaltung der Medien” (Hitler döneminden kalan bu kavram, “medyanın topyekün propagandası” anlamında kullanılır) yoluna gidilir. Almanya’da “Ermeni meselesi”nden önce de, yıllarca “Kürt meselesi”yle ilgili olarak, düğmelerine basılan medyanın ve entellerin Türkleri/ Türkiye’yi topyekün karalama kampanyalarını yaşadık. Eric Friedler filminde Alman “artiz”lerini kullanmış. “Kürt sorunu” konusunda da, Almanya’da ad yapmış onlarca “entel prof”un, 90’lı yıllarda, “Türkiye, Kürt sorununu siyasi olarak çöz!” muhtıralarına imza attıklarını hatırlıyorum...

Dara Çolakoğlu, Odatv’deki bir yazıya gönderdiği kısa yorumda, Kurt Tucholsky’den (1895-1935) kendisinin çevirdiği (Kurt Tucholsky Axiomları " SCHNIPSEL") şu sözü hatırlatıyordu:

"Alman dış politikası geleneksel olarak zarar verme zevkinden oluşmuştur".

Tabii burada söz konusu olan “zevk”, sadece sadistçe bir aşağılama zevkine indirgenemez. Mesele, maddi temele dayanan rekabettir, çıkarların çatışmasıdır, sömürgeciliktir.

Tucholsky’nin, “başkalarına zarar verme zevki” kavramını, “başkalarını kullanma/ sömürme” kavramına dönüştürürsek, bu bağlamda Almanya’yla ilgili olarak pek çok tarihsel veya güncel olay sıralayabiliriz:

1. Almanya, Osmanlı’yla ilişkileri boyunca, (güya) müttefiki olan Hasta Adam Osmanlı’yı kucağında öldürüp, yerine kendisi geçmek istemiştir.

2. Alman faşizmi, kendi ülkesini büyütmeye çalışırken çevrelerindeki ve işgal ettiği ülkeleri etnik ve dinsel parsellere bölmüş, halkları ve dinsel grupları birbirine kırdırmıştır (“böl ve yönet” taktiği).

3. Almanya, çıkardığı Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları sırasında işgal ettiği ülkelerde milyonlarca insanı katletmiştir.

4. Almanya yıllarca Şövenist Türkçülüğe, PKK’ya ve Şeriatçı İslama kendi “Doğu politikası” ve sömürgeci çıkarları doğrultusunda kol kanat germiştir.

5. Almanya’nın, ekonomik gücüne koşut olarak dünyanın her yerindeki siyaseti etkileme çabaları açık bir gerçektir. Bu amaçla, entellerini, ajanlarını, misyonerlerini, barış savaşçılarını, vakıflarını; Kürt, Süryani, Laz... falanların, eşcinsellerin, kadınların, insan ve hayvanların haklarını savunmak için salıyormuş gibi yapıp, sömürgeci planlar uyguladığı aşikardır.

6. Vs, vs....
*
Fakat madalyonun bir de öteki yanı vardır: Çünkü, Almanya, ABD ve diğer partnerleri için (bir Türk liboşun Türkiye bağlamında söylediği gibi) Almanlara bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir! Almanya, ekonomik gücüne karşın, birbirine bağlı olan iç veya dış politikalarını tamamen kendi inisiyatifiyle yürütememektedir. “Big Brother”i ABD (ona bağlı olarak İngiltere ve İsrail), Almanya’nın politikasında söz sahibidir.

Birkaç örnek vereyim:

1. Globalleşme’nin (etnik ve dinsel kimlikleri destekledikten ve ulus devleti bypass ettikten sonra çekirge sürüsü gibi gelip tüm kazanımları “götüren” finans sermayenin) ekonomik olarak mağdur ettiği ülkelerden biri de Almanya’dır. Merkel, bu mağduriyeti neoliberalizmle “uyuşturmak” (iki farklı anlamda!) için getirilmiştir.

2. “11 Eylül” safsatasına ve “terörist İslam” masalına “Almanya” tam olarak inanmamakta, “Big Brother”leri nedeniyle inanıyormuş gibi yapmaktadır. (Aynı şeyi zaman zaman Tayyip Erdoğan da yapıyor... Bu arada bir parantez açarak belirtmeliyim ki, “Uygarlıklar Savaşı”ndan söz edip, Hıristiyan Avrupa’yı Müslüman ülkelere karşı kışkırtmaya çalışan ve ABD’nin bu ülkeleri işgali için ideolojik zemin hazırlayan Huntington’un neofaşist tezlerinin en ağır eleştirildiği ülkelerden biri de Almanya’dır. Felsefe geleneğinden gelen Alman aydınlarının önemli kısmı buradaki ince tuzağı aymış ve Huntington’la çömezi Bassam Tibi’ye ağır eleştiriler yöneltmiştir. Yine, Almanya, ABD’nin tüm çabalarına karşın, Scientology tarikatına geçit vermemiştir).

3. Fethullah Gülen tarikatı ve okulları, Almanya’nın kucağına ABD tarafından oldu bittiyle bırakılmış, Almanya bu yumurtalardan çıkan civcivleri yetiştirmek durumunda kalmıştır. Reiner Herrmann gibi birçok ABD’ci Alman enteli, çeşitli “Alman” gazetelerinde Fethullah Gülen’i överken, (diğer) “Almanya” bunlara karşı sessiz kalmaktadır. Bu (diğer) Almanya’nın gönlü, tabii ki, ABD’ye karşı ve kendisine sadık “Milli Görüş”ten ve benzerlerinden yanadır.

4. ABD, siyahlarla beyazların, Hıristiyanlarla Müslümanların, Hinduların, Budistlerin... ve diğerlerinin dayanışmaya girip sisteme karşı ortak tavır almalarını, sınıf yerine ırk (Rasse statt Klasse) ideolojisiyle önlemişti. Almanya’da da yirmi sene (1980-2000) boyunca Almanlarla yabancıları birbirinden kopmaya, hatta nefret etmeye yönlendiren bu “çok kültürlü toplum” (multikulturelle Gesellschaft) ideolojisi uygulandı, ki bunu ABD’den, “şef”leri tarafından 1968’den beri atlatıldığı her yere dört ayağı üzerine düşmesi sağlanan Yeşilli Daniel Cohn Bendit’le (ne tesadüfse, o da aslen Yahudidir), CDU’lu Heiner Geissler getirmişlerdi. Almanya (da), ABD patentli bu projeyi kuzu kuzu uyguladı. Bugün sonuç (yani, Almanya’daki yabancıların gerçekleşemeyen entegrasyonu) ortadadır.

5. “(Önce) besle kargayı, (sonra) oyarsın gözünü!” vecizesine uyarak, önce Hitler’e sanayi desteği veren ve sonra onun tepesine binen ABD, bugün de Almanya’da Neonazi grupları “okşamaktadır”! Almanya buna karşı da fazla birşey yapamamaktadır.

6. Dolayısıyla Almanya, Kürt politikasında da, Çin politikasında da, İran politikasında da, “Türkiye AB’ye giremez!” politikasında da, “İslam terörizmi vardır ve tehlikelidir!” politikasında da ABD’nin ve diger Big Brother’lerinin güdümünde hareket etmek zorundadır. Ermeni politikasında da, ABD’yle İsrail ve İngiltere’nin “mahalle baskısı”ndan kurtulması mümkün değildir...
*
Tekrar konumuza dönerek bağlayalım:

“Aghet” filminin, bir “Made in Germany” olması mümkün değildir. “Big Brother” işi olan filme, bilinçli olarak Almanya maskesi geçirilmiştir...

Filmde, bimbo işlevindeki Alman “artiz”ler, ayrıntılarını bilmedikleri bir konuda mağduriyet duygularını sömürme propagandası yapmaya çalışarak kendilerini komik duruma düşürüyorlar. Misyoner Hıristiyanların kaleminden, “Hıristiyan Ermeniler”in yaşadıklarını anlatırken neredeyse ağlayarak “rol” kesiyorlar. Belli ki bundan da iyi para kazanmışlar. Gözlerinin yaşarması, kazanacakları paranın sevincindendir...

Onların dünyasındaki en önemli gerçek “para”dır.
Dünyayı yöneten çetenin parası, onların acıma ve ağlama bilinçlerine de hakimdir. (Marx’a selam!).

Eric Friedler ve Alman medyası gibi, bu Alman “artiz”lerin yaptıkları da yanlıştır, çünkü yaşadıkları “dünya” (para dünyası) yanlıştır. Yanlış bir dünyada doğru “artiz” olunabilir mi?

Olunamaz, çünkü:

“Yanlış bir dünyada doğru bir hayat yoktur!” (Adorno).

Mehmet ŞEKEROĞLU - 13.04.2010 - Odatv.com

Slider

Son Yazılar